3d Güneş Sistemi

ama bir bu deniz derinlik dilde gezegenler litosfer marinara nokta referans solar system spheroid tabaka v1 wikipedia ya vs..

3d Güneş Sistemi V1.3

.

Güneş Sistemi(solar System) 3d Ekrankoruyucu

güneş sistemi etrafında tur atbileceginiz.
teker teker gezegenleri gezebileceginiz
güzel bir ekran koruyucu…

6650 KB

Kırık link.
Konu kilit.
Edit:Alemdar

Gezegenler Hakkında Bilgiler Part I (resimli)

Not:wikipedia.org kaynaklı…
Dünyamız Yeryüzü (gezegenimiz) hakkında bilgiler:
Yer (Dünya, Yeryüzü, Acun, eski dilde Arz), Güneş sistemi’nin Güneş’e uzaklık açısından üçüncü sıradaki gezegeni. Üzerinde yaşam barındırdığı bilinen tek doğal gök cismidir. Katı ya da ‘kaya’ ağırlıklı yapısı nedeniyle üyesi bulunduğu yer benzeri gezegenler grubuna adını vermiştir. Bu gezegen grubunun kütle ve hacim açısından en büyük üyesidir. Büyüklükte, Güneş sistemi’nin 9 gezegeni arasında gaz devlerinin büyük farkla arkasından gelerek beşinci sıraya yerleşir. Tek doğal uydusu Ay’ dır.

Yer’in şekli basık küremsiye (oblate spheroid) çok yakındır ama Yer’in tam şekli sayılan geoit ondan bazı yerlerde 100 m kadar farkedebilir. Referans küremsinin (sferoitin) ortalama çapı 12.742 km (~ 40,000 km / π). Yer’in ekseni etrafında dönmesi ekvatorun dışarı doğru biraz fırlamasına neden olduğu için ekvatorun çapı, kutupları birleştiren çaptan 43 km daha uzundur. Ortalamadan en büyük sapmalar, Everest Dağı (denizden 8,850 m yüksekte) ve Marinara Çukuru dur (deniz seviyesinin 10,924 m altı). Dolayısyla ideal bir elipsoide kıyasla Yer’ın %0,17′lik bir toleransı vardır. Ekvatorun şişkinliği yüzünden Yer’in merkezinden en yüksek nokta aslında Ekvador’da Çimbarazo Dağıdır.

Yer’in içi, diğer gezegenler gibi, kimyasal olarak tabaklardan oluşur. Yer’in silikattan oluşmuş bir kabuğu, yüksek viskoziteli bir mantosu, akışkan bir dış çekirdeği ve katı halde bir iç çekirdeği vardır.

Yer’in tabakaları aşağıda belirtilen derinliklerdedir:

Derinlik (Km) Tabaka
0–60 Litosfer (5 ila 200 km arası değişir)
0–35 … Kabuk (5 ila 70 km arası değişir)
35–60 … mantonun en üst kısmı
35–2890 Manto
100–700 … Astenosfer
2890–5100 Dış kabuk
5100–6378 İç kabuk

Levha hareket teorisi’ne (tektonik levha teorisi olarak da bilinir) göre Yer’in en dış kısmı iki tabakadan oluşur: kabuğu da kapsayan litosfer ve mantonun katılaşmış dış kısmı. Litosferin altında astenosfer bulunur, bu mantonun yüksek viskoziteli olan iç kısmıdır.

Litosfer, astenosferin üzerinde, tektonik levhalara ayrılmış bir halde yüzmektedir. Bu plakalar belli temas noktalarında üç tür hareketten birini gösterirler: yaklaşma, uzaklaşma veya yanyana kayma. Bu temas noktalarında depremler, volkanik faaliyetler, dağ oluşumları ve okyanus dibi hendekler oluşur.

Ana plakalar şunlardır:

Afrika plakası, Afrika’yı kapsar.
Antarktik plakası, Antarktika’yı kapsar
Avustralya plakası, Avustralya’yı kapsar. (Hint plakası ile 50-555 milyon yıl önce birleşmiştir)
Avrasya plakası, Asya ve Avrupa’yı kapsar.
Kuzey Amerika plakası, Kuzey Amerika ve kuzey-doğu Sibirya’yı kapsar
Güney Amerika plakası, Güney Amerika’yı kapsar.
Pasifik plaka, Pasifik Okyanusu’nu kapsar
Önemli küçük plakalar arasinda Hint plakası, Arabistan plakası, Karaip plakası, Nazka plakası ve Skotia plakası sayılabilir.

Kıtaları oluşturan güç, levha hareketlerinin motoru olan Yer’in iç enerji kaynağıysa, çok daha büyük bir dış enerji kaynağı, kıtaları aşındırarak yok etme sürecinde etkili olur: Güneş enerjisi. Atmosfer hareketlerini ve su döngüsünü sürdürmek için gerekli enerjiyi sağlayan güneş ışınları, su ve rüzgar aşındırması ile kıta yüzeylerinden koparılan minerallerin yine bu iki araç yardımıyla okyanus tabanlarına taşınarak çökmesine yardımcı olur. Bu mekanizma ile okyanus kabuğu üzerinde gittikçe kalınlaşarak biriken tortul kaya katmanı, dalma-batma mekanizması sırasında yerküre içlerine taşınarak yeniden erir.

Aşınma mekanizması, suyun yerçekimi etkisi altındaki hareketlerini izler, yüksek dağların aşınarak alçalmasına, okyanus derinliklerinin dolarak yükselmesine yol açar, sonuçta yer yuvarlağının girinti ve çıkıntılarının törpülenerek çekim etkisi ile belirlenmiş ideal jeoit biçimine yaklaşması yönünde çalışır.

Dünyamızın Atmosferi atmosfer
Yer atmosferinin kesin bir sınırı yoktur, uzaya doğru gittikçe incelip yok olur. Atmosfer kütlesinin dörtte üçü gezegenin yüzeyinden itibaren ilk 11 km içindedir. Bu en alt tabaka troposfer olarak adlandırılır. Daha yüksekteki atmosfre genelde stratosfer, mezosfer ve termosfer olarak adlandırılır. Bundan ötededeki eksosfer, Yer’in manyetik alanının güneş rüzgarları ile etkileştiği manyetosfere doğru giderek incelir. Atmosferin Yer’deki yaşam açısından önemli bir kısmı ise ozon tabakasıdır.

Yer’in yüzeyindeki atmosfer basıncı ortalama 101,325 kPa’dır. İçeriği %78 azot, %21 oksijen ve eser miktarda su buharı gibi başka gazlardır. Atmosfer güneşten gelen morötesi ışınları soğurarak Yer’deki canlıları korur, sıcaklık farklılıklarını azaltır, su buharının taşınmasını sağlar ve yararlı gazları sağlar. İklim ve meteorolojinin başlıca unsurlarından biri atmosferdir.

Hidrojen gazı hafif olduğu ve Yer’in ortalama sıcaklığında kurtulma hızına sahip olduğu için, eğer kimyasal olarak bağlı değilse uzaya kaçar. Bu yüzden Yer’in atmosferi yükselticidir, bu da gezegende gelişmiş olan yaşamın kimyasal özelliklerini belirler.

Hidrosfer (su küre)
Yer, yüzeyinde sıvı halde büyük bir su kütlesi bulundurması bakımından gezegenler arasında eşsiz bir konumdadır. Okyanuslar şeklinde Yer yüzeyinin % 70′ini kaplayan bu kütle, yerkürenin , hidrosfer (=su küre, su yuvarı) adı verilen bir katmanı olarak görülebilir ve gezegenin toplam kütlesinin yaklaşık 1/4000′ ini oluşturur. Yer kabuğunu oluşturan kayaçlar içinde bundan çok daha fazla miktarda su bulunduğu sanılmaktadır. Bu su, levha hareketleri sonucunda dalma-batma sürecine giren katmanların ısınmasıyla kayaç yapıdan ayrılarak, yanardağ püskürmeleri ile buhar halinde yüzeye çıkar. Hidrosferi oluşturan su kütlesinin günümüzdeki temel yenilenme kaynağı bu mekanizma olmakla birlikte, kozmik çarpışmaların sıklığının çok daha fazla olduğu Güneş Sistemi’nin erken dönemlerinde, bileşiminde donmuş halde su bulunan göktaşı çarpmaları ile gezegene büyük miktarda su taşınmış olabilir.

Yer yüzeyindeki su döngüsü, Güneş ışınlarının sağladığı enerjiden gücünü alan, atmosfer ve meteorolojik olayların önemli rol oynadığı karmaşık bir mekanizma

——————————————————————————————–
JÜPİTER
Jüpiter (Müşteri) Güneş sisteminin en büyük gezegeni. Güneşten uzaklığa göre beşinci sırada. Adını Roma tanrılarının en büyüğü Jüpiter’den alır. Büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşmakta ve gaz devleri sınıfına girmektedir.

Fiziksel özellikler
Jüpiter gerek çap, gerekse kütle açısından güneş sistemindeki en büyük gezegendir. Nispeten düşük olan yoğunluğu (suyun yoğunluğunun 1,33 katı), gezegenin akışkan yapısı ve kendi çevresindeki dönüş hızının yüksekliği nedeniyle, Satürn kadar olmasa da ekvatorda geniş, kutuplarda basık elipsoid görünüme sahiptir. Beyazlık derecesi (albedo) 0.52 olan gezegen, böylece yüzeyine düşen güneş ışığının yarıdan fazlasını görünür tayfta yansıtmaktadır. Ancak kızılötesi alandaki ışınım ölçüldüğünde, Jüpiter’in Güneş’ten aldığı enerjinin 2,3 katı kadarını dışarı yaydığı görülür. Bu nedenle gezegen, Güneş’e olan uzaklığına göre hesaplanan 106 K’ den (-167°C) çok daha yüksek bir etkin sıcaklığa sahiptir ve 126 K (-147°C) sıcaklığında bir kara cisim gibi ışır. Jüpiter’in kendi içinde yarattığı bu enerji fazlası, gezegenin yerçekiminin etkisi ile yavaşca kendisi üzerine çökerek küçülmesi sırasında dönüştürülen potansiyel enerji ile açıklanmaktadır. Bu olgu Kelvin-Helmholtz mekanizması olarak adlandırılır.

İç yapı
Gaz devleri, içerdikleri elementlerin oranlarına göre iki alt gruba ayrılırlar. Uranüs ve Neptün ‘buz’ ve ‘kaya’ oranı daha yüksek Uranian gezegenler grubundadır. Jüpiter ve Satürn ise, adını yine Jüpiter’den alan Jovian gezegenler grubu içindedir. Jovian gezegenlerin kabaca Güneş’i ve benzer yıldızları oluşturan maddeleri bu yıldızlardakine yakın oranlarda içerdiği düşünülür. 20. yüzyıl başlarından itibaren, gezegenlerin çap, kütle, yoğunluk, kendi etrafında dönme hızları, uydularının davranışları gibi verilerden yola çıkılarak iç yapıları hakkında ortaya atılan görüşler, daha sonra tayfölçümsel çalışmalarla ve son otuz yıl içinde gerçekleştirilen birçok uzay aracı araştırması ile zenginleştirilmiş ve günümüzde oldukça tatminkar modeller geliştirilmiştir.

Bu bilgiler çerçevesinde, Güneş sisteminin ilksel bileşimine paralel biçimde Jüpiter’in kütlesinin büyük kısmını hidrojen ve helyumun oluşturduğu varsayılır. Hidrojen/Helyum kütle oranı 75/25 civarındadır. Daha ağır elementlerin Güneş Bulutsusu içindeki toplam payı % 1 iken, hafif bir zenginleşme ile Jüpiter’de %3-4,5 arasında olabileceği hesaplanmaktadır. Bu sonuca, gezegenin gözlenen basıklığının 10-15 Yer kütlesinde yoğun bir çekirdeğin varlığı ile açıklanabilmesi üzerine varılmıştır. Jüpiter’i oluşturan yapı taşları özgül ağırlıklarına göre tabakalanmış durumdadır:

Gezegenin merkezinde demir ve ağır metallerle birlikte bunların çevresinde daha hafif elementleri içeren bir ‘buz’ ve ‘kaya’ tabakasının oluşturduğu çekirdek bulunur. Bu noktada ısı 20.000K, basınç 100 megabara (100 milyon atmosfer) yakındır. Yüksek basınçlar nedeniyle yoğunluğu 20g./cm3 olan bu katmanın yarıçapı 10.000 km.den küçük, ancak kütlesi Yer’in 10 katını aşkındır.
Çekirdeği çevreleyen alanda metalik hidrojenden oluşmuş 40.000 km. kalınlığında manto tabakası yer alır. Hidrojen 3 ila 4 Mbar’dan daha yüksek basınçlarda devreye giren van der Waals kuvvetlerinin etkisi ile moleküler yapısını kaybederek metalik özellikler kazanır, ısıl ve elektriksel iletkenliği çok artar. Manto tabakası merkezden itibaren gezegen yarıçapının 3/4′üne dek uzanır, Jüpiter’in hacminin yarıya yakınını, kütlesinin ise çok büyük bir çoğunluğunu oluşturur. Bu alandaki metalik hidrojenin sıvı nitelikte olduğu, yoğunluğunun dıştan içe doğru 1′den 5′e kadar (su=1) yükseldiği sanılmaktadır.
En dışta 20.000 km. kalınlığında moleküler hidrojen(H2) tabakası bulunur. Gezegenin yüzeyine yaklaşıldıkça basınç, ısı ve yoğunluk düşer, hidrojen sıvıdan gaza dönüşür ve giderek atmosfer tabakasına geçilir.
Katmanlar arasında keskin sınırlar olmadığı, bir fazdan diğerine kademeli geçişler olduğu, aynı zamanda konveksiyon akımlarının katmanlar arası madde alışverişine kısmen de olsa izin verdiği tahmin edilir. Gezegenin iç kesimlerinde üretilen dev boyutlardaki ısının bu tür akımlar yardımıyla yüzeye dek aktarılabilmesi tümüyle akışkan nitelikte bir iç yapı varlığını gerektirmektedir.

Jüpiter’in bir gaz devinin ulaşabileceği en büyük çapa yakın boyutlarda olduğu hesaplanmıştır. Kütlesi daha büyük olan bir gezegen, artan kütleçekim gücünün etkisi ile kendi üzerine çökerek, Jüpiter’e oranla daha büyük yoğunluğa, daha küçük bir hacme sahip olacaktı. Daha yüksek çekirdek sıcaklığı anlamına gelen bu durum, kütlesi Güneş’in kütlesinin % 8′i kadar olan bir gezegenin nükleer füzyon için gerekli iç sıcaklığa ulaşarak bir yıldız haline gelmesi ile sonuçlanır. Bu nedenle, 0,001 Güneş kütlesindeki Jüpiter, ‘yıldız olmayı başaramamış’ bir gökcismi olarak da tanımlanabilir.

Atmosfer
Jüpiter’in kalın ve karmaşık bir atmosfer tabakası bulunmaktadır. Bu atmosferin Güneş Sistemi’nin kökenini oluşturan Güneş Bulutsusu’nun varsayılan yapısına yakın olarak, %88 oranında moleküler hidrojen (H2) ve %12 oranında helyum (He) içerdiği saptanmıştır. Bunları %0.1 oranla su buharı (H2O) ve metan (CH4) ve %0.02 oranla amonyak (NH3) izler. Azot, hidrojen, karbon, oksijen, kükürt, fosfor ve diğer elementleri içeren çeşitli bileşiklere milyonda bir düzeyini geçmeyen oranlarda rastlanmaktadır.

Aslında gaz devlerinin belirli bir yüzeyi olduğu söylenemez, gezegenden atmosfer olarak adlandırılabilecek en dış gaz tabakasına doğru kesintisiz, yumuşak bir geçiş sözkonusudur. Bu tür gezegenlerin çapları hesaplanırken 1 bar (yaklaşık 1 atmosfer) sınırının dışında kalan kısım dikkate alınmaz, basıncın 1 barı aştığı noktadan itibaren tüm hacim gezegenin sınırları içinde kabul edilir. Ancak çoğu zaman, atmosfer olarak adlandırılan alan, hidrojen gazı yoğunluğunun sıvı hidrojen yoğunluğu düzeyine çıktığı 10.000 bar basınç sınırına yani gezegenin binlerce kilometre içine dek genişletilir.

Uzaktan bakıldığında, Jüpiter yüzeyinin özellikle ekvatora yakın enlemlerde belirginleşen ardışık koyu ve açık renkli bulut kuşaklarından oluştuğu görülür. atmosferin en üst katmanlarındaki bulutlar kristal halindeki amonyak ve su parçacıklarından oluşur. Atmosferin derinliklerine doğru, yoğuşma sıcaklıklarına göre değişik bileşiklerin meydana getirdiği bulutlar tabakalar halinde birbirini izler. Atmosferde dikey ve yatay doğrultuda yoğun bir hareketlilik gözlenir, 600 km./saat hıza ulaşan rüzgarlar nadir değildir.

15.000 x 25.000 km. boyutları ile yerküreyle karşılaştırılabilecek büyüklükteki Büyük Kırmızı Leke’nin çok uzun ömürlü dev bir ‘fırtına’ alanı olduğu düşünülmektedir.

Jüpiter’in atmosferi makalesinde konu hakkında daha ayrıntılı bilgi yer almaktadır.

Jüpiter’in kendi ekseni etrafında dönüşü Katı bir yüzeye sahip olmayan Jüpiter’in dönüş özelliklerinin, atmosfer yapılarının gözlenen hareketlerine göre belirlenmesine çalışılmıştır. Ancak daha 1690 yılında Giovanni Domenico Cassini ekvator bölgesi ile kutupların farklı devirlerle döndüğünü farketmiştir. Sonradan bu gözlem duyarlı ölçümlerle doğrulanmış ve gezegen için ‘Sistem I’ ve ‘Sistem II’ olmak üzere iki ayrı dönme süresi tanımlanmıştır. Ekvator bölgelerinin dönüşü 9 saat 50 dakika 30,003 saniyede tamamlanır ve Sistem I olarak adlandırılır. Kutup bölgelerinde dönüş süresi 9 saat 55 dakika 40,630 saniyedir ve Sistem II adını alır. Jüpiter’den yayılan mikrodalga ve radyo dalgaboyundaki ışınımların ise 9 saat 55 dakika 29,730 saniyelik bir dalgalanma göstermelerine dayanarak, gezegenin manyetik alanını belirleyen büyük metalik hidrojen kütlesinin bu hızla dönmekte olduğu sonucu çıkarılmıştır. ‘Sistem III’ adı verilen bu periyod Jüpiter’in gerçek dönüş hızı olarak kabul edilir, ve bu değerin kutuplardaki dönüş hızı ile hemen hemen aynı olduğu; ekvatorda ölçülen farklı hızın, bu bölgelerdeki bulutların 400 km./saat hıza ulaşan rüzgarlar nedeniyle doğuya doğru hareket etmelerinden kaynaklandığı dikkati çeker.

Uydular
Jüpiter’in 63 doğal uydusu bilinmektedir. Galileo Galilei 1610 yılında kendi yaptığı basit teleskopla Jüpiter’in en büyük 4 uydusu İo, Europa, Ganymede, ve Callisto’yu keşfederek ilk kez Yerküreden başka bir gezegene ait uyduların varlığını göstermiştir. Bu uydular sonradan Galilei uyduları olarak adlandırılmıştır. 1970′lere kadar bilinen uydu sayısı 13 iken, Jüpiter’i ziyaret eden Voyager uzay araçları 3 yeni uydunun bulunmasına yardımcı olmuş, 2000 yılından bu yana yeryüzünden yapılan sistematik araştırmalarla, bu sayı kısa sürede artmıştır.

Güneş Sistemi’nde Jüpiter’in özel yeri

Bazı özellikleri, Jüpiter’i eşşiz kılmaktadır:

Jüpiter, Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olmakla kalmaz, kütlesi tek başına diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5 katına ulaşır.
Kendi etrafında dönüş süresi en kısa olan gezegendir.
En güçlü manyetik alana ve en büyük manyetosfere sahip gezegendir.
Büyüklük ve çeşitlilik açısından en zengin uydu sistemine sahip gezegendir. Güneş Sistemi’nin en büyük gezegen uydusu Ganymede, Jüpiter etrafında dönmektedir.

————————————————————————————————–

MARS
Mars (eski adıyla Merih), Güneş Sistemi’nin dördüncü gezegenidir. İsmi Eski Roma’daki savaş tanrısı Mars’tan gelmektedir (Bu Tanrı Eski Yunan Mitolojisinde Ares’e karşılık gelir). Gece temiz bir havada basit bir teleskopla kırmızılığı görülebilir.

Mars’ın 1877 yılında Amerikan astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos ve Deimos adında iki uydusu vardır. Bu uyduların nasıl oluştukları bilinmemekle beraber, Mars’ın kütle çekim alanına kapılmış asteroitler oldukları düşünülmektedir. Bu uyduların isimleri Eski Yunan Mitolojisinde Ares’in Afrodit’ten olma iki oğlu Phobos ve Deimos’tan gelmektedir.

Gel-git etkileri yüzünden, tıpkı Dünya ve Ay gibi her iki uydunun da yalnız bir yüzü Mars’a dönüktür. Phobos Mars’ın çevresinde Mars’ın kendi ekseni etrafında döndüğünden daha hızlı döndüğü için yörüngesi giderek küçülmektedir. Bu nedenle ileriki bir tarihte Phobos Mars’a çarpacaktır. Buna karşın, Deimos Mars’tan yeterince uzakta olduğu için, yörüngesi giderek büyümektedir.

Mars’ın doğal uyduları
Phobos
Demios


aşağıdaki resim ise ”Nasa’nın araştırma robotu (Pathfinder)” tarafından çekilmiştir…

Kaç Tane Yaşanabilir Gezegen Var Biliyormuydunuz ????

Bir bilgisayar yazılımıyla yapılan hesaba göre Samanyolu Galaksisi, yaşanabilir 37.964 gezegene ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlardan sadece 361′i tam anlamıyla yaşam ortamına meydan hazırlayabilir. Astrofizik uzmanı Duncan Forgan’ın geliştirdiği bilgisayar programı Samanyolu Galaksisi’nde verileri bir araya getirerek Dünya gibi yaşam imkânı olan binlerce gezegen olabileceği sonucuna vardı.

Her ne kadar “teorik” olup “pratik”te pek de mümkün görünmese de bu sonuç, insanoğlunun uzayda yaşam arayışlarını körükleyecek gibi görünüyor. Samanyolu Galaksisi’nde bilinen 330 gezegen bulunuyor. Bu gezegenlerin sıcaklık, su ve mineral zenginliği gibi değişkenler ekseninde incelenmesi sonucunda ortaya üç senaryo atıldı.

İlk senaryo, hayatın başlamasına tam olarak imkan vermese de evrim ortamının oluşabileceği 31.152 gezegenin olabileceği sonucuna ulaştı.

İkinci senaryo ise, göktaşlarının çarptıkları gezegenlerde yaşam ortamı oluşturabilme ihtimali üzerine oturtuldu. Bu şekilde de 6.812 gezegende yaşam oluşabileceği varsayıldı.

Son senaryoda ise, daha kesin şartlarla sorgulama yapıldı. Buna göre hem evrimin hem de yaşamın bir arada oluşabileceği gezegen sayısına ulaşıldı. Bu sayı programa göre 361. Toplam 37.694 gezegen arasında “devede kulak” kalsa da daha kesin ölçütlerde yaşanabilir 361 gezegen olabileceği ihtimali umut verici.

Araştırmacılar, tüm bu olumlu sonuçların yanında evrendeki akıllı uzaylı formlarıyla insan ırkının haberleşmesinin en azından 300 ışık yılı sonra gerçekleşebileceği gibi hayal kırıklığı yaratan bir varsayımda da bulundu.

Kaliforniya Üniversitesi astronomi profesörü Geoffrey Marcy ise, “Evimizin evrende tek ve benzersiz olmadığını görmeye ve yıldızların çevresinde Jüpiter, Satürn gibi dev gezegenler gözlemlemeye başladık. Hepsi de Jüpiter ve Satürn’ün Güneş’in yörüngesinde olması gibi, başka yıldızların yörüngesinde” dedi. Marcy, en heyecan verici gelişmenin ise üç yıl önce buldukları, “Gliese 436″ isimli yıldızın yörüngesindeki, Neptün’e benzeyen bir gezegen olduğunu söyledi. Uzmanlar, kayalık bir yapısı olan gezegenin suyla örtülü olduğuna emin. Bu, araştırmacılar tarafından yapısı tespit edilen, Güneş Sistemi dışındaki ilk gezegen. Marcy, “Samanyolu Galaksisi’nde 200 milyar yıldız var, belki de bunların %10′unda, yaşanabilir gezegenler bulunuyordur. Galaksimize benzeyen ve her birinde on milyarlarca gezegen olan yüz milyarlarca da galaksi var” dedi.

“Astronomy and Astrophysics” adlı derginin son sayısındaki makaleye göre ise, astronomlar, Güneş sistemi dışında, Dünya’dan 20.5 ışık yılı uzakta keşfettikleri gezegenin, insanların yaşamasına elverişli şartlar taşıyabileceğini düşünüyor. Şili’deki La Silla adlı Avrupa rasathanesinde bulunan “Harps” teleskopunu kullanan uzmanlar, “Gliese 581″ yıldızının etrafında dolaşan gezegenin, hem sıvı hem de katı yüzeye sahip olduğunu, yüzeydeki sıcaklığın da dünyadaki gibi seyrettiğini belirledi.

Yeni gezegenin arz ettiği özelliklerin, hayat bulunduğunu akla getirdiğini vurgulayan astronomlara göre, gezegen yüzeyindeki ortalama sıcaklık 0 ile 40 santigrad derece arasında oynuyor. Bu da yüzeyde sıvı halde su bulunabileceğini düşündürüyor.

Gezegenin yarıçapının, dünyadan 1.5 kat büyük olduğunu hesaplayan astronomlara göre, gezegenin yüzeyi karalar ve denizlerle kaplı. Astronomların hesaplamalarına göre, kitlesi dünyadan 5 kat fazla olan gezegendeki yerçekimi ise dünyadakinden 2.2 kat fazla. Gezegen, “Gliese 581″ güneşinin etrafında 13 günde dönüyor.

Gezegen, kendi güneşinin yörüngesinde Dünya’nın Güneş’e uzaklığının 14′te biri mesafede seyrediyor. “Gliese 581″, kitlesi Güneş’in ancak üçte biri kadar olan “kırmızı cüce” adlı yıldız türünden. Çok küçük kitleye sahip bu yıldızlar, yaşanabilir gezegen arayışında ilk bakılan noktaları oluşturuyor. Uzmanlara göre, makul yüzey sıcaklığı ve Dünya’ya nispeten yakın oluşu, bu gezegeni uzayda hayat aramaya yönelik müstakbel uzay çalışmalarının öncelikli hedefi haline getirebilir. 2 yıl önce de aynı yıldızın etrafında dolaşan bir gezegen, aynı ekip tarafından keşfedilmişti. Kitlesi dünyadan 15 kat büyük olan gezegen Neptün’ü andırıyordu.

Kainat, Ne Kadar Yaşanabilir

Bilim-kurgu türü hikâyelerde, yıldızlar-arası seyahat eden insanoğlunun “daha ileri teknoloji kullanan” halefleri, Samanyolu galaksisi boyunca egzotik yerleri ziyaret ederler ve farklı biyolojik yapılarda uzaylılarla karşılaşırlar. Gittikleri yerlere isim vermeleri ve bizimkinden çok farklı bir medeniyet ile karşılaşmaları neredeyse bu tür hikâyelerin/filmlerin vazgeçilmezlerindendir. Galaktik merkez, gezegenler kümesi, yıldızlaşan bölge, çift yıldız takımı, kızıl cüce.. seçilen merak uyandırıcı isimlerden bazılarıdır. Bilim-kurgu yazarlarının gayet yenilikçi olmalarının sebeplerinden birisi de, insanların ilgisinin ancak bu şekilde çekilebilmesidir. Şimdiye kadar uzaydaki başka yaratıkların Ay’da, Mars’ta, Venüs’te veya Jüpiter’de olabileceği düşüncesine dayanan senaryolar gayet yaygın olan hikâyelerdi. Şimdilerde ise kanallar içerisinde yaşayan Marslılar yahut güneşimizin içinde bulunduğu varsayılan boşluklarda -bir çeşit çöldeki serap misali serinliklerde- yaşayanlar tahayyüllerimizin yeni sınırlarını oluşturuyorlar. Ancak, Samanyolu galaksisinin başka hayatlara da evsahipliği yapabileceği şeklindeki düşünceler artık uzay araştırmacıları tarafından daha şüpheyle karşılanır oldu. Nasıl ki Güneş sisteminin büyük kısmı, çok hücreli organizmaların hayatını idame ettirebilmelerine müsait değilse, aynı gerçek bütün Samanyolu galaksisi için de seslendirilmeye başlandı.

Yaşanabilir Bölge

Belirli bir gezegenler sistemi içerisinde, astronomlar bir “Yaşanabilir Bölge” tarif ederler. Tanımı değişmekle beraber Yaşanabilir bölgeler genellikle bir yıldızın çevresinde, üzerinde suyun bir kaç milyar yıl kalabileceği bölge olarak düşünülür. Bu bölgeler dairevî şerit şeklindedir. Bu şeritin iç sınırındaki halka, sistemdeki herhangi bir gezegenin okyanuslarını kaybetmeden, Güneş’in etrafında takip ettiği en küçük yarıçaplı yörüngedir. Bir gezegenin okyanuslarını kaybetmesine örnek olarak Güneş sistemimizdeki Venüs yıldızı verilebilir. Bu durumda Venüs, Güneş sistemimizde yüzük şeklindeki yaşanabilir bölgenin iç sınırının dışında kalmaktadır. Venüs’ün bütün suları Güneş’e yakınlığı dolayısı ile sera tesiri neticesinde buharlaşıp yok olmuştur. Yaşanabilir bölgenin dış sınırını ise; bir gezegenin, okyanusları donmadan Güneş etrafında deveran edebildiği yörünge oluşturmaktadır. Bilim adamları farklı büyüklük ve özelliklerdeki herhangi bir yıldız için söz konusu yaşanabilir bölgenin büyüklüğünü kolaylıkla hesaplayabilmektedirler.

Şüphesiz bir gezegenin yaşanabilir olmasına tesir eden başka faktörler de vardır: gezegenin yörüngesinin elips şeklinde olması, büyükçe bir uydunun/ayın gezegene eşlik etmesi, başka dev gezegenlerin varlığı ve gezegenin biyolojisinin ayrıntıları gibi… Ancak bir gezegen eğer yukarıda tanımladığımız yüzük şeklindeki bölgenin dışında bulunuyorsa, yaşanabilirlik açısından bu saydıklarımızın hiç bir ehemmiyeti kalmamaktadır. Aslında hem yaşanabilir bölgede bulunulsa, hem de diğer şartlara sahip olunsa bile, eğer bir gezegen sistemi ait olduğu galaksinin uygun olmayan bir bölgesinde bulunuyorsa, bir canlı hayatına zemin olması yine imkânsızlaşmaktadır.

Galaktik Yaşanabilir Bölge

Tarif edilen yaşanabilir bölgenin bir de galaktik eşdeğerini düşünmek mümkündür. Samanyolu galaksisinin merkezinden ne çok uzakta ne de merkeze çok yakında bulunan, hayata daha elverişli bölgeler ‘Galaktik Yaşanabilir Bölge’ olarak tanımlanmaktadır. Böylece yaşanabilir bölge tanımı daha geniş bir alana kaydırılmış olmaktadır. Bilim adamları için, galaktik kimyevî bileşim ile hayat için gereken şartlar arasındaki münasebet bir süredir inceleme konusu idi ve bu ikisi arasında önemli bağlantılar ortaya konmuştu. Ancak yakın geçmişte uzay bilimlerinde önemli bir buluş gerçekleşti: Samanyolu galaksisi içerisinde güneş benzeri yıldızların etrafında dönen Jüpiter gibi devasa gezegenlerin varlığı keşfedildi. Aslında bütün güneş benzeri yıldızlar Jüpiter tipi bir gezegene sahip değildirler. Bugüne kadar keşfedilen dev gezegenler genellikle astronomların metaller olarak isimlendirdikleri helyumdan daha ağır kimyevî elementlerce zengin yıldızların çevresinde bulunuyorlardı. Bu tespitler bilim dünyasını, dev gezegenlerin oluşumunda metal bulunmasının önemli bir âmil olduğu sonucuna götürdü. Aynı zamanda, uzay bilimciler yaşanabilirliği araştırırken, galaksimizin infilak eden yıldızlar ve yıldızlararası yaklaşmalar ile, ne kadar ölümcül olduğu konusunda da yeni bir anlayışa sahip oldular. Bu durumda bahsettiğimiz devasa gezegenler mevcut olsa bile, kompleks hayat formları için uygun olmaları uzak bir ihtimâl olarak gözükmeye devam etti.

Galaktik yaşanabilir bölgenin sınırları iki şarta göre çizilebilmektedir: yaşanabilir bir gezegenin oluşması için gerekli malzemenin bulunabilirliği ve kozmik tehditlerden tecrit edilmiş güvenli bir yerde bulunulması. Dünyamıza bakacak olursak, gerekli kimyevî elementlerin Dünya’nın yaratılışı için bir-araya gelişini modern kozmoloji, astrofizik ve gezegenler bilimi anlamaya çalışmaktadır; buna göre, “Big Bang” diye bilinen büyük patlama sırasında açığa çıkan hidrojen ve helyum, milyarlarca yıl boyunca yıldızlar tarafından pişirilerek zengin bir elementler çorbası haline dönüşmüştür. Yıldızlararası ortamda metal atomları sayısının hidrojen atomları sayısına oranı -metalisite- tedrici olarak bugünkü seviyesine yükselmiştir. İşte bu metaller yeryüzü gibi gezegenlerin yaratılışında kullanılan sebeplerden biri olmaktadır. Bu metallerin fazlalığı gezegenin büyüklüğünü belirler. Dahası, metaller olmadan dev gezegenlerin oluşması bugünkü bilgilerimize göre imkânsızdır, zira bu durumda bütün gezegen belli büyüklükteki bir çekirdek üzerine büzülürdü. Başka gezegenler üzerinde devam eden çalışmalarla, gerekli minimum metalitise tespit edilmeye çalışılmaktadır.

Yaşanabilir gezegen oluşumunda belirli bir metalisiteye sahip olunması gerektiği gibi, bu oran belirli bir değerin üzerine de çıkmamalıdır. Aksi takdirde büyük, kuvvetli yerçekimine sahip, topografik özellikleri zayıf, uçucu elementlerce zengin dolayısıyla tamamen suyla kaplı gezegenler oluşacaktır. Oysa Yeryüzü’ndeki okyanus ve karaların bir arada bulunması atmosferik ısı kontrolü açısından çok önemlidir. Ayrıca yüksek metalisite gezegenin pozisyon değiştirmesine sebep olmaktadır, bu yörünge değişikliğinin bir yan ürünü olarak yeryüzü gibi daha küçük kütleler sistemin dışına ya da güneşe doğru itileceklerdir.

Sadece metalisite mi? Metalisite, yaşanabilir gezegenler için tek ön şart değildir aslında; farklı elementlerin bulunması da mutlaka gerekmektedir. Yeryüzünde en çok bulunan elementler süpernova patlamalarıyla meydana gelmiştir. Demir, nikel, kobalt, oksijen, silisyum, magnezyum, kalsiyum, titanyum, thorium ve uranyum bu elementlerin önemlileridir.

Kozmik Tehlikeler

Yeryüzü benzeri bir gezegende bütün gerekli atomlar doğru zamanda, doğru yerde bir araya getirilmiş olsa bile, üzerine “yaşanabilir” etiketini yapıştırmak gayet zordur. Zira bir gezegen aynı zamanda kozmik tehditlerden de emin bir yere konulmak zorundadır. Bu tehlikeler iki sınıfta incelenebilir: asteroitler (gezegencikler) ve kuyrukluyıldızlar ile, radyasyon fırtınaları. Bizim güneş sistemimizdeki astreoitlerin hareketleri sebepler açısından tamamen Jüpiter’in yörüngesine ve oluşumuna bağlı kılınmış olup, sistemin geri kalanının doğrudan bir tesiri yoktur. Kuyruklu yıldız tehlikesi, galaktik hareketler ile doğrudan ilgilidir. Yüksek enerji radyasyonu, elektromanyetik dalgalar, süpernova patlamalarından gelen gama ışını fırtınaları vb gibi ışınlar ise galaksinin başka noktalarının kompleks hayatlara ev sahipliği yapmasını zorlaştırmaktadır. Bir de bunlara korotasyon dairesine yakınlığı ön şart olarak ekleyecek olursak, galaktik yaşanabilir bölgenin sınırları iyice küçülmektedir. Korotasyon dairesi, bir yıldızın yörünge periyodunun galaksi spiral kolunun dönme periyoduna eşit olduğu yerdir. Bir yıldızın yörüngesi eğer bu daireyle çakışır ya da çok yakın bulunursa, spiral kol kesişmeleri daha az meydana gelmekte ve gezegen daha güvenli durumda kalmaktadır. Spiral kollar güzel gözükebilirler, ancak içerilerindeki yoğun yıldız oluşumları ve devasa moleküler bulutlar kompleks hayat formları şansını hemen hemen sıfıra indirmektedir. Güneşimize yakın yıldızların hareketlerine dair ölçümler, güneşimizin koratasyon dairesine çok yakın bir yörünge izlediğini göstermektedir.

Bugünkü araştırmalar ışığında bilim dünyası galaktik yaşanabilir bölgenin sınırlarını vermekten çok uzak bulunuyor. Kuyruklu yıldızlar, galaktik çekirdek, süpernova, gama-ışını fırtınaları ve yıldızlar dinamiğine ait araştırmalar, canlı hayatına karşı olan tehlikelere işaret ediyorlar. Kâinatın Samanyolu galaksisi dışında kalan kısmı ise, canlı hayatını Samanyolu’ndan da daha az davet ediyor. Zira galaksi dışı yakın çevremizde bulunan yıldızların yüzde 80′i daha az parlıyorlar. Parlaklık ya da ışık yayma doğrudan metalisiteyle ilgili olduğundan; dış kâinatın, yeryüzü gibi hayata beşiklik edecek bir gezegene sahip olması çok daha uzak bir ihtimal gibi gözüküyor.

Kâinattaki bir gezegende hayatın mümkün olabilmesi için galaktik seviyede burada anlattığımız onlarca çok hassas seviyede ön şartın biraraya gelmesi gerekiyor. Bu yazının hacmi dışında kalıp zikretmediğimiz ancak bilim dünyasının araştırmaya devam ettiği pek çok astronomik hadisenin de dünya-benzeri bir hayat açısından, doğru zamanda, doğru yerde ve doğru formatta meydana gelmesi gerekliliği de güneş gibi bir gerçek. Dünyanın yaşanabilirliği açısından başka bilim dallarına bakılması durumunda da belki yüzlerce ön şart ile karşılaşılacaktır. Bir kısım dünya sakinleri varlıklarının sebebi olarak düşündükleri “tesadüflerin” doğru zamanda, doğru koordinatlarda, doğru malzemeyle, doğru oranlarda meydana gelmiş olmasını kutsayadursunlar; biz, sebepleri yaratıp yeryüzünü bize yaşanabilir kılan çok merhametli ve lütufkâr Yüce Rabbimiz’e, kazandığımız eşya bilgisini O’nu, O’nun kudret, ilim ve iradesini bilmede (daha doğrusu tam anlamıyla hiç bir zaman bilememe aczimizi görmede) kullanma kâbiliyeti verdiği için minnet ve şükranlarımızı arz ederiz.

NASA’nın Dünya Benzeri Gezegen Arayışı

NASA’nın Kepler projesi yetkilileri, Kepler uzay aracının TSİ 6 Mart 05:48′de Florida’daki Cape Canaveral Uzay Üssü’nden fırlatılacağını belirtti. NASA’nın Astrofizik Bölümü Direktörü Jon Morse, Kepler’in Dünya benzeri koşulların bulunabileceği gezegenlerin bulunması ve incelenmesi çabalarında ilk ve çok önemli bir proje olduğunu belirterek, ‘gezegen avcısı Kepler’ uzay aracına Samanyolu galaksisinde Dünya ölçütlerindeki gezegenlerin ne kadar sık olabileceğini anlamada büyük görev düştüğünü söyledi.

Samanyolu galaksisinin Cygnus-Lyra bölgesinde 3,5 yıl boyunca 100 binden fazla Güneş benzeri yıldızı inceleyecek Kepler’in yıldızlardan çeşitli uzaklıklarda Dünya ölçülerinde veya daha büyük yüzlerce gezegen bulması bekleniyor. Astronomlar, yine de Dünya ölçülerine sahip gezegenlerin çok ender olduğuna işaret ediyor. Kepler projesinin maliyeti 600 milyon doları buluyor.

New Scientist’te yayınlanan makaleye göre, “gezegen avcısı” Kepler uzay teleskopu, Güneş Sistemi dışındaki ilk gezegenleri (exo-planetleri) gözlemleyerek, Güneş benzeri yıldızlar etrafında dönen Dünya benzeri gezegenleri tespit edebilmekte yeterince hassas olduğunu ispatladı. 3,5 yıl görev yapacak Kepler bu gözlemi sırasında galaksimiz Samanyolu’nda Cygnus ve Lyra takımyıldızları arasında 100 bini gezegenler için birincil öneme sahip 4,5 milyon civarında yıldızın bulunduğu bölgeye odaklandı.

Kepler’in ilk 10 günlük kalibrasyon dönemi sırasında, üçünde gezegenlerin geçiş yaptığı bilinen 52 bin 496 yıldızdan veri topladığını belirten NASA’nın proje yöneticisi Jim Fanson, Kepler’in yerdeki teleskoplardan çok daha etkin gözlem yaptığını kaydetti. NASA yetkilileri, uzay teleskopunun gözlem yaptığı bu gezegenlerden HAT-P-7b’nin Kepler’in Dünya benzeri gezegenleri tespit etmekte hassasiyetini ortaya koyduğunu belirterek, 2300 santigrat derece sıcaklıktaki bu gezegenin kendi ışığını yaydığını söyledi.

Bunun bir fırın ya da tost makinesinin kızarmış teliyle aynı sıcaklık olduğunu kaydeden bilim adamları, bu gezegenin kızgın bir gökcismi olduğunu ve Kepler’in hem bu gezegen, hem de güneşinden gelen ışığı tespit ettiğini belirtti. Proje yetkilileri, Kepler’in böylece gezegeni yıldızın önünde ve arkasından geçerken tespit edebilecek hassasiyette olduğunun görüldüğüne işaret etti.

ALINTIDIR

Sponsorlu Bağlantılar
Aramalar: güneş sistemi gezegenler hakkında bilgi maket gezegenlerin altında bulunan metal ne güneş tutulması 3 boyutlu modeli nasıl yapılır 5 sınıf güneş sistemi 3d
Etiketler:güneş sistemi 3d güneş sistemi güneş 3d güneş sistemi 3d 3d güneş sistemi resimleri GÜNEŞ SİSTEMİ 3d güneş sistemi indir 3d güneş güneş sistemi resimleri Güneş sistem güneş sistemi ile ilgili bilgiler solar system gunes sisteminin 3d li resmi güneş resmi 3d gezegenler güneş sistemi ile ilgili konu 3d güne sistemi güneş sistemi 3d sesli güneş sistemı nedir güneş sistemi ve gezegenler indir
Güneş Sistemi: Güneş Sistemi; Güneş, onun çekim etkisi altında kalan sekiz gezegen ile onların bilinen 166 uydusu, beş cüce gezegen (Ceres, Plüton, Eris, Haumea, Makemake) ile onların bilinen altı uydusu, ve milyarlarca küçük gökcisminden oluşur.
Güneş kütlesi: Güneş kütlesi, gökbilimde yıldız ve gökadaların kütlelerini ifade etmek için kullanılır. Güneş'in kütlesine eşit ve Dünya'nın kütlesinin 332.950 katıdır:
Güneş dışı gezegen: Güneş dışı gezegen listeleri için: Güneş dışı gezegenler dizini, Sıradışı Güneş dışı gezegenler dizini ve Doğrulanmış Güneş dışı gezegenler dizini'ne bakınız.
Güneş tutulması: Güneş tutulması, Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır.
Sistemik lupus eritematozus: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE)(Systemical Lupus Erythematosus) ya da Yaygın Lupus Kızarıklığı,
Sistemik dolaşım: Sistemik dolaşım, oksijenlenmiş kanı kalpten vücüda götüren ve dönüşte kirli kanı kalbe taşıyan kardiyovasküler sistemin bir parçasıdır.
Sistemik yanlılık: Sistemik yanlılık, bir sürecin doğasındaki, belli bir neticenin oluşması lehine olan eğilimdir. Genellikle insanları ilgilendiren sistemlerde görülür ve bilimsel gözlemler gibi insanî olmayan sistemlerde ise sistemik hata ile parallelik arzeder.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir