Burak Atı

amcan bana biri boyu bunun dedi eda gibi hani hemen kabe kere misafir muhammed sabah senin serin sevgili taif vakit vs..

Peygamberimizin (s.a.v.) Mirac Olayı

MÎRAC
“Cebrail, Kabe’nin kapısı yanında bana imamlık etti. İlk gün fecir doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi güneşin üst kenarı ufukta kaybolurken akşamı, gün kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günse sabah namazını hava aydınlanınca, öğleyi her eşyanın gölgesi kendi boyunun iki katı olunca, ikindiyi hemen bundan sonra, akşamı iftar saatinde, yatsı namazını gecenin ilk üçte biri dolunca eda ettik. Cebrail aleyhisselam şöyle dedi. Evvelki Peygamberlerin olduğu gibi senin kılacağın beş vakit namazın da eda edileceği zaman budur. ümmetin günde beş kere namazlarını bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar.”
Mirac’dan Ümmetine Beş Vakit Namazı Hadiye Getiren Sevgili Peygamberimiz

Taif vahşetinden dönen Sevgili Peygamberimiz ve Haris bin Zeyd, Mekke’ye gece gelmişlerdi. Şehir uykuda… Tek tek bazı evlerden zayıf sarı ışıklar sızıyor. İzaklardan gelen cırcır böceklerinin sesi, bir neşe vermiyor. Köpekler, gecenin yalnızlığına doğru uzun uzun ama tedirgin havlıyor. Gökyüzünün derinliğinde ürperen yıldızlar bir tehlikenin habercisi gibi. her köşe başı beklenmedik bir tuzak olabilir.

Bu sebeple Hace-i Kainat, sallallahü aleyhi ve sellem Zeyd radıyallahü anhı bir münasib yerde eve yollarken kendisi muhtemel takipçilerine karşı iz değiştiriyor.

Mekke müşrikleri, Taif’de yapılanlardan ayrıca cesaret buldukaları için her çılgınlıgı fütursuzca işleyebilirler. Gece kanlığında yapılacak bir suikast… Hayır! Allah korusun…

Bunun için Peygamberimiz amcasının kızı Ümmi Hani’nin kapısını çalıyor.. Serin bir rüzgar hışırtısının uyutuğu gecede dikkat çekmeyen küçük tıklamalar. Bütün mekke gibi Ümmi Hani’nin evinin kaç kere daha vurulunca içerden beklenen ses işitildi. Ümmi Hani soruyor:

-Kim o?

-Muhammed! Amcan oğlu.. misafir kabul eder misin?

O, henüz müslüman değil ama bir büyük insanın kapısına gelmesinden son derece heyecanlı. Aceleyle cevap veriyor:

-Kabul ne kelime… Senin gibi doğru sözlü, emin ve asil bir insanın şu haneyi şereflendirmesinden kıymetli ne olabilir? Buyur.

Efendimiz teşekkür ederken Ümmi Hani hayıflanıyordu:

-Keşke geleceğini bildirseydin; yemekler hazırlardım. Şimdi yiyecek ir şey yok. Ne aksilik ama… tüh… keşke önceden haberim olsaydı!…

Halbuki O, öylesine ızdıraplı anlar yaşadı ki üzüntü ve yorgunluktan yemeği hatırlayacak halde değil. Mecalsiz bir vaziyette.. Ama bu halde bile tek eyi düşünüyor…Bir tek şeyi: Allah’ı ve O’nun razasını.

-Ne yiyecek istiyorum ne içecek. üzülme ve hiç bir şey için zahmet etme. Rabbime ibadet edeceğim; O’na yalvarağım kadar emniyetli bir ye olsa kafi. Başka şey lazım değil.

Ümmi Hani, Resulullah’a münasip bir yer gösterdikten sonra kendisine leğen, ibrik ve namaz kılması için bir hasır verdi… Ve hayırlı geceler dileyerek ayrıldı.

Ev sahibesi şimdikendi odasında düşünüyordu:

-Amcazademin düşmanı çok. Onun buraya girdiğini görmüş veya duymuşlarsa mutlaka baskına kalkışırlar. Böyle bir şey yapılırsa şerefim iki paralık olur.

Evet; gerçekten şerefi iki paralık olurdu. Çünkü devrin adetine göre misafir en makbul şekilde yedirilir, içirilir ve her nevi tehlikeden korunur. Bunu yapamayan biri ise kimsenin yüzüne bakamaz.

Ümmü Hani, babasından kalma kılıcı alarak dışarıda nöbet tutmaya başladı. Usul usul evin etrafında geziniyor.

Yiğit kadın, dışarıda güvenliği temin ederken Sevgili Peygamberimiz, abdest alarak yatısı namazını eda etti ve Rabbine yalvarmaya başladı. Af diliyor; İnsanların iman etmesini niyaz ediyordu. Böylece bir hayli vakit geçti. Yorgunluk beşer kudretinin son sınırlarına gelmişti ve O, bugün en kederli zamanlarından birini yaşıyordu… Uyuya kaldı. Ama kendine has üstünlüklerden biri olarak gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor.

Bu eve sığınmak çok mühim.

Bu yorgunluk çok mühim.

Bu uyku çok mühim.

Zira bunlar ilahi merhamete vesile ve tarihin en yüksek vak’alarından biri olan Mirac’a sebep oldu… Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve selleme bu benzersiz nimeti bahşeden Allah’ımıza sonsuz hamd olsun…

Peygamberlik vazifesini aldığı andan şu ana kadar senelerden beri büyük bir imtihanda. İnsanlığı hidayete kavuşturmak için tatlanılan yüzlerce, binlerce sıkıntıya başka kim nasıl dayanabilir? O, sallallahü aleyhi ve sellem, muazzam bir sabır, müthiş bir tevekkül ve çelik gibi irade ile dayandı. En aleyhte, en tehlikeli, hatta hayatı pahasına olan şartlarda bile üzerine aldığı büyük vazifeyi asla taviz vermeden ifa etti. bunu ifa ederken de karşılaştığı sıkıntılardan, çektiği çilelerden dolayı en ufak şekilde şikayetçi olmadı. Aksine kendini kusurlu gördü. Rabbinin razasını kazanıp kazanmama hususunda endişelendi; af dilediş insanların saadeti için dua etti. Arkadaşlarını sabra ve en ağır şartlarda bile şükre alıştırdı. Her şeyi ile mücessem İslam ahlakı…

On seneden fazla bir zamandır dayanılmaz meşakkatlere tahammül eden böyle bir peygamber elbette ilahi mükafaatlara kavuşacaktır.

Allahü teala, Cebrail aleyhisselama buyurdu:

-Sevgili Peygamberim çok üzüldü. Vücudu yaralı, kalbi kırık. Ama o halde dahi düşündüğü tek şey benim rızam. Bu sebeple git Habibimi bana getir. Yolunda olanlara hazırlandığım cennet nimetlerini ve kendisine düşmanlık edenleri bekleyen azapları görsün.. O’nu bizzat ben teselli edecek ve kırık kalbini kendim tedavi edeceğim..

Cenab-ı Hak devam buyurdu:

-Bu geceki taat ve ibadetin Sevgili Peygamberimi davet olsun. kanatlarını cennet takıları ile süsle, hizmet kemerini tak, tacını giy. Melekler, semaları nur ile doldursun; sıdk ve safa nöbetçileri sevinç kösünü çalsınlar. Sekiz cennet tezyin edilsin. Cehennem yumuak ve sakin olsun. denizler ve rüzgar harekesizce dinlesinler.

Nuh, İbrahim, İsa gibi Peygamberlerin ruhları hazır olsun. Yeryüzündeki bütün kabirlerden azab kalksın. İ

İlahi kelam devam ediyor:

-Git cennetten bir burak seç ve Resulüm var selamımı söyle ve davetimi bildir…

Cebrail aleyhisselam, Cennete giderek kırkbin yıldır bu anı bekleyen “Burak” isimli cennet atını buldu. Beyaz renkteki Burak’ın alnında Kelime-i Tevhid yazılı idi… hayvanı alan büyük melek, bir anda Ümmi Hani’nin evine geldi. bu sırada dışarıda bir köşecikte uykuya mağlup olan Ümmi Hani, hiç bir şeyin farkında değil. içeri giren Cebrail, uykuda olan Sevgili peygamberimiz’in önce usulcacık ayak tabanlarını öptü, sonra mübarek ayaklara yüzünü sürdü ve yastığının kenarına ilişti. Cebrail’in kalbi cennet kafurundan ve kanı olmadığı için dudakları soğuktu. bu soğukluk Resulullah’ı uyandırdı. Hatemül Enbiya, uyanır uyanmaz insan şeklinde gelmiş olan vahiy meleğini tanıdı ve zamansız ziyaretinden doayı telaşlandı:

-Ey bütün mahlukların en mabulü!Ey Peygamberlerin Efendisi! Ey Allah’ın Sevgilisi, iyiller menbaı, üstünlükler sebebi, Nebiyyi muhterem. Ziyaretimden dolayı endişeye kapılma! Hak teala’nın Selamı var. Seni davet ediyor. Bu öyle emsalsiz bir nimet ki daha evvel hiç bir Peygambere nasib olmadı. Lütfen kalk gidelim.

Sevgili Peygamberimiz,kalkıp abdest aldı.

Cebrail aleyhisselam, kainatın efendisine nurdan bir elbise, başına yine nurdan bir sarık giydirdi. Beline yakut bir kemer taktı. Ayaklarına bir çift zümrüt nalın verdikten sonra, üzerinde her biri ülker yıldızı gibi ışıldayan dörtyüz incinin takılı olduğu bir asayı takdim etti.

Muhteşem Peygamber ile en büyük melek el ele tutuşarak Kabe-i Şerife geldiler. Her yer ve herkes uykuda; bir yıldızlar uyanık. Sayısız yıldız, oyun için koşturan çocuklar misali cıvıl cıvıl. Ay, güleç yüzlü bir anne gibi yıldızları vakur ve temkinli uzaktan seyrediyor.

Efendimiz, Beytullah’ı yedi defa tavaf ettikten sonra Hatim adlı yerde bir miktar istirahat ettiler.

Cebrail aleyhisselam, burada mahlukatın en iyisini bir kere daha manevi ameliyata tabi tuttu. Efendimizin göğsünü yararak Kalbini çıkarıp zemzem suyu ile iyice yıkayıp ak-pak ettikten sonra bir altun leğen dolusu hikmet ve marifeti o mübarek kalbe boşalttı. Ve göğüs kapatıldı.

Miraç Olayı

1. Hz. Peygamber (s.a.s.) ’in Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi şeklinde gerçekleşen olağan üstü olay İslâmî kaynaklarda, metindeki ilgili fiilin mastar olan ve ‘geceleyin yürüme, gece yolculuğu’ anlamına gelen isrâ kelimesiyle anılır. Bu yolculuğun, hadislerde anlatılan ‘göklere yükseltilme’ safhasının da dahil olduğu tamamı ise ‘yükselme, yukarı tırmanma’ anlamındaki urûc kökünden türetilmiş olan ve ‘yükselme vasıtası, aleti’ mânasına gelen mi’râc kelimesiyle ifade edilir.
Hz. Muhammed (s.a.s.) ‘in peygamber olmasıyla birlikte putperestlerin müslümanlar üzerinde kurduğu baskılar, muhtemelen risâletin 6. yılından itibaren Peygamber ailesiyle az sayıdaki müslümanlara karşı ekonomik ve sosyal bir boykota dönüştü. Üç yıl süren ve büyük acılara sebep olan bu boykotun ardından Resulullah (s.a.s.) , kısa aralıklarla eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib’i kaybetti. Dolayısıyla bu yıla hüzün yılı denildi. Bu acılı olayların ardından Allah Teâlâ, bir bakıma Resulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle mi’rac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.
İsrâ sûresinin 1. âyeti ile Necm sûresinin ilk âyetleri mi’rac olayına işaret etmektedir. Aynı konuda hadis mecmualarında da kırk beş kadar sahâbî vasıtasıyla bizzat Hz. Peygamber’den bilgiler nakledilmiştir. Ancak özellikle bu hadislerdeki ayrıntılı malûmat değişik yorumlara yol açacak nitelikte olduğu için, mi’racın tarihi ve nasıl cereyan ettiği hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Yaygın kabule göre mi’rac, peygamberliğin 12 veya 13. yılında vuku bulmuştur. Konuyla ilgili çok sayıda hadis bulunmakta olup özellikle Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahih’inde, yer alan hadislere göre bir gece Hz. Peygamber Kabe’nin avlusunda (diğer bazı rivayetlerde amcasının kızı Ümmühânî’nin evinde) ‘uyku ile uyanıklık arasında bir durumdayken’ Cebrail yanına geldi, göğsünü açarak kalbini zemzemle yıkadı, sonra Burak denilen bir binek üzerinde onu Kudüs’e götürdü. Resûlullah (s.a.s.) ‘i burada önceki bazı peygamberler karşıladılar ve onu kendilerine imam yaparak arkasında topluca namaz kıldılar (Başka bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber önce Mekke’den göklere yükseltildi, dönüşte de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürüldü. Bu bilgiye göre âyette Resûlullah’ın bu manevî yolculuğa Mekke’den başlayıp semalara yükseldikten sonra Mescid-i Aksa’ya geldiği, oradan da Mekke’ye döndüğü özetlenmiştir) . Daha sonra semaya yükseltilen Resûlullah (s.a.s.) , semanın birinci katında Hz. Âdem, ikinci katında Hz. Îsâ ve Hz. Yahya, üçüncü kalında Hz. Yûsuf, dördüncü katında Hz. İdrîs, beşinci katında Hz, Hârûn, altıncı kalında Hz. Mûsâ, yedinci katında ise Hz. İbrahim ile görüştü. Kur’an’da ‘sidretü’l-müntehâ’ (hudut ağacı) denilen ve bir görüşe göre yaratılmışlarca bilinebilen alanın son sınırını işaretlediği kabul edilen hudut noktasının ötesine, Cebrail’in geçme imkânı olmadığı için Hz. Peygamber (s.a.s.) refref denilen bir araçla tek başına yükselmesini sürdürdü. Bu sırada kendisine evrenin sırları, varlığın kaderiyle hükümlerin tespiti için görevlendirilmiş olan meleklerin çalışmaları gösterildi. Nihayet bir yoruma göre bir beşerin insan olma özelliğim koruyarak Allah’a yaklaşabileceği son noktaya kadar yaklaştı.
Peygamber’in rabbine selâm ve ihtiramını arzettiği, Allah’ın da ona selâmla hitap ettiği ve inananlara esenliklerin dile getirildiği ‘Tahiyyat’ duasındaki diyalogun mi’rac olayı sırasında gerçekleştiği kabul edilir. Mekândan münezzeh olan Allah Teâlâ ile Kur’an’ın ‘âlemlere rahmet’ olarak gönderildiğini bildirdiği Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında, insan idrakinin kavramaktan âciz olduğu bir şekilde gerçekleşen bu buluşma sırasında Resûlullah (s.a.s.) ‘e, içlerinden günahkâr olanlar -eğer affedilmezlerse- bir süre cehennemde cezalandırıldıktan sonra bütün ümmetinin cennete kabul buyurulacağı müjdelendi; ayrıca kendisine bir hediye olarak Bakara sûresinin ‘Âmene’r-resulü…’ diye başlayan son iki âyeti verildi; İslâm’ın temel ibadetlerinden beş vakit namaz emredildi. Bazı rivayetlere göre mi’racdan dönüş sırasında kendisine cennet ve cehennem ile buralarda bulunacak insanların durumları gösterildi. Nihayet Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’den ayrıldığı noktaya getirildi.
Söz konusu hadislerin baş kısmında yer alan ve mi’racın Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘uyku ile uyanıklık arasında’ bir durumdayken başladığını, uyandığında kendisini Mescid-i Harâm’da bulduğunu belirten ifadeler dolayısıyla (Buhârî’deki rivayetlerin birinin sonunda ‘Peygamber uyandı ki Mescid-i Harâm’dadır’ denilmektedir) bu olayın bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu hususunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır. Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki mi’racdan bahsedildiği de olmuştur. Müfessirlerin çoğunluğu mi’racı Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘in hem bedeniyle hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler olmuştur. Doğru olsa bile bu iddia miraç mucizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir. Nitekim bu sûrenin 60. âyetinde mi’rac olayı kastedilerek ‘sana gösterdiğimiz rüya…’ şeklinde bir ifade yer almaktadır. Buradaki rüya kelimesinin uyanıkken görme anlamına gelebileceği gibi bundan uykuda görülen rüyanın kastedilmiş olabileceği de belirtilmektedir. Ayrıca Hz. İbrahim de oğlu İsmail’i kurban etme emrini rüyasında almıştı.
Ancak, mi’rac Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘in tamamen mucizevî bir tecrübesi olduğundan onu illâ da aklın kalıpları İçinde açıklamanın gerekli olmadığı muhakkaktır. Taberî’ye göre Allah, kulunun ruhunu değil, mutlak bir ifadeyle kulunu geceleyin götürdüğünü ifade buyurduğuna göre ‘Peygamber sadece ruhuyla mi’raca çıkmıştır’ diyerek âyetin anlamını sınırlamaya hakkımız yoktur.
Buharı’nin naklettiği rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘in önce göklere çıkarıldığı, sonra Kudüs’e getirildiği bildirilirken, önce Kudüs’e getirildiğini ifade eden rivayetler de vardır. Konumuz olan âyette isrâ anlatılırken açıkça ‘Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya’ ifadesinin kullanılmış olması, Resûlullah (s.a.s.) ‘in semâya yükselmesinden önce Mescid-i Aksâ’ya uğradığı görüşünü teyit etmektedir. Öte yandan Muhammed Hamîdullah, âyette geçen ‘en uzak mescid’ anlamına gelen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’teki mescid olamayacağını, bunun ‘semavî bir mescid’ olması gerektiğini savunan görüşü tercih eder. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Filistin’den ‘en yakın yer’ diye söz edilmektedir. Şu halde ‘en uzak mescid’ Kudüs’te olmamalıdır. Öte yandan Kudüs’te eski mabed (Süleyman mabedi) İslâmiyet’ten çok önce ortadan kaldırılmış, şimdiki Mescid-i Aksa ise henüz yapılmamıştı. Bununla birlikte müfessirlerin tamamına yakını bunun Kudüs’teki Süleyman mabedi olduğunda müttefiktirler. Bu görüşe katılan İbn Âşûr, âyette Hz. Muhammed (s.a.s.) ‘in ümmeti tarafından eski mabedin yeniden inşa edileceğine bir işaret bulunduğu kanaatindedir. Nitekim müslümanlar hicrî 66-73 yılları arasında bugünkü Mescid-i Aksâ’yı inşa etmişlerdir.
Ayette Mescid-i Aksâ’nm çevresinin mübarek kılındığı bildirilmektedir. Çünkü burası İbrâhimî geleneğin merkezi olup burada Hz. İbrahim’den Hz. Îsâ’ya pek çok peygamber gelmiş geçmiş; çoğu burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Nihayet Peygamber efendimizin mucizevî bir şekilde buraya getirilmesi ve daha sonra bir süre buranın müslümanlar tarafından kıble kabul edilmesi de Mescid-i Aksâ’nın çevresinin mübarek bir mekân oluşunun başka bir ifadesidir.

2-3. ‘Kitap’tan maksat Tevrat’tır. Tevrat’ın hidayet rehberi olması, onun sayesinde İsrâiloğulları’nın cehalet ve inkarcılıktan bilginin aydınlığına ve gerçek dine kavuşmalarıdır, 2. âyetin metnindeki vekîl kelimesi, ‘kendisine dayanılıp güvenilen, işlerin kendisine bırakıldığı kimse’ demektir. Bu şekilde Allah’a güvenip bağlanmaya da tevekkül denir.
Sûrenin ilk âyetinde İsrâ ile Hz, Muhammed’in onurlandırıldığı bildirildikten sonra burada kendisine Tevrat indirilmek suretiyle Hz. Mûsâ’nın da şereflendirildiği belirtilmektedir. Bu vesileyle insanlığın en eski atalarından ve ulu peygamberlerden olan Hz, Nuh da ‘çok şükreden bir kul’ olarak takdirle yâdedilmektedir.

4. Bu âyetteki kitap genellikle Tevrat diye açıklanırken bunu levh-i mahfuz olarak anlayanlar da vardır. Bu anlayışa göre âyet şu anlama gelir: Sizin iki defa bozgunculuk çıkaracağınız levh-i mahfuzda yazılıdır, yani ilmimizde mevcuttur, bunu yapacağınız bizce malûmdu. Nitekim ikisini de yaptınız.
Yukarıda Hz. Musa’ya kitabın gönderilmesi ve onun İsrâiloğulları’na rehber kılınması ilâhî bir lütuf olarak zikredilmişti. Hz. Mûsâ, Mısır’da yüzlerce yıl aşağılayıcı bir muameleye maruz kalan İsrâiloğulları’nı Firavun’un hegemonyasından kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmuş, ana yurtlarına götürmüş, onlara Tevrat’ı tebliğ etmişti. Fakat gerek Kur’an’da gerekse Kitâb-ı Mukaddes’te bildirildiği üzere onlar sık sık Allah’a olan ahidlerini bozup günaha sapmışlar, bu yüzden de İlâhî cezaya mâruz kalmışlardı.
Âyetteki ‘fesad’dan maksat, İsrâiloğulları’nın genel olarak Allah’ın Tevrat’ta koyduğu hükümleri çiğnemeleridir. Tefsirlerde iki fesaddan biri peygamber Eş’iya’yı (İşaya) öldürmeleri veya Ermiya’yı (Yeremya) hapsetmeleri; ikincisi ise Hz. Yahya’yı öldürmeleri, Roma yöneticileriyle iş birliği yaparak Hz. Îsâ’yı öldürmeye kalkışmaları şeklinde açıklanmaktadır.

5-7. Hz. Musa’nın ölümünden sonra İsrâiloğulları’nın Filistin’deki çeşitli putperest toplulukların tesirinde kalarak bir yandan tevhide dayalı inançlarını bozarken bir yandan da Tevrat’ın ilkelerinden sapıp kötülüklere bulaşıyorlardı. Azgınlıklarım peygamberlerini öldürmeye kadar götürmeleri neticesinde ‘ilk vaad’ gerçekleşmiştir. Tefsirlerde bu ilk vaad hakkında, Bâbil esaretinin de dahil olduğu farklı olaylardan söz edilmiştir. Tarihî bilgilere göre ise bu ilk vaad, milâttan önce VI. yüzyılda Bâbilliler’in Kudüs’ü işgal etmeleri ve Süleyman Mâbedi’ni (Birinci Mâbed) yıkmalarıyla başlayan sürgün ve esaret sürecini ifade etmektedir. 6. âyette, zamanın Pers kralı Kyros’un milâttan önce 539′da Bâbil’i ele geçirdikten sonra İsrâiloğulları’nın ülkelerine dönmelerine izin vermesiyle başlayan ve milattan önce 63 yılına kadar süren millî birliğin yeniden kurulması, İkinci Mâbed’in inşası, Kudüs’ün iman, dinî ve kültürel hayatın yeniden canlanması gibi olumlu gelişmelerin yaşandığı döneme işaret edildiği anlaşılmaktadır. 7. âyette ise bu parlak dönemin ardından girilen yeni bir dinî, kültürel, siyasî kriz ve yıkım dönemine atıfta bulunulduğu görülmektedir. Bu dönemde önce yahudiler arasında çeşitli fikrî ve siyasî ihtilaflar ve iç karışıklıklar başlamış; ardından iktidar mücadelesi veren bir yahudi grubunun işbirliği yaptığı Romalılar Kudüs’ü ele geçirerek şehri tahrip etmiş, yahudilerin bağımsızlığına son vermişler (m.ö. 63): bu arada on binlerce yahudi öldürülmüş ve nihayet 70 yılında İkinci Mâbed de Romalılar tarafından yıkılmıştır. Tefsirlerde yahudilerin İkinci bozgunculuklarıyla ilgili olarak zikrettikleri Hz. Yahya’yı öldürmeleri olayı da bu dönemde vuku bulmuştur. Bundan sonra 1948′e kadar Filistin’de yahudi hakimiyeti kurulamamıştır.

8. Bundan önceki âyetlerde İslâm öncesi yahudilerinden söz edilmişti. Burada ise Hicaz’daki yahudilerin uyarıldığı anlaşılmakta; eğer tekrar bozgunculuk yaparlarsa Allah’ın da onları tekrar cezalandıracağı bildirilmekte, en son ceza yerinin ise cehennem olacağı hatırlatılmakta; kendilerinden, İbrâhimî geleneğin son temsilcisi olan, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ’nın ilâhî hakikatlere davetlerini tekrar eden Hz. Muhammed’e kulak vermeleri, eski hatalarını tekrarlamayıp onu tasdik etmeleri istenmektedir. Fakat Medine’deki yahudiler bu çağrıya olumsuz cevap vermişler; hatta Hz. Peygamber’le yaptıkları anlaşma hükümlerine rağmen Mekkeli putperestlerle müslümanlara karşı iş birliği yapmışlardır. Allah da onları müslüman Arapların eliyle cezalandırmıştır.

9-10. Kur’an’ın asıl işlevi, insanlık için bir rehber olması, ‘en doğru olan’a götürmesidir. ‘En doğru olan ‘la ilgili açıklamalar genellikle şu noktada toplanmaktadır: En doğru olan, öncelikle İslâm dini, yani onun temel öğretisi olan doğru itikad, güzel ameldir. Bu ikisini gerçekleştiren de Allah tarafından ödüllendirileceği için Kur’an aynı zamanda bu büyük ecri kazanmaya vesiledir. Öte yandan Kur’an âhirete inanmayanlara Allah’ın ağır bir azap hazırladığını da haber vermektedir ki, insanların doğruyu bulması için Kur’an’ın dikkat çektiği hususlardan biri de budur. Çünkü peşin fikirli olmadan hakikate kargı zihnini ve gönlünü açık tutanlar Kur’an’ın bu uyanları sayesinde âhiret azabından korunmak gerektiğinin şuurunda olarak günahlardan uzaklaşma ve arınma çabası gösterirler.

11. Hangi insanlar kendilerine kötülük yapmayı ve zarar vermeyi isterler? Tefsirlerde bu soruya çeşitli şekillerde cevap verilmiştir. Müşriklerden bazıları inkâr ve inatlarını, ‘Allahım! Eğer bu kitap, senin katından gelmiş bir hakikatse gökten üzerimize taş yağdır! gibi sözlerle dışa vururlardı. Muhtemelen âyette bunlar kastedilmiştir. İnsanlar arasında ciddi bir sıkıntıyla karşılaştıklarında sabır ve metanetle bu sıkıntıyı atlatmaya, mâkul ve meşru yollarla bu sıkıntıdan kurtulmaya çalışmak yerine, “Allah canımı alsa da bu dertten kurtulsam! ‘ şeklindeki sözlerle kendilerine beddua edenler de bulunur. Ayrıca bazen insanlar bilgisizlikleri sebebiyle kendi iyiliklerine zannederek aslında yine kendileri için kötü olan şeyleri isterler. Çünkü insanın iyi olduğunu zannettiği şey gerçekte kötü, kötü olduğunu zannettiği ile iyi olabilir; bu hususta en doğrusunu Allah bilir.
Âyetin, insanı çok aceleci olarak değerlendiren ifadesi, insanın tabiatındaki bir komplekse işaret etmektedir. Gerçekten insanın, özellikle ilk defa karşılaştığı durumlarda neyin iyi neyin kötü, neyin faydalı neyin zararlı olduğu konusunda isabetli hüküm vermesi her zaman mümkün olmayabilir. Bunun için insanın aklını, bilgisini, tecrübesini kullanarak veya İnandığı, güvendiği kaynaklara başvurarak en doğru tercihi yapması gerekir. Fakat zihinsel ve ruhsal yönden yeterince gelişmemiş olanlar bir sabır ve olgunluk isteyen bu süreçten geçmeye tahammül edemedikleri için genellikle nefsî isteklerinin tesiriyle aceleci davranır ve umumiyetle de yanlış hüküm verir, yanlış tercihte bulunurlar. İşte âyet-i kerîme bu zaaf konusunda uyarıda bulunmakta; dolaylı olarak muhatabını, 9. âyette ‘en doğru olan’a götürdüğü bildirilen Kur’an’ın davetine ve ölçülerine göre karar verip hareket etmeye çağırmaktadır.

2- Bu ayetlerin günümüz açısından değerlendirilmesi:

1. İslam dini esasen hiçbir din, ırk ve millete düşmanca bir tavır içinde değildir. Özellikle İslamiyet Ehl-i Kitap olan Hırıstiyan ve Yahudilere değişik konularda imtiyaz/ayrıcalık tanımıştır. Örneğin sosyal hayatla alakalı olarak; onların kızları ile evlenmek, kestikleri hayvanlardan yemenin meşru olduğunu Kur’an-ı Kerim’de (Maide 5/5) görmekteyiz. Bu durumda İslam’ın; başka milletlere, özellikle İsrailoğullarına, İbrani soyuna, Yahudilik dinine, geçmişte, günümüzde veya gelecekte yaşayan barış taraftarı Yahudilere düşmanlık emretmediğini göstermektedir. Genel olarak tarih boyunca Yahudilerin başına gelen sıkıntıların Müslümanlar tarafından kaynaklanmadığı da yine tarihen sabittir.
2. Hz. Muhammed (s.a.s) ’in, Müslümanların Yahudiler ile savaşacağını haber vermesi, Müslümanların Yahudilere karşı düşman ve saldırgan bir tutum içinde olduklarını göstermez. Çünkü Peygamberimiz yine Müslümanların Türkler ve bir takım başka milletlerle de savaşacaklarını haber vermiştir. (Buhari, Cihad, 95) Bu haberi doğrulama açısından; Emeviler döneminde Türkler ile Müslümanların savaştıkları ve Talas savaşından sonra da Abbasiler döneminde Türklerin Müslüman oldukları tarih kitaplarında sabittir. Buna göre Hz. Muhammed (s.a.s.) ’in; Yahudiler, Türkler, Safeviler, Bizanslılar veya başka bir toplum ile Müslümanların savaşacaklarını haber vermesi, tarihi seyri içerisinde tamamen kendiliğinden gelişecek olan olaylar konusunda Müslümanları uyarmak içindir.
3. Yine gerek İsra suresinde, gerek hadislerde, gerekse Tevrat metinlerinde Yahudilerin başına gelen olaylar, ilim erbabınca ya geçmiş zamana nispetle yorumlanmış veya kendi yaşadıkları dönem ile ilgili olarak açıklanmıştır. (Elmalı, Hakk Dîni, I, 472-475; IV, 3161-3164) Bu husus özellikle metinlerdeki ifadelerin kapalı (müphem) ve kısa (mücmel) olmasından kaynaklanmaktadır. Bu olayların bu gün veya daha sonraki zamanlarda da yaşanması kesin bir durum olmayıp, bu konuda söylenen sözler indi te’villerden ibarettir.
4. Hadîs-i şeriflerde Yahûdilerle Müslümanlar arasında olan veya olacak savaşlarda taşlar ve ağaçların dile gelip, “arkamda Yahûdi var, diye söyleyeceklerini bildiriliyor. Bazı hadis yorumcularına göre; bu durum, hakikat mânâya hamledileceği gibi, mecazi manaya da hamledilebilir. Zira ayetlerin müteşabihatı olduğu gibi hadislerin de müteşabihatı var. Yukarıda zikredilen hadislerde bu türdendir.
Eğer bu hadisleri yorumlamak gerekirse şöyle anlayabiliriz: “Ahirzamanda Yahudilerin fesadı ve tahribatı o kadar fazlalaşacak ve şımarıklık ve isyanları o kadar artacak ki, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve bütün insanların birleşmesine ve beraber hareket etmesine sebep olacaktır. Herkes onların bu kötülüklerinden emin olmak için onlarla alakalı bilgi akışını, askeri veya diğer alanlardaki istihbaratlarını birleştirecekler. Bu beraberlikten sonra Yahudilerin karşısında birtek kuvvet olup onları perişan edeceklerdir. Tüm dünyada Yahudilere karşı ciddi bir antipati oluşacağından herkes her türlü yayın–basın araçlarıyla Yahudileri ele verip haber verecektir Bu durumun ifrat derecesini Peygamberimiz (s.a.s.) “taşlar ve ağaçlar bile haber verecek” diye ifade buyurmuşlardır. İşte bu durum taş ve ağacın konuşmasıyla teşbih edilen insanlığın umumi vicdanın onların aleyhlerine dönme döneminin tamamlanmasıyla, düşmanca hareket eden Yahudilerin zulmüne ma’ruz kalan mazlumların feryadını herkes duyacak ve hükmün infazı için işler yapılacaktır.
Şu kadar var ki hadislerde Müslümanların Yahudilerle savaşacakları açık bir dil ile bildirilmiştir. Bu savaşta Müslümanların saldırgan taraf olmayacağını hadislerdeki “Yahudîler sizinle savaşacaklar” ifadesinden de anlamak mümkündür. Buna göre savaş isteyen, Müslümanlar olmayacaktır. Müslümanın en önemli vasfı daima barış taraftarı olmasıdır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de defalarca vurgulanmaktadır. Bu sebeple Müslümanlar dâvâlarında haklı bulunacaklardır. Bundan dolayı Müslümanlar; Müslüman olsun gayr-i Müslim olsun dünya kamuoyunu arkalarına alacaklardır. Hadiste taş ve ağacın konuşması, insanlığın ortak vicdanına, yani dünya halklarının ortak sesine teşbihtir. Demek ki, dünya kamuoyu Yahudileri tasvip etmeyecektir.

Sponsorlu Bağlantılar
Aramalar: burak ati cennetteki burak atı peygamberimizin burak atı burak aracı peygamberimizin burak atı peygamberimize nereden geldi
Etiketler:miraç olayı burak atı peygamberimizin miraç olayı mirac olayi Peygamber efendimizin mirac olayı miraç olayı nasıl oldu burak ati peygamberimizin atı burak peygamber efendimizin miraç hadisesi peygamberimizin sav mirac olayı peygamberimizin burak atı miraç olayının detayları peygamberimiz ve miraç olayı peygamber efendimizin atının adı burak miraç olayı nasıl olmuştur mırac olayı mumsema miraç hz.muhammedin miraç olayı cennet atı burak peygamberimizin atı burak ın a
Burak Yılmaz: Burak Yılmaz (d. 15 Temmuz 1985, Antalya) Santrafor mevkinde forma giyen Türk millî futbolcu. Bir dönem Beşiktaş`ta kalecilik yapan Fikret Yılmaz'ın oğludur ve Antalyaspor'un altyapısında futbola başlamıştır.
Burak Kut: Burak Kut, (27 Ağustos 1973 - İstanbul) Türk Pop müzik sanatçısı.
Burak Akdiş: Burak Akdiş (d. 12 Haziran 1977, İstanbul), Türk futbolcu. 1. Lig'in yeni ekiplerinden Kartalspor'da forma giymektedir.
Burak Özsaraç: İhsan Burak Özsaraç (d. 7 Haziran 1979, Karabük), Türk futbolcu. Süper Lig ekiplerinden Gençlerbirliği'nde oynamaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir