Atatürkün Dil Ve Edebiyat İle İlgili Görüşleri

ahmet cevdet cumhuriyet daha dilde dili efendi fuat gazete hareket iyi lisan namık kemal nemeth onu sami sini suavi tanzimat ziya Atatürkün Dil Ve Edebiyat İle İlgili Görüşleri Atatürkün Dil Ve Edebiyatla İlgili Düşünceleri atatürkün dil ve edebiyatla ilgili görüşleri atatü..

Atatürk’ün Dil Ve Edebiyatla İlgili Görüşleri

Atatürk’ün Dil ve Edebiyatla İlgili Görüşleri
Atatürk’ün Edebiyatla İlgili Görüşleri – Atatürke Göre Edebiyat – Atatürk’ün Türk Dili Hakkında Görüşleri

Atatürk’ün Türk dili hakkındaki görüşlerinin oluşmasında yetiştiği devrin fikir akımlarının ve dil konusundaki çeşitli tartışmaların etkili olduğu bilinmektedir. O, her Türk aydını gibi dil sorunu ile yakından ilgilenmiştir. Cumhuriyetten çok önceleri, daha 1917′lerde G. Nemeth’in Türkçe Grameri’ni görmüş, bu münasebetle, gazete dilini yalnız aydınların değil, herkesin anlayabilmesi gerektiği yolunda görüş bildirmiştir. 1922′de yaptığı bir konuşmada “muallime” yerine “muallim hanımlar” diye hitap etmiş, arkasından da dilimizde “dişilik te’si” kullanmak zorunda olmadığımızı ifade etmiştir. Bu iki anekdot, Atatürk’ün çok önceleri, Arapça kurallardan arınmış sade Türkçe’den yana olduğunu göstermektedir. Bu görüsün oluşmasında etkili olan hareketleri anlayabilmek için Cumhuriyet öncesindeki faaliyetleri iyi bilmek gerekir.
Tanzimat Döneminde Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Pasa, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami, Süleyman Pasa gibi yazarların bilinçli olarak başlattığı dilde sadeleşme çabaları, Osmanlı Türkçe sini olabildiğince sadeleştirme yolunda önemli bir başlangıç olmuş, bu gelişmeler yönünde daha sağlıklı bir hareket olan “Yeni Lisan” hareketinin doğmasında rol oynamıştır.
Bu yıllarda görülen bir başka hareketten de bahsetmek gerekir: Tanzimat Döneminde “sadeleşme” akimi içinde iken, Servet-i Fünûn ve onu takip eden yıllarda
bağımsız bir nitelik kazanan “tasfiyecilik” hareketi. Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, Necib Âsım, Ahmet Cevdet, Emrullah Efendi, Veled Çelebi, Fuat Köseraif, Hüseyin Kâzım gibi şahsiyetlerin temsilciliğini yaptığı bu görüş, dildeki Arapça, Farsça kelimelerin tamamen atılmasını savunmaktadır. II. Meşrutiyet döneminde Türk Derneği ve dergisi etrafında toplanan tasfiyecilerin bas temsilcisi Fuat Köseraif’tir.
Bu akımlar, Cumhuriyete kadar bir çatışma hâlinde süregelmiş, Cumhuriyet sonrasında da zaman zaman taraftar bulmuşlardır. Ancak, Cumhuriyete kadar en etkili olanı “Yeni Lisan” akimidir. Bu akim, 1911 yılında Selânik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Kâzım Nâmi, Âkil Koyuncu gibi isimler tarafından savunulmuştur. Bunlar içinde özellikle Ziya Gökalp’in teorisyenlik yaptığını, Ömer Seyfettin’in ise onun görüşlerini hikâyelerinde uyguladığını belirterek, bu ikisinin önemini vurgulamalıyız.
Yeni Lisancıların başlıca görüşleri söyle özetlenebilir: Dildeki Arapça, Farsça gramer kurallarını atarak Türkçe’nin kurallarını isletmek; Arapça, Farsça kelimeleri Türkçe’deki söylendikleri gibi yazmak; öteki Türk lehçelerinden kelime almak yerine İstanbul Türkçe’sine dayalı canlı bir yazı dili oluşturmak; bu yolla taklit ve özentiden kurtulmuş millî bir dil ve edebiyat ortaya koymak.
Yeni Lisan akiminin en önemli özelliği, Tanzimat’tan beri süregelmekte olan “fesahatçilik” ve “tasfiyecilik” gibi birbirine zıt fikir akımlarını günün şartları içinde en ilimli biçimde uzlaştırarak millî dile geçişi sağlamış olmasıdır.
Görüldüğü gibi, Cumhuriyete gelinirken Türk aydınının gündeminde “dil” sorunu önemli yer tutmaktadır.
Başından beri Türk dili ile yakından ilgilenen Atatürk’ün millet tanımı içinde dilin çok önemli bir yeri vardır. Ona göre millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların meydana getirdiği sosyal ve siyasî bir topluluktur. O, bu konudaki görüşlerini su şekilde daha net söylemektedir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkini, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Atatürk’ün, Sadri Maksudî’nin Türk Dili İçin isimli eserinin basına yazdığı su sözleri onun dil görüsünün en güzel ifadelerindendir: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla islensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Atatürk’ün dil konusundaki bu düşünceleri, milliyetçilik anlayışı içinde önemli yer tutmaktadır. Dil inkılâbı, onun diğer inkılâplarıyla bir bütün olarak, ölümüne kadarki zaman dilimi içinde çeşitli aşamalarda uygulamaya konulmuştur: Bunlardan ilki hiç şüphesiz ki 28 Ağustos 1928′deki “Yazı İnkılâbı”dır.
Atatürk’ün, bu uygulamaya esas olan görüşleri şöyledir: “… Bir milletin, bir heyet-i içtimâînin yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış bir millettir, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat, milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün seciyesini anlamayarak kafasını birtakım
zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz.”
Atatürk, bu görüşten hareketle, Türkçe’nin ses yapısına uygun ve kolay öğrenilir olan Lâtin alfabesini kabul ederek, yazı inkılâbını dil inkılâbının en önemli safhalarından biri olarak uygulamaya koymuştur.
Yazı inkılâbından sonra asil önemli olan dil inkılâbının bilime uygun şekilde uygulamaya konmasıdır. Atatürk bu düşünceyle, 12 Temmuz 1932′de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdurmuş, hatta tüzük taslağını bizzat kendisi hazırlamıştır.
Bundan sonra yoğun bir faaliyet başlamıştır. 26 Eylül-6 Ekim 1932′de I. Türk Dil Kurultayı toplanmıştır. Kurultayda belirlenen ana program doğrultusunda, dil seferberliği başlatmış ve taramayla elde edilen dil malzemesi “Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi” adıyla yayınlanmıştır.
Bu uygulamalar yapılırken, diğer taraftan Tanzimat’tan beri süregelen çeşitli akımların yandaşları, dilde sadeleşme konusunda yeniden karşı karşıya geldiler. Bu yıllarda inkılâp heyecanı ile “tasfiyeci”lerin ağır bastığı görüldü. Onlara göre, Türkçe hiçbir dilden kelimeye ihtiyaç duymayacak kadar zengindi, yabancı kelimeler atılarak yerlerine halk ağzından ve yazılı kaynaklardan, Türkiye dışındaki Türk lehçelerinden derlenecek kelimeler konulmalı idi.
Atatürk bu cazip görüsü denemeye karar verdi. Onun bu uygulama döneminde yaptığı su konuşma tarihî bir belge gibidir: “Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.”
Bu konuşmada olduğu gibi, çoğunluğu arkaik Türkçe olan yeni kelimeler kabul görmemişti. Ayrıca,yeni kelimelerin kullanılmasında da bir birlik sağlanamamıştı. Örnek olarak, kalem kelimesi yerine değişik yazarlar çizgiç, kamis, kavri, sizgiç, yagus, yazgaç, yuvus gibi kelimeler kullanmaktaydı. Bu sebeple, dil seferberliği kısa sürede çıkmaza girdi.
Atatürk bunun üzerine, “Türkçecin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur… Bırakırlar mı dili çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım.” diyerek bu denemeden vazgeçti. Atatürk’ün 1936′dan sonraki konuşmalarında, yukarıdakine benzer arkaik Türkçe kelimelerin yer almaması bunun bir göstergesidir.
1934-1936 yılları arasında, tasfiyeci görüsün ağır bastığı tarama ve derlemeler ayıklandı. 1936-1937 yıllarında Güneş-Dil Teorisi yolunda uygulamalarla önceki dönemdeki aşırılıklar giderilmeye çalışıldı. Bu teori ile Türk milletine bir güven ve millî bilinç vermek, kültür ve medeniyetin Türkler tarafından dünyaya yayıldığı, bütün dillerin Türkçe’den çıktığı belirtilerek dili daha ilimli bir çizgiye oturtmak amacı güdülmüştür.
Atatürk’ün bu dönemde yaptığı en önemli uygulamalardan birisi de, adini bizzat kendisinin koyduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini 1936′da kurdurmuş olmasıdır.
Sonuç olarak, Meşrutiyet dönemindeki dil akımlarının etkisi ile sağlam bir dil bilinci kazanmış olan Atatürk’ün, Cumhuriyet döneminde yazı ve dil inkılâbı ile Türk dilini halka mal ettiğini, kurdurduğu Türk Dili Tetkik Cemiyeti ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülteleri aracılığıyla ilmî yöntemlerle araştırma ve geliştirme yolunda tarihî uygulamalarla günümüze ışık tuttuğu anlaşılmaktadır.
Türk bilim adamlara bugün de, bazı yazılı ve görüntülü basının umursamazlığına rağmen, Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğu altına girmemesi için ayni şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler.

Atatürk’ün Türk Dili Hakkındaki Düşünceleri

Atatürk’ün Türk DiLi Hakkındaki DüşünceLeri

Ruşen Eşref Bey, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun ilk GENEL YAZMANI (kâtibi umumisi) idi. Kurtuluş Savaşı yıllarında da Atatürk’ün yanında olan Ruşen Eşref, Türk Devrimine inanan, devrimin yaşama geçmesi için Mustafa Kemal’le birlikte yürüyen aydınlarımızdan biridir.

18 Mart 1892’de İstanbul’da doğan Ruşen Eşref Ünaydın, Galatasaray Sultanisi’ni ve Darülfünun Edebiyat Fakültesini bitirdi. Yüksem Baytar ve Yüksek Muallim Mekteplerinde Türkçe ve Fransızca öğretmenliği yaptı. Öğretmenliğiyle birlikte çevirmenlikle yazarlık yaşamı başladı (1914). 1918′de Yeni Gün muhabiri olarak Kafkasya’ya, Tasviri Efkâr muhabiri olarak Sivas’a gitti. Servetifünun, Türk Yurdu, Donanma, Tedrisat Mecmuası, Dergâh, Yeni Mecmua, Vakit gibi dergi ve gazetelerde söyleşileri ve gezi türünde yazıları yayımlandı. Dönemin genellikle ünlü edebiyatçılarıyla yaptığı söyleşiler büyük ilgi gördü; bunlarla tanındı. 1920′de Ankara Hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu’ya geçip “Milli Mücadele”ye katıldı.

1922’de Buhara Elçiliği Başkâtibi oldu. Lozan Konferansında “matbuat müşavirliği” yaptı. TBMM’nin ikinci döneminde Afyonkarahisar Milletvekili seçildi. “Riyaseticumhur Kâtibi Umumisi”, Tiran, Atina, Budapeşte elçiliği; Roma, Londra ve Atina Büyükelçiliğinde bulundu. 1952’de emekliye ayrıldı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşlarından olan Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal’in Gelibolu’daki başarılarını yayımlayan, onun Türk ve dünya kamuoyunda tanınmasını sağlayan gazetecidir.

Atatürkçülüğün ödünsüz savunucuları arasındaydı. “Röportaj ve mülakat” türlerini Türk yazınına o kazandırmıştır. Bağımsızlık Savaşı döneminde, ünlü yazıncılarla yaptığı bir dizi röportajını, Türk Yurdu dergisi ile Vakit gazetesinde yayımlamış, daha sonra Diyorlar ki adıyla kitaplaştırmıştır. Diyorlar ki adlı yapıtıyla ünlenen Ruşen Eşref Ünaydın, özellikle mütareke ve Kurtuluş Savaşının en karanlık günlerinde yazdığı yazılarıyla toplumu yüreklendirdi. İnsanların karamsar değil, güçlü olması; öfkesini, yurdunu kurtarmak için dirence dönüştürmesi için çabaladı. Bağımsızlık savaşı utkuyla bitince, bu kez Türk Devriminin yaşama geçmesi için Atatürk’ün en yakınında oldu. Türk Dil Kurumu’nun kurulmasında görev aldı. Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun önemli tanıklarından biridir; bu coşkulu doğumu Hatıralar adlı yapıtında bütün ayrıntısıyla anlatır:

Türk Dili Tetkik Cemiyeti işlerindeki hatıralarım şöyle başlıyor.

11 Temmuz 1932’de Reisicumhur Mustafa Kemal Hazretlerinin davet iltifatlarını aldım. Akşamüzeri Çankaya’ya gittim. Kendileri birkaç vakittir yeni köşke geçmişlerdi. Yukarı katta, kitap odasının yanındaki çalışma salonunda huzurlarına çıktım. Duvarları krem, döşemeleri de kahverenkli bu sade ve büyük salonun orta yerindeki uzun masanın başında oturuyorlardı. O masanın etrafında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti azaları da vardı. O günlerde ilk tarih kongresi yeni bitmişti.
Şimdi konuştukları:

Gelecek yıla yetiştirilecek büyük kitabın bölümleri nasıl olacağı ve bunları kimlerin yazacağı idi.

Yanılmıyorsam, o akşam orada bulunanlar şunlardı: Âfet Hanım, Yusuf Akçura, Samih Rifat, Riyaseticumhur Kâtibi Umumisi Hikmet, Yusuf Ziya, Hasan Cemil, Sadri Maksudi, Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Dairesi Reisi İhsan, Hamit Zübeyr, Hüseyin Namık beyler, bir de Macar Profesör Zayti Ferenç.

Tarih konuşması bitmek üzere iken Gazi Hazretleri, oradakilere sordular:
-Dil işlerini düşünmek zamanı da gelmiştir. Ne dersiniz?

Maarif Vekâleti bütçesinden tahsisatı kesildiği 1931 Temmuzu sonundan beri, eski Dil Encümeni artık çalışmıyordu. Harf inkılabının hızından doğan bu kaynağın yeni bir varlık göstermesi çok yerinde olacaktı. Onun için, Reisicumhur Hazretlerinin yüksek düşüncesi sevinçle karşılandı. Gazi Hazretleri,
– Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun, buyurdular.

Yeni cemiyetin ne gibi işlerle uğraşacağı görüşüldü. Sonunda Reisicumhur Hazretleri kendi eli ile şu resmi çizdi:

(Atatürk’ün çizdiği resmi Ruşen Eşref açıklar.)

Çalışmanın çerçevesi ortaya çıkmıştı. Cemiyetin iki büyük kolu olacaktı; biri filoloji ve lengüistik, biri de Türk Dili.

Filoloji ve lengüistik, hem doğrudan doğruya bu bilgilerle, hem de bu bilgiler yollarından Türk dili ile uğraşacaktı.

Türk dili kolunun üç bölüğü ise, lûgat-ıstılah, gramer-sentaks ve etimoloji bakımından Türk dilini tetkik ve tespit edecekti.

Reisicumhur Hazretleri,
– Yarın hükümete bir istida verip cemiyetin iznini almalı. Fakat bunun için daha önce bir reis, bir de umumi kâtip seçmeli. Ben her ikisini de burada, aramızda görüyorum, dediler.
Eli ile Samih Rifat Beyi göstererek,
– Zatıâliniz bunun reisliğini alırsınız, buyurdular. Umumi Kâtipliğe lütfen beni münasip gördüler.
– Şimdi iki âza için de iki arkadaş düşünürsünüz, dediler. Samih Rifat Bey ve ben, bize çok şerefli bir iş emreden Reisicumhur Hazretlerinin yüksek teveccühüne teşekkür ettik. Âzalar için Yakup kadri Beyle Celal Sahir Beyi söyledim.
– Pekeyi, dediler. Celal Sahir Bey veznedarlığa, Yakup Kadri Bey de âzalığa seçildi. Reisicumhur Hazretleri,
– Zannederim şimdilik Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin nizamnamesini alırsınız. Lazım gelen yerlerine cemiyetinizin adını ve gayesini yazarsınız. Yenisini sonra düşünürüz, dedi.
Böylece millete yararlı birçok iş gibi Türk Dili Tetkik Cemiyeti de GAZİ MUSTAFA KEMAL’in başından doğdu.
***
Hemen ertesi günü, 12 Temmuz 1932’de İçişleri Bakanlığına şu dilekçe verilir:
“Dahiliye Vekâleti Celilesine,
Muhterem Efendim,
Türk dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadiyle ve merkezi Anakarada Halkevi binasındaki dairede bulunmak üzere Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla ilmi bir cemiyet teşkil edilerek nizamnamesi merbuten takdim kılınmıştır. Cemiyet İdare Heyeti azalarının isimleri ve imzaları arizamızın altında yazılıdır. Cemiyetin mesul murahhası ve umumi kâtibi Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref Beydir. İcap eden resmi muamelenin ifasına müsaade buyurulması rica olunur, efendim.
Türk Dili Tetkik Cemiyeti Reisi
Çanakkale Mebusu Samih Rıfat
Umumi Kâtip Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref
Âza ve Veznedar Zonguldak Mebusu Celal Sahir
Âza Manisa Mebusu Yakup Kadri”
Bu başvuru Dernekler Yasası gereğince Emniyet İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmişti. Derneğin tüzüğü, amacı ve kurucuların kimlikleri açısından bir sakınca bulunmadığı saptanmış ve hemen ertesi 13 Temmuz günü çalışmalara başlanılması için gereken izin belgesi verilir.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti o yılın şubat ayında açılan Ankara Halkevinde ayrılan bir odada çalışmalara başlamıştı. Atatürk 15 Temmuzda yazlık çalışmaları için Yalova’ya hareket ederken trende yanına aldığı Samih Rıfat ve R. E. Ünaydın ile dil sorunlarını konuşmuştu. İstanbul’da toplanması öngörülen kurultay, yani genel kurul hazırlıkları ile uğraşan Ünaydın, ağustos sonlarında Yalova’ya gittiğinde karşılaştığı durumu, “Gazi Hazretlerini eski, yeni yerli, yabancı kamuslardan (sözlüklerden) öz Türkçe sözler aramakla, filoloji ve lengüistleri ortaya koymakla meşgul gördüm” diye aktarmaktadır.

Ruşen Eşref, Yalova’ya gittiğinde Samih Rifat’ı göremez. Çünkü Türk Dili Tetkik Cemiyetinin Başkanı Samih Rifat’ın hastalığı ilerlemiş, başkan evine kapanmak zorunda kalmıştır. Ruşen Eşref şöyle sürdürür anılarını:

Gazi Hazretleri, Dil Cemiyetinin çalışması işinde, gene kendi kurduğu Tarih Cemiyetinin çalışması işinden büsbütün ayrı bir usul tutmuştu. Tarih işinde yaptığı programa göre önce tez kurulup yazılanlar bilirlere gönderilerek tenkitleri istenmişti. Sonra tarih muallimleri ile tarihçilerden mürekkep büyük bir mütehassıslar kongresi toplanmıştı. Dil işinde ise çizdiği program şu idi: Önce kurultayı toplamak, tezi orada anlatmak, dil mütehassıslarının, ediplerin, şairlerin, gazetecilerin, muallimlerin düşüncelerini dinlemek, bütün milleti kendi dilinin işlerinde alakalandırmak, nizamnameyi, programı kurultayda konuşturtmak… Merkez heyetini ona seçtirtmek, sonra hızla çalışmaya geçmek.

Atatürk’ün Türk Dili İle İlgili Yaptığı Çalışmalar

Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Türk dilinin gelişimi ile ilgili yaptığı çalışmaları ve bu çalışmaların sonuçları;

Dildeki sadeleşme hareketlerinin hiçbiri de planlı ve programlı bir devlet politikasına bağlanmış değildi. Yalnızca edebi görüş ve tutumların ürünü idi. Gerçi, planlı ve programlı “Yeni Lisan” hareketiyle Türkçe millileşme bakımından epey yol almış sayılabilirdi. Ancak devrin fikriyatını yapan Ziya Gökalp’in ve Ömer Seyfeddin’in ısrarla belirttikleri gibi, daha dilde Türkçe’nin yapı ve işleyişine ters düşen yabancı kalıplı kelimeler, yabancı ekler, yabancı kelime, ek ve edatlar ile kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfat ve zarfların sayısı hayli kabarık ve düzeltilmeye muhtaçtı. Genel dil dışında; bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. O güne kadar dili bir dil bilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı, özü itibariyle, çağdaş değerler içinde bir kültür davası olarak ele alınmalıydı. Bunun gerçekleştirilmesi içinde bilimsel temelde çok yönlü ve kapsamlı bir programa bağlanması gerekiyordu. Bu bakımdan dil inkılabının dayandığı fikir temelini:

1-Yabancı etkiler altında benliğini kaybetmiş olan dilimizin millileştirilmesi, ona kendi yapı ve işleyişine uygun bir gelişme yolunun çizilmesi,

2-Bilimsel yollar ile incelenerek aslındaki güzelliğin ve tarihi zenginliğin ortaya konması,

3-Türkçe’mize, kelime türetme ve terim yapma imkanları bakımından işleklik kazandırılarak, uzun vadede zengin bir kültür dili durumuna getirilmesi, şeklinde üç ana ilkede özetleyebiliriz.

Atatürk, Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerde, sosyoloji ve dil gerçeğinden hareket ederek, dil ile millet ve dil ile kültür arasındaki bağı hep ön planda tutmuştur. Çünkü, dil ile toplum ve o toplumun belirli ölçüler ile şekillenmesi demek olan millet arasında çok sıkı bir manevi bağ vardı. Bir topluluğun millet niteliğini kazanabilmesi, her şeyden önce o millete has gelişmiş milli bir dilin varlığına bağlıydı. Dil bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplumsal akışı ile birlikte yol aldığından, o milletin ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Millet bütünlüğünün geleceği de yine dille güvence altına alınabilirdi. Bu gerçekler Atatürk tarafından şu veciz sözlerle dile getirilmiştir: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” ( 1930 )

Atatürk’ün düşünce sisteminde kültürün önemli bir yeri vardır. Çünkü Türk milletinin bağımsızlığını ayakta tutacak ve varlığını sonsuza ulaştıracak olan değerler kültür değerleridir. O’nun bu görüşü de en veciz ifadesini, çeşitli vesilelerle dile getirdiği: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” ve “Milli kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.” Sözlerinde bulmuştur.

Görülüyor ki, dil ile sosyal yapı ve o sosyal yapıyı şekillendiren kültür arasında ayrılmaz bir bağ vardır. Kısacası, bir milletin kültürü onun dilinde yaşamaktadır. Bundan dolayı da dil, sosyal yapının ve kültürün sadık bir aynası durumundadır. Dil ile sosyal yapı ve kültür arasındaki bu bağ Atatürk tarafından şu sözlerle dile getirilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin; kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”

Yazı İnkılâbı

Atatürk’ün Türk toplumunda bir yazı inkılabı yapılması gereğini benimseyen görüşü oldukça eskidir ve Cumhuriyet’ten önceki yıllara kadar uzanır. Atatürk’ün yazı inkılabı konusunda dayandığı gerekçe, Arap dilinin ihtiyaçlarından doğmuş olan Arap yazısının Türk dilinin ihtiyaçlarını karşılayamaması, bunun sonucu olan okuyup yazma güçlüğünün, sosyal ve kültürel gelişmelerin önünü tıkamış olmasıdır. Arap dilinin ses yapısı ile Türk dilinin ses yapısı arasındaki sistem ayrılığından kaynaklanan bu uyuşmazlık yüzünden, Türk dili Arap alfabesine ayak uyduramamış ve imlânın kelime kalıpları halinde klâsikleştiği devirden başlayarak birçok sorunlar ortaya çıkmıştır. Atatürk konuşma ve demeçlerinin çoğunda bu hususları açıklıkla dile getiriyor ve diyor ki: “Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hakkı hürriyet ve istiklâli, malik olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir (orantılıdır). Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklâllerinden tecrit olunmaya (koparılmaya) mahkûmdurlar.”

Lâtin alfabesinin kabulü konusundaki ilk teşebbüsler 1923 yılında başladı. Ancak, her şeyden önce toplumun bu yeniliğe hazır hale getirilmesi gerekiyordu. 1924-1928 yılları arasındaki devre, bu konuda TBMM’nde ve basında yer alan tartışmalarla, yeni Türk alfabesinin kabulü için bir ortam hazırlama devresi olmuştur. Atatürk’ün direktifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile 26 Haziran 1928’de resmen çalışmaya başlayan Dil Encümeni, Lâtin alfabesi temelinde fakat her yönü ile Türkçe’nin ses yapısına uygun bir milli Türk alfabesi hazırlama görevini yüklenmiştir. Atatürk yazı inkılabını 8-9 Ağustos gecesi Sarayburnu parkında halka yaptığı tarihi konuşması ile açıklamıştır. Yazı inkılabı daha sonraki günler de başöğretmen sıfatı ile bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği Anadolu seyahatleri ve eğitim seferberliği ile geçmiştir. Türk alfabesi 1 Kasım 1928 tarihinde kanunlaşarak resmen yürürlüğe girmiştir.

Dil İnkılâbı

Atatürk, tarihin dile, dilinde tarihe yön vereceği görüşünde idi. Medeniyeti incelenen Türk kavimlerinin dil hazinesi ihmal edilemezdi. Çankaya köşkünde yapılan görüşmeler sırasında Atatürk, orada bulunanlara: “Dil işlerini düşünecek zaman geldi, ne dersiniz?” sorusunu ortaya atarak Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ne kardeş bir de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (daha sonraki adı ile Türk Dil Kurumu) kurulması kararını vermiştir. Böylece, 12 Temmuz 1932 tarihinde bu cemiyetin kurulması ile dil inkılabı resmi olarak başlatılmış oldu.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin amacı: “Türk dilinin öz güzelliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak belirtilmiştir. Dil konusunun çeşitli katkılarla olgunlaştırılabilmesi ve dil davasının halka mal edilebilmesi için belirli aralıklarla dil kurultaylarının toplanması da kabul edilmiştir.

29 Eylül 1932 tarihleri arasında toplanmış olan 1. Türk Dili Kurultayı’ndan sonra Türk dili üzerindeki çalışmaları yönlendirecek mükemmel bir ana program hazırlanmıştı. Kurultayca seçilen yeni Yönetim Kurulu’nun 17 Ekim 1932 tarihli bildirisinde gerçekleştirilecek ilkeler şöyle sıralanmıştır:

1- Türk dilini milli kültürümüzün eksiksiz ifade vasıtası haline getirmek,; Türkçe’yi muasır (çağdaş) medeniyetin önümüze koyduğu bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir mükemmeliyete erdirmek.

2-Yazı dilinden Türkçe’ye yabancı kalmış unsurları atmak; Halkçı bir idarenin istediği şekilde halk ile münevverler (aydınlar) arasında birbirinden mahiyetçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak ve temel unsurları öz Türkçe olan milli bir dil yaratmak.

Türk Dil Kurultayı’ndan sonra, hazırlanmış mükemmel bir çalışma programı olduğu halde, Kurum’da bu işleri yürütecek bir bilim kadrosu bulunmadığı için çalışmalar ve başlatılan “dil seferberliği” yurdun her köşesindeki gönüllü aydınlarla yürütülüyordu. Tarama yolu ile elde edilen dil malzemesi, 1934 yılında 2 cilt halinde Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adıyla yayımlanmıştır. Ancak, bu yolun doğurduğu aksaklığın dil gerçeğine ters düşerek dili bir çıkmaza doğru sürüklediğini gören Atatürk, tavsiyecilik yönündeki denemelerin önünü kesmiş, bu yoldaki görüşünü: “Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım” sözleri ile açıklamıştır. Çalışmaların 1934-1936 yılları arasındaki döneminde, bir önceki dönemin tarama ve derlemeleri bir ayıklamadan geçirilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları Osmanlıcadan Türkçeye Cep Klavuzu ve Türkçeden Osmanlıcaya Cep Klavuzu adlı iki küçük klavuzda toplanmıştır.

Bu dönem, birinci dönemdeki aşırılığın bir dereceye kadar dizgine alınabildiği ılımlı özleştirmecilik dönemidir. Ancak bu dönem çalışmaları da Atatürk için sevindirici olmuştur denemez. Çünkü, klavuzda aslında Türkçe olmayıp da Türkçe gibi gösterilen kelimeler vardı. Ayrıca yayın hayatında yer alan devlet, devir, hâtıra, hükûmet, kitap, kalem, sabah, millet gibi artık dilin yapısına sinmiş ve Türkçeleşmiş olan Osmanlıca kelimeleri atmakta kolay değildi. Atatürk bütün bunları görüyordu. Bu konudaki görüşünü de Komisyon Başkanı Falih Rıfkı’ya şu sözlerle açıklamıştır: “Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lûgatten ibaret. Bu tarama dergileri cep klavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey; biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”

Güneş Dil Teorisi

1934-1936 yılları arasındaki dönemin özelliklerinden biri de Atatürk’ün, Türkçe’nin ve öteki dünya dillerinin kökenine eğilme yönündeki çalışmalara gösterdiği yakın ilgidir. Bu dönemin en belirgin olayı da Güneş-Dil Teorisi’dir.

Güneş-Dil Teorisi, Türk dilinin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiği görüşünün dil bilimi temellerine dayandırılabileceği düşüncesinden kaynaklanmıştır. İlham kaynağı, Viyanalı Dr. Hermann F. Kıvergitsch’nin Atatürk’e gönderdiği 41 sayfalık basılmamış bir incelemesidir.

Güneş-Dil Teorisi, insana kendi benliğini güneşin tanıtmış olması temel düşüncesine dayanan bir köken teorisidir. Bu teoriye göre insan dış alandan gelen etkiler altındadır ve ilk düşünme güneşle ilgilidir. O halde dillerin doğuşu da güneşe bağlanmalıdır. Güneş karşısında insanoğlunun ağzından çıkan ilk kelime, Türk dilinin kökü olan ağ biçiminde çok anlamlı bir sestir. Aradan zaman geçtikçe, ses ile anlam arasındaki sembolizme dayanan ağ kavramı parçalanıp yeni ses ve kelimelerle anlatılan yeni kavramların doğmasına yol açmıştır. Böyle bir teorinin oluşmasında Atatürk’ün çeşitli dilbilim eserlerinden elde ettiği görüş ve sonuçların da etkisi olmuştur. Atatürk, Güneş-Dil Teorisi’nin dili yüzyıllarca horlanarak küçük görülmüş olan Türk milletine manevi bir güç kaynağı olacağı, onda derinlemesine bir tarih bilinci uyandıracağı görüşünde idi.

Atatürk, 1936 yılında, dil konusundaki bir sohbet sırasında yanındakilere: “Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız. Fakat bunları Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız. Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey’e söyledim: ‘ketebe’, ‘yektübü’ Arabındır; ‘kâtip’, ‘mektup’ Türkündür” diyordu. O bu sözleriyle asla artık tarihi görevini tamamlamış olan Osmanlıca’ya dönüşü kastetmemiştir. Çok açık bir şekilde, halkın diline girmiş ve herkes tarafından benimsenmiş olan kelimeler değil, daha dile sindirilememiş ve üzerindeki yabancılık damgasını atamamış bulunan kelimeler ile dilde karşılığı bulunmayan yabancı kelimeler üzerinde durulması gereğine işaret etmiştir.

1936-1938 yılları arasındaki dönem

Aşırı özleştirme çalışmalarının genellikle normal dil çalışmalarına dönüştüğü bir dönemdir. Bu dönemde terimler, özellikle okul terimleri üzerinde durulmuş, çeşitli bilim dallarına giren orta öğretim terimleri için yoğun çalışmalar yapılmıştır. Fizik, kimya biyoloji, zooloji, botanik vb. müspet bilim dallarına başarılı Türkçe terimler kazandırılmıştır.

Atatürk, bu çalışmalara öncülük ederek, terimleri de kendisine ait olan 48 sayfalık bir geometri kitabı hazırlamıştır. Bu terimler 1938 yılında okul kitaplarına geçmiştir. Böylece Osmanlı Türkçesinden gelen; mustatîl, tamamlıyan zaviye, hattı munassıf, muhit-i daire gibi terimlerin yerini; dikdörtgen, tümey açı, açıortay, çember gibi Türkçe terimler almıştır.

Bu dönemde 24 Eylül 1936’da Dolmabahçe Sarayı’nda açılan III.Türk Dil Kurultayı’nın son toplantısında, Kurumun adı da Türk Dil Kurumu’na çevrilmiştir.

Dil ve tarih alanındaki çalışmalar süregelirken, Atatürk, 9 Ocak 1936’da Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurdu. Bu fakülte Türk dilini, Türk tarihini, Türk coğrafyasını kaynaklarına inerek araştıracak, gerekli eleman ve bilim adamlarını yetiştirecek bir fakülte olarak düşünülmüştür. 1936-1938 yılları arasında yapılan Türk dili çalışmalarını bilim temeline yerleştirilecek tedbirlerin getirildiği bir dönem olarak nitelendirebiliriz. Atatürk’ün Dil ve Tarih Kurumları’na ilişkin bu arzusu, 1983 yılında, 2876 sayılı kanunla devlet himayesinde bir akademik kuruluşa dönüştürülerek gerçekleştirilebilmiştir.

Atatürk’ün Türk dili ile ilgili yaptığı çalışmalar, Türkçe’nin gelişimi adına olumlu sonuçlar vermiş, Türk dili kendi benliğine kavuşma yolunda hızla ilerlemiştir.

Atatürk’ün Iı. Dünya Savaşı İle İlgili Görüşleri

2.dünya savaşı ve Atatürk
Atatürk’ün II. Dünya Savaşı İle İlgili Görüşleri

Atatürk II.Dünya Savaşı çıkmadan önce Avrupa’daki gelişmelere bakarak; Almanya’nın bütün Avrupa’yı işgal edecek ordu kurabileceğini, çıkacak savaşın 1940-1946 yılları arasında olabileceğini, ABD’nin savaşa katılacağını, Avrupalı devletlerin bencilce davranışlarının yeni felaketlere yol açabileceğini belirtmiştir.

Atatürk, savaş karşısında birlikte hareket edilerek barışın korunmasını savunmuştur.

Almanya’nın ırkçı politikalar izlemesinin ve İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmesinin çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını vurgulamıştır.

Atatürk, Türkiye’nin çıkabilecek bir savaşa katılmayarak tarafsız kalmasını ve barış içinde yaşaması gerektiğini vurgulamıştır.

Atatürkün Edebiyatla İlgili Özdeyişleri

bu konuyu bulamıyorm

Etiketler:atatürkün dil ve edebiyatla ilgili görüşleri atatürkün dil ve edebiyat ile ilgili görüşleri atatürkün dil ve edebiyatla ilgili düşünceleri atatürkün dil ve edebiyat ilgili görüşleri atatürkün dil ve edebiyat ile ilgili düşünceleri atatürkün dil edebiyatla ilgili görüşleri atatürk ün dilv ve edebiyat ilgili görüşleri atatürkün dil ve edebiyatı ile ilgili görüşleri atatürkün türk dili ve edebıyatla ılgılı goruslerı ataturkun edebıyatla ılgılı edebiyatla ilgili sanat dalları atatürk ün dil ve edebiyatla ilgili görüşleri atatükün dil ve edebiyatla ilgili görüşleri atatürkün dil ve tarih coğrafya fakültesi atatürkün dil we edebiyatla ilgili görùşü atatürkün dilve edebıyatla ilgili görüşlr atatürkün türk dil kurumu ile görüşlari atatürkün dil ve edebiyat alanındaki görüşleri atatürk dil ve edebiyatla ile ilgili görüşleri atatürkün dil edebiyatıyla ilgili görüşleri
Mustafa Kemal Atatürk: Mustafa Kemal Atatürk (Nüfus kâğıdında Kamâl Atatürk) (1881, Selânik – 10 Kasım 1938, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olan Türk siyasetçi ve devlet adamı.
Atatürk'ün Devrimleri: Atatürk Devrimleri ya da Atatürk İnkılapları (Kemalist Devrim, Türk Devrimi, Atatürk Reformları, Türkiye Cumhuriyeti Devrimi, Atatürk İhtilali vb.
Mustafa Kemal Atatürk kronolojisi: * 1881 Selanik'te doğdu.
Atatürk'ün Türk Gençliğine Hitabesi: Atatürk'ün Türk Gençliğine Hitabesi (Ey Türk Gençliği) Mustafa Kemal Atatürk tarafından 20 Ekim 1927 tarihinde Nutuk'un sonunda Türk Gençliği'ne yönelik yaptığı konuşmadır.
Edebiyat-ı Cedide: Edebiyat-ı Cedide veya bilinen diğer ismiyle Servet-i Fünun Edebiyatı, II. Abdülhamit döneminde, Servet-i Fünun adlı derginin çevresinde toplanan sanatçıların Batı etkisinde geliştirdikleri bir edebiyat hareketidir.
Edebiyatçılar Derneği: Edebiyatçılar Derneği, düşünce ve yaratma özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması; yazarlığı, şairliği ve edebi ürün vermeyi meslek edinmiş kişileri bir araya getirmeyi, mesleki dayanışmanın sağlanmasını amaçlayan, edebiyatla uğraşanların edebiyat yaşamında etkin bir biçimde yer alabilmeleri için çalışmalar yapan, 2 Mart 1992 tarihinde kurulmuş, merkezi Ankara'da olan bir dernektir.
Edebiyat akımı: Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisine edebiyat akımı veya edebi akım denir.
Edebiyat teorisi: Edebiyat teorisi, edebiyatta bir eleştiri akımıdır. Sıkı bir anlamda edebiyat doğasının ve edebiyat analiz yöntemlerinin sistematik çalışmasıdır.
İlgili Taraflar: İlgili Taraflar (İng. Both Parties Concerned), ABD'li yazar J. D. Salinger'ın ilk kez 26 Şubat 1944'te Saturday Evening Postta yayınlanan öyküsü.
İlgili minör: İlgili minör, belli bir Majör gam ile aynı donanımı paylaşan natürel minör gama verilen isimdir. Herhangi bir Majör gamın ilgili minörünü bulmak için, o Majör gamın altıncı derecesini bulmak veya gama ismini veren notanın üç yarım ses gerisindeki notayı bulmak yeterlidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir