Çanakkale Savaşı Kahramanlarının İsimleri

29 ekim 1923 ahmet asker cemal cumhuriyet devlet ekonomik gitti harbiye harf devrimi hatay sorunu hilafet kahraman kemal atatürk kuleli minnet montreux sivas tekke türkiye büyük millet meclisi Çanakkale Savaşı Kahramanlarının İsimleri Çanakkale Zaferi Kahramanları çanakkale savaşı kahramanları çanakkale savaşı kah..

Çanakkale Zaferinin Kahramanlari

ÇANAKKALE ZAFERİNİN KAHRAMANLARI

ÇANAKKALEDE DEVLER GEÇİTİ

Burada adı geçen ve adlarını bilmediğimiz isimsiz kahramanlara Çanakkale Zaferini kazanarak, vatanı ve bayrağı için şehit olan kahraman MEHMETÇİK leri minnet ve şükranla anıyoruz. Aziz ruhları şad olsun.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1881 – 1938)


Milli mücadelenin önderi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, çağdaş Türkiye’nin yaratıcısı, askeri ve siyasi dehası, uluslararası alanda da kabul edilen asker ve devlet adamı. Osmanlı Ordusu’nda özellikle 1915 yılında Çanakkale Zaferi’yle ön plana çıktı. Türkiye’nin işgali üzerine 1919′da Milli Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’a gitti. Hedefi ulusal egemenliğe dayanan bağımsız bir Türk devleti kurmaktı. Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladı. 23 Nisan’da Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı. 29 Ekim 1923′de Cumhuriyet ilan edildi. İlk Cumhurbaşkanı seçildi.Cumhuriyet yönetimine hukusal, siyasal ve toplumsal içerik kazandıracak devrimleri gerçekleştirdi. Devletçiliği temel alan ekonomik kalkınma hamlesi başlatıldı. Hilafet kaldırıldı. Öğretim birleştirildi. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. Harf devrimi gerçekleştirildi. Şapka yasası çıkarıldı. Montreux Sözleşmesi’yle Boğazlar sorunu, ardından da Hatay sorunu çözüldü. CHP I. Olağanüstü Kurultayı, ölümünden sonra 26 Aralık 1938′de Atatürk’e “Ebedi Şef” unvanını verdi

CEMAL PAŞA (1872 – 1922)

Tam adı Ahmet Cemal olan, Paşa 6 Mayıs 1872′de Midilli’de doğdu. 1890′da Kuleli Askeri İdadisini, 1893′de Harbiye Okulunu bitirdi. 1895′de Kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Önce, Genelkurmay I. Şubesinde görev aldı. 1896′da 2. Orduya bağlı Kırklareli İstihkam İnşaat Şubesine atandı. Ertesi yıl Kolağası (ön yüzbaşı) oldu. 1898′de Selanik’teki 3 üncü Orduya, Redif Fırkası (Tümeni) Kurmay başkanı olarak atandı. İttihat ve Terakki Cemiyetine girdi. Cemiyetin askeri kanadının örgütlenmesi görevini üstlendi. 1905′te Binbaşı oldu. Ertesi yıl Rumeli Demiryolları Müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında, İttihat ve Terakkinin Rumeli’de örgütlenmesinde etkin rol oynadı. Cemiyetin “bölük” adı verilen yerel birimlerini oluşturdu. 1907′de 3. Ordu Kurmay Heyetine atandı. Burada Binbaşı Fethi ( Okyar ) ve Kolağası Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı.Babıali Baskını (23 Ocak 1913) olarak bilinen, hükümet darbesinin ardından İttihatçılar başa geçince, İstanbul Muhafızlığına getirildi. Fransız yanlısı olarak bilinen Cemal Paşa, I. Dünya Savaşına girerken, Fransız desteğini kazanmak amacıyla Fransa’ya gitti. Ama siyasal ittifak sağlayamadı ve bunun üzerine, Alman yanlısı Enver ve Talat Paşalarla birlikte, 2 Ağustos 1914′de yapılan Osmanlı-Alman İttifakını destekledi. Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşına girmesi üzerine Bahriye Nazırlığının yanı sıra, II. Ordu Komutanı olarak görevlendirildi. Cemal Paşa 1908-1918 döneminde İttihat ve Terakkinin önde gelen yöneticilerindendi. Özellikle “Üç Paşalar İktidarı” olarak ta bilinen, 1913-1918 arasında Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin belirlenmesinde etkin rol oynadı.1917 yılı Aralık ayında İngiliz Generali Allenby’nin ilerlemesi karşısında, Osmanlı ordusunun peş peşe yenilgiye uğraması üzerine, Dördüncü ordu komutanlığı görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Cemal Paşa, İttihat ve Terakki Fırkasının 1917 yılındaki son olağan kongresinde, merkez-i umumi azalığına getirildi. Talat Paşa kabinesinin istifasından sonra 1-2 Kasım 1918 tarihinde İttihat ve Terakki’nin yedi lideriyle birlikte ülke dışına kaçan Cemal Paşa, önce Berlin, daha sonra da Münih ve İsviçre’ye giderek İttihatçıların yurt dışı faaliyetlerinin düzenlenmesinde önemli roller oynadı. Osmanlı’da yaşayan Arap unsurlarının isyanına sebep olmakla suçlanan Cemal Paşa Divan-ı Harb-i Örfi tarafından gıyaben idama mahkum edildi. Daha sonra Rusya’ya giden Cemal Paşa, Afgan ordusunun modernleştirilmesi için Afganistan’a gitti. Bolşeviklerin siyaset değişikliği ve Hacı Sami Beyin aleyhindeki propagandası sonucu Tiflis’e gitti. Burada yaverleriyle birlikte 21 Temmuz 1922 günü öldürüldü. Naaşı Erzurum’a getirilerek bu şehirde defnedildi.
İttihat ve Terakkinin spor ve kültür etkinliklerini yürüten Türk Gücü Cemiyeti ve Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin kurucuları ve yöneticileri arasında yer alan Cemal Paşa’nın, Plevne Müdafaası (1898), Alte Denkmaeler aus Syrien, Palastina und West Arabien (1918; Suriye, Filistin ve Batı Arabistan’daki Eski Anıtlar) ve Cemal Paşa Hatırası 1913-1922 (ö 1923 / Hatıralar, vb 1959,1977) adlı eserleri yayımlanmıştır.

ÇOBANLI, CEVAT (1870 – 1938)
.

Çanakkale müdafaasındaki yararlığı ile meşhur bir asker olan Orgeneral Cevat İstanbul’da doğdu. Babası Maiyeti Seniye Erkanı-ı Harbiye Reisi Müşir Şakir Paşa’dır.Galatasaray Lisesinde okuduktan sonra Harbiye’den Kur-may Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Saray maiyetinde ve muhtelif memuriyetlerle Avrupa’da görev yaptı. Hassa Ordusu’nda Fırka Komutanı ve Ferik (Korgeneral) oldu. 1908 inkılabından sonra çabuk ilerleyenlerin rütbeleri tasfiye edildiği zaman, o da Kaymakamlığa (Yarbaylığa) indirildi. Erkan-ı Harbiye Mektebi Müdürü, Balkan Harbinde Şark Ordusu Erkan-ı Harbiye Reisi, Birinci Dünya Harbinde Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı yaptı. 5-18 Mart zaferinin kazanılmasında büyük etkisi oldu. Bundan dolayı kendisine 18 Mart Kahramanı unvanı verildi.Daha sonra Galiçya ve Filistin cephelerinde görev yaptı. 7 inci Ordu Komutanı oldu. Mütarekede Malta’ya gönderildi, oradan dönüşte Adana ve Di-yarbakır mıntıkasında Komutanlık yaptı. Sonra Yüksek Askeri Şura Azalığına tayin edildi. Bu görevi sırasına İstanbul’da öldü ve Erenköy’e gömüldü.

ENVER PAŞA (1880-1922)

.

1880’de İstanbul’da sıradan bir memurun oğlu olarak dünyaya gelen İsmail Enver için, yaşadığı dönemden bugüne kadar pek çok yorum yapılmış, her yönüyle inceden inceye işlenmiştir. “Enver Paşa” adlı eseriyle bu konuda inceleme yapan Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’yı 1908-1914 arası döneme bakarak “1908’in Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey, işte bu kısa devrede Enver Paşa, daha doğrusu imparatorluğun tek söz sahibi olan, genç, inançlı, muhteris, daha doğrusu hem kaderci hem de kaderini yaratan adam olarak sahnededir.” tanımlar.
1908’de Genç Türkler İhtilali ile yıldızı parlayan Enver’in hızlı yükselişi 1913’te Yarbayken yine aynı senenin sonlarında Albaylığa, 19 gün sonra 1 Ocak 1914’te Paşalığa yükselmesi ile başlar. Kabineye Harbiye Nazırı olarak girer; Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir süre sonra da Başkumandan Vekilliği yetkilerini de elinde toplar. Naciye Sultanla evlenip, saraya, Padişaha damat oluşu da bu safhaya rastlar. Enver Paşa kendini zirveye ulaştıran basamakları yine kendi elleriyle döşemişti.
Enver Paşa’nın vatanseverliği ve bu topraklara olan bağlılığı gerçektir. Bunun yanısıra hayal gücünün genişliği ve gerçeklerle bu hayallerin zaman zaman birbirine karıştığı da inkar edilemez. Hayallerini süsleyen İran, Hindistan, Turan ve Kafkasya’ya hakim olmak düşünceleri o günün şartlarında gerçek temeller oturmaz. Örneğin Cemal Paşa anılarında “Hakikati söylemek gerekirse, bu birinci Kanal Seferi yaptığımız zaman hiç kimse bu Kanalın nasıl geçileceğini bilmiyordu…” der.
Halbuki Enver Paşa bu görevi, IV. Ordu Kumandanlığı’nı, Cemal Paşa’ya teklif ettiğinde, Suriye’deki asayiş sağlama ve Kanal Seferini her ikisi de inanarak imzalamışlardı. Bu sefer gerçekleştiğinde ise Kanal Türk cesaretiyle dolmuştu.
Kanal’dan önce Sarıkamış’ta yaşananlar ise tam bir felaketti. 90.000 askerden10.000’in sağ kalabildiği, özellikle de donmaktan ve açlıktan kurtulabildiği bu sefer, sonuçları açısından korkunçtu. Hayatında Alay kumandanlığı dahi yapmamış olan Enver Paşa tecrübeden ziyade gençliğinin getirdiği coşkuyla kumanda edecekti ordusunu. Amaç 1878 Berlin Antlaşması’nda kaybedilen toprakları geri almaktı ve başarılı olacağına inanıyordu.
Enver Paşa Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’nın hava şartları, soğuk, karın şiddeti gibi uyarılarına kulak asmaz ve taarruz emri verir. III. Ordunun ölüm emridir bu.
Enver Paşa Sarıkamış’ta “Hükümete” başlıklı bir vasiyet bırakır.
Hükümete
“Planım, Ruslara, hemen iki misli faik iki Kolordu ile arkalarına düşerek ricata mecbur etmek ve bu suretle XI. Kolordu ve Süvari Fırkasıyla takibolunan düşmanı karşılayıp, tamamıyla mahvetmekti. IX. Ve X. Kolordu ve Süvari Fırkasını bekliyorum. Gelir de yetişirse, düşmanı bozacağım. Fakat gelmeden düşman zayıflamış kıtaatımıza taarruz eder ve taarruzda muvaffak olursa o vakit Ordu mahvolmuş demektir.
Şimdiye kadar asker ve zabitler hiç kusursuz harbettiler. Her manevrayı yaptılar. Eğer Allah da yardım ederse, muvaffakiyet katidir. Eğer muvaffak olmazsam, son neferimle beraber öleceğim. Bu halde vasiyetim: Ben vazifemi yaptığımı sanıyorum ve öyle ölüyorum. Yaşasın dinim, vatanım, Padişahım.
Eğer geride kalanlarıma yardım etmek isterseniz, refikam Sultan Efendi hazretlerinin muhassısatı kafi değildir. Kendisinin müreffehen yaşaması için hiç olmazsa, Başkumandanlık muhassısatımın kendi muhassısatına zammı ve ebeveynimin temini refahı ile, rahmeti ilahiyeye mazhariyetim için birkaç hayır yapılmasını rica eder ve tealisine çalışmaktan başka bir maksat beslemediğim din ve milletimin tealisine dua eder, tanıyanlara selam ederim. Yaşasın Müslümanlık ve Osmanlılık ve Osmanlıların Padişahı Sultan Mehmet Han!”
Enver
“Servet namına bir şeyim yoktur. Mamafih ne varsa, Refikam Sultan Efendi hazretlerine bırakıyorum.”
Enver
Sarıkamış felaketinden sonra orduya katılıp görev almak için Sofya’dan gelen M. Kemal ile Enver arasında şu konuşma geçer :
“Biraz sonra Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver Paşa, zayıf düşmüş, rengi solmuş bir haldeydi. Söze ben başladım :

  • Biraz yoruldunuz.
  • Yok, o kadar değil.
  • Ne oldu?
  • Çarpıştık. O kadar…
  • Şimdi vaziyet nedir?
  • Çok iyidir!..

Enver’i daha fazla üzmek istemedim. Kendi işime sözü getirdim :

  • Teşekkür ederim. Numarası 19 olan bir tümene beni kumandan tayin buyurmuşsunuz. Bu tümen nerdedir. Hangi kolordu ve ordunun emrinde bulunuyor?
  • Ha, bunun için belki Genelkurmayla görüşürseniz daha kati malumat alabilirsiniz.
  • Pekiyi, o halde siz daha fazla rahatsız etmeyeyim. Genelkurmayla görüşürüm…”

Enver Paşa için söylenebileceklerin başında onun duygusal ve aceleci kişiliği bulunur. Ama şu gerçeği de belirtmek gerekir: Enver Paşa yetkili olduğu andan itibaren kimilerini de küstürerek bir çok subayı emekliye ayırmış ve orduya genç ve dinamik bir ruh getirmiştir. Gerek siyasi hesaplaşmalar nedeniyle, gerekse yeniden teşkilatlanma çalışmaları amacıyla yapılan bu işlemde yaklaşık 2000 asker ordudan ayrılmıştı. Balkan harbinden yenik çıkmış olan Ordu, tüm yetersizliklere karşın başarı ve inançla mücadele etmiştir. Osmanlı Ordusu bütün bu şartlara rağmen tam 4 yıl 10 ayrı cephede aynı güçle savaşı sürdürmüştür. Zaten bunun içindir ki yorumcular Enver Paşa’yı Büyük Kumandan olarak değil, güçlü bir Ordu teşkilatçısı olarak değerlendirirler.
1.Dünya Savaşı ardından, Almanya’nın yenilgisi ve Osmanlı’yı Sevr Antlaşması’na sürükleyen çöküşün ardından Kasım 1918’de Enver Paşa ülkeyi terk ediyordu. 1911 yılının 4 Ağustosu’na kadar yurt dışında çalışmalarını sürdürdü. Ve son gün Orta Asya’nın Pamir eteklerinde Çegan tepesinde vurularak öldürüldüğünde 42 yaşında yenik ve yalnız bir adamdı.

ESAT PAŞA (1862 – 1952)

.

1862 yılında Yanya’da doğdu. Harbiye’yi 1890 yılında kurmay yüzbaşı olarak bitirdi. Almanya’ya gönderildi ve orada dört yıl staj yaptı. Dönünce Goltz Paşa’nın yardımcılığına getirildi. Osmanlı – Yunan Savaşı’nda (1879) Yanya Kolordusu kurmay heyetinde görev aldı. Harbiye’de ders verdi. III. Kolordu komutan yardımcısı olarak gönderildiği Selanik’te İttihat ve Terakki’nin etkinliklerini önlemediği düşüncesiyle İstanbul’a çağrıldı. Yıldız’da yargılandıysa da II. Meşrutiyet’in ilanıyla affedildi. 1911 yılında Gelibolu fırkası komutanlığına atandı. Balkan Savaşı’na katıldı ve Yanya Kalesi’ndeki savunmasıyla ün yaptı. Çanakkale Savaşı’nda Kuzey Grubu komutanıydı. I.Dünya Savaşı’ndan sonra Askeri okullar ve II. Ordu müfettişliklerinde bulundu. Salih Paşa kabinesinde kısa süre Bahriye Nazırı olarak görev yaptı. Anılarının bir bölümü “Esat Paşa’nın Çanakkale Anıları” adıyla 1975 yılında yayımlandı. 1952 yılında İstanbul’da öldü.

MEHMET REŞAT V (1844 – 1918)

.

1909-1918 yılları arasında hüküm süren Osmanlı padişahıdır. 2 Kasım 1844′de İstanbul’da, Sultan Abdulmecid’in oğlu olarak doğdu. Annesi Gülcemal Kadınefendi idi. Babasının yenilikçi düşünceleri ile yetişti. Sarayda özel eğitim gördü. Arapça, Farsça ve İslam ilimleri öğrendi. Mevleviliği benimsedi. Ağabeyi II. Abdülhamid’in tahta çıkmasıyla veliaht ilan edildi. 31 Mart olayından sonra tahtan indirilen Abdülhamid’in yerine geçti.27 Nisan 1909′da, 65 yaşında iken padişah olan Mehmet Reşat’ın saltanatının ilk dönaminde Doğu Anadolu’da ayaklanmalar çıktı. V. Mehmet, olayları yatıştırmak ve siyasal birliği korumak amacıyla Rumeli’de bir geziye çıktı. Bu sırada Arap ülkelerinde de bağımsızlık hareketleri baş göstermeye başlamıştı. Bu karışıklıklardan yararlanan İtalya, 1911′de Trablusgarp ve Bingazi’ye asker çıkardı. Ardından 1912′de, 12 adayı işgal etti. V. Mehmet’in savaşı önleme çabaları sonuç vermedi. Trablusgarp savaşı olarak bilinen Osmanlı İtalyan Savaşına son veren Uşi (Ouchy) Antlaşması ile 15 Ekim 1912′de Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı.V. Mehmet, 23 Ocak 1913′deki Babıali baskınından sonra, devlet yönetimindeki tüm denetimini yitirdi. Bu tarihten sonra devlet yönetimi tamamen Enver Paşa ve Talat Paşa’nın eline geçti. 1909 Kanuni Esasi değişikliklerinden sonra Meşruti bir kimlik kazanan Osmanlı Devletinde, V. Mehmet, parlamento, monarşi kurum ve kurallarına genellikle saygılı davrandı. Bu yeni düzenin sonucu, sorumlukları dolayısıyla da yetkisi bulunmayan simgesel bir devlet başkanı oldu. İttihat ve Terakki Fıkrasının, özelikle 1913′den sonra, Heyeti Mebusan ve Hükümetin en yetkili gücü haline gelmesinde V Mehmet’in payı büyüktür. V. Mehmet Reşat, 3 Temmuz 1918 yılında İstanbul’da öldü. NAZMİ BEY (1875-1940)

.

Nazmi Bey 1875 yılında İstanbul, Yeniköy’de doğdu. 14 Mart 1894′te Harbiye’ye girdi ve 19 Şubat 1896′da mezun oldu. Çanakkale Savaşı başlamadan önce Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı Mayın Komutanıydı. 18 Ocak 1915′te Karanfil Burnu-Kepez ve Nara Burnu-Eceabat arasına döşediği mania ağı, 8 Mart 1915′te karanlık limana döktüğü 26 mayın ve 17 Mart gecesi Nusret Mayın gemisi ile Boğaza teşkil ettiği mayın hatları müttefiklerin 18 Mart saldırısında Boğazı geçmesini engelledi. Ayrıca, 12-13 Mayıs gecesi İngiliz Goliath gemisini batıran muaveneti-milliye muhbirimizin kılavuzu idi.Nazmi Bey,19 Temmuz 1915′te binbaşılığa terfi etti. 20 Kasım 1923′te emekli oldu ve 5 Mayıs 1940′ta ölümüne kadar İstanbul Boğazında Sivil Kılavuz Kaptanlık yaptı.

SEYİT ONBAŞI

.

Seyit Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Abdurrahman, annesinin ki Emine idi.Seyit, 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912′de Balkan Savaşları’na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak Çanakkale Cephesi’nde görev aldı. Çanakkale Savaşları’nda gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı.
18 Mart Deniz Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 215 Okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile Ocean gemisi büyük bir yara almıştı.
Seyit Onbaşı 1918 sonbaharında köyüne döndü. sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti.1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla “Çabuk” soyadını aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti.

TALAT PAŞA (1874-1921)

.

Osmanlı devlet ve siyaset adamı, Talat Paşa 1874 yılında doğdu. İttihat ve Terakki Fırkası önderlerindendi. 1917-18 arasında sadrazamlık yaptı.İlköğrenimini Vize’de, ortaöğrenimini Edirne Askeri Rüştiyesi’nde tamamladı. Edirne Posta ve Telgraf İdaresinde katip olarak çalışmaya başladı. Genç yaşta Jön Türk hareketine ilgi duydu ve İttihat ve Terakki Cemiyeti Edirne Şubesi’ne üye oldu. Meşveret Gazetesi ile cemiyet bildirilerinin dağıtımını üstlendi. Bu çalışmalarından ötürü kovuşturmaya uğrayarak 1895′te tutuklandı. 1903′te Selanik Telgraf İdaresi başkatipliğine getirildi.II. Meşrutiyet’in ilanı sırasında önemli görevler üstlenen Talat Bey, 1908′de İttihat ve Terakki’den Edirne Mebusu seçildi. Meclis-i Mebusanın birinci reis vekili oldu. 1909′da İngiltere’ye giden mebuslar heyetinin başkanlığını üstlendi. İttihat ve Terakki’nin en etkili yöneticisi oldu. 1908 kongresinde seçildiği Merkez-i Umumide, Vekil-i Umumiliğe getirildi. (1912) Balkan Savaşları (1912-13) sırasında, bölgedeki karışıklıkları önlemek amacıyla Doğu Anadolu’daki Ermenileri topluca göç ettirdi. Bu uygulama nedeniyle Batı kamuoyunda “soykırım yapmak”la suçlandı ve “bir numaralı Ermeni düşmanı” ilan edildi. Said Halim Paşa 1917′de görevinden ayrılınca vezirlik verilerek sadrazamlığa getirildi. Gene aynı dönemde İttihat ve Terakki Fırkası’nın Reis-i Umumiliğini üstlendi. Savaşın Almanya ve müttefiklerinin yenilgisiyle sonuçlanacağının anlaşılması ve Almanya’nın İtilaf Devletleri’nden ateşkes istemesi üzerine, Talat Paşa hükümeti de istifa etti.(Ekim 1918) Yeni kurulan Ahmed İzzet Paşa hükümeti savaşı sona erdiren Mondros Mütarekesini (30 Ekim 1918) imzalarken, İttihat ve Terakki Fırkası da 1 Kasım 1918′de son kongresini yaptı. Talat Paşa bu kongrede yaptığı konuşmasında savaşa nasıl girildiğini ve savaş sırasındaki gelişmeleri anlattı ve siyasetten çekildiğini açıkladı. Daha sonra Ahmed İzzet Paşa’ya bıraktığı mektupta, millete karşı hesap vermek üzere geri geleceğini, gerekirse mahkemeye de çıkacağını bildirerek Almanya’ya gitti.
15 Mart 1921′de bir Ermeni tarafından Berlin’de öldürüldü ve Berlin’deki Türk Mezarlığına gömüldü. 1943′te kemikleri İstanbul’a getirilerek Şişli’de Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi. Talat Paşa’nın Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı yıllarını ele alan anıları ölümünden sonra “Talat Paşa’nın Hatıraları”(1958), “Talat Paşa’nın Anıları” (1986, 1990) adı altında yayımlandı.

Çanakkale Savaşı’nın Unutulan Kahramanı Kimdi?


Osmanlı’nın son dönemde kazandığı en büyük zafer olan Çanakkale’de unutulan kahramanı…
Birinci dünya savaşı içerisinde Çanakkale Savaşı’nın ayrı bir yeri vardır. Osmanlı askerleri 93 harbinden sonra en büyük kayıplarını vermelerine rağmen savaştan zaferle çıkılmıştır.
Özellikle Çanakkale deniz savaşlarında itilaf devletlerinin donanmasına ait Bouvet, İrresistible ve Ocean savaş gemileriyle iki muhrip ve yedi mayın arama gemisinin batırılması savaşın kaderinin değişmesinde etkili olmuştur.
İttifak devletleri adına Çanakkale komutanlığında bulunan Liman von Sanders anılarında Çanakkale Savaşı’nın asıl kahramanının kim olduğunu itiraf eder.
ATASE arşivi de Liman von Sarders’in bu itirafını yayınladığı bir belge ile doğrulamaktadır.
Alman kumandanın belirttiği gibi Çanakkale Savaşı’nın asıl kahramanı Çanakkale Müstahkem Mevki kumandanı Cevad Paşa’dır.
Cevad Paşa 18 Mart öncesi ve sonrasında hareketi sevk ve idare eden komutandır. Mustafa Kemal’in kumanda ettiği 19. Tümen, 9 ve 11 piyade tümenleri, Ağır Topçu alayları, mayın ve uçak müfrezeleri, muharebe ve istihkam bölükleri doğrudan Cevad Paşa’ya bağlıydı.
Cevad Paşa kimdir?
Babası Osmanlı genelkurmay başkanlarından olan Cevad Paşa 1870′te İstanbul’da doğdu.1894′de Harp okulunu birincilikle bitirdi. Balkan Savaşlarına katılan Cevad Paşa 191′de orgeneralliğe yükseltildi. Çanakkale cephesine atandıktan sonra boğaz tahkimatını düzenlemek için bütün tabyaları elden geçirerek savaşa hazır hale getirdi. 18 Mart günü Osmanlı askerlerine emirler talimatlar vererek itilaf devletlerin gemilerinin batırılmasını sağladı.
Osmanlı yönetimi, Cevad Paşa’ya Çanakkale kahramanı unvanını verdi ve Cumhuriyet yönetimi kurulana kadar “18 Mart kahramanı” olarak anıldı.
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürgün edildi. Cevad Paşa2yı tutuklayan Çanakkale’de yendiği İngiliz amiral De Robeck’tir. Benbow adlı İngiliz zırhlısı 18 Mart 1920′de Çanakkale boğazını geçmiş ve Cevad Paşa’yı Malta’ya götürmüştür.

O Unutturulmaya çalısıldı ama biz asla unutmayacagiz…..
bugun 18 mart deniz zaferinin yıldonumu ve ne yazık ki yine o asıl kahraman unutuldu,dillerde baskalari zikredilirken o asıl kahraman Cevat pasa unutuldu….

> Çanakkale Zaferi Ve Adsız Kahramanlar

Alman-İngiliz sanayî rekabetinin eseri olan l. Cihan Harbi başladığı zaman Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakkî istibdadı altındaydı. Millî tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Sultan Abdülhamid Han Hazretleri’ni yahüdî güdümlü bir entrika sonunda tahtından indirerek işbaşına gelmiş bulunan bu kadro, kısmen gaflet, kısmen de müteselsil ihanetler neticesi olarak, devleti badireden badireye sürüklemiş ve geniş ülkesiyle harb sahası dışında kalması zor olan Osmanlı Devleti’ni askerî ve ahlakî bakımdan tehlikeli bir noktaya getirmiş bulunuyordu.
Gerçekten 1911 Trablusgarb, 1912 Balkan Harpleri facialarının açtığı yaralar henüz sarılmamıştı. Dahilî siyasette hasımlarını dehşetli bir terörle bertaraf etmek yoluna giden İttihat Terakkî kadrosu, harblerin doğurduğu iktisadî sıkıntıları da istismar etmek suretiyle zengin olma yolunu tutmuştu. Diğer cihetten ise, başlayan cihan harbi taraflarından herhangi birisi ile beraber olmak yolunda aralarında görüş birliği de yoktu. Talat ve Enver Paşalar, Almanlarla beraber olmayı arzu ederken, Cemal Paşa Fransızlar’ın dahil olduğu itilaf grubunu tercih ediyordu. Fakat bu grupta yahudi güdümlü İngilizler vardı. Bunlar harb neticesinde Filistin’i ele geçirip yahudiye ciro etmek hususunda kararlıydılar. Aynı grupta bulunan Ruslar’ınsa, topraklarımız üzerinde tarihî emelleri vardı. Bu yüzden Cemal Paşa’nın teşebbüsleri akîm kaldı.
Harb başladıktan kısa bir müddet sonra Rusya’da açlık baş gösterdi. 1904 ihtilali tecrübesinden bakiyye kalan komünistler, iktisadî sıkıntıları istismar ederek Çarlık idaresini sarsıyorlardı. Bu durumun bir komünist ihtilaline müncer olmasını önlemenin yegane çaresi, müttefiklerince Rusya’ya gıda vesair suretlerle yardımda bulunmaktı. Bunun için Romanya üzerindeki Galiçya cephesini geçmek, askerî bakımdan oldukça güçtü. Diğer taraftan bu sırada Alman entelijansının tertibi olan müessif bir hadise, düşmanın ekmeğine yağ sürdü; Goben ve Breslaw (sonradan Yavuz ve Midilli) adındaki iki Alman zırhlısı güya düşman takıbinden kaçıyormuş gibi bir görünüşle Çanakkale Boğazı’ndan içeriye girdiler. İttihat ve Terakkî hükümeti, îtilaf devletlerince protesto edildiyse de mezkur gemileri satın aldığı yolunda bir cevapla durumu geçiştirmek istedi. Bu hareketin Osmanlı Devleti’ni gereksiz ve vaktinden önce harbe sokacağını hesap edemeyen gafiller, bir de Türk sancağı çektikleri bu gemilerin personelini değiştirmek ihtiyacını hissetmediler. Birkaç gün sonra güya bir tenezzüh (gezinti) maksadıyla Karadeniz’e açıldılar. Çok sonradan sabit olduğu üzere Enver Paşa’nın talimatıyla önce bir Rus nakliye gemisine saldırdılar ve sonra da Sivastopol’u bombardıman ettiler. Böylece yahudi asıllı Alman amirali Suson’un emr-i vakîsiyle Osmanlı Devleti, cihan harbi yangınına itilmiş oldu. İşte bu sebepledir ki, müttefikler, boğazları geçerek Rusya’ya yardım götürmek ve muhtemel bir komünist ihtilalini önlemek gayesiyle Çanakkale’ye saldırdılar.
Cihan tarihinin en azametli harblerinden biri olan Çanakkale muharebeleri, İngiliz, Fransız ve İtalya gibi üç büyük devletin buraya yığdığı en modern zırhlılar ve üç yüz bin kişiden ziyade askere rağmen başarımızla sonuçlanmıştır. Ama ne pahasına!… 250.000 harp sahasında, takriben 150.000 de hastanelerde olmak üzere 400.000 vatan evladının şehadet şerbetini içmesi neticesi…
İttihatçıların kötü idarelerine ve askerî bakımdan bin bir noksanlığa rağmen Mehmedçik, silahtaki kifayetsizliğini îmanıyla telafi ederek Osmanlı’nın tarihine en son altın sayfalarından birini Çanakkale’de ilave etmiştir. Aşağıdaki beyitler, Çanakkale’nin hakîkî şehîd cengaverlerini ne güzel dile getirir:

Neslindeki geçmiş şühedanın adedinden,
Erkam utanır zîr-i zeminler utanırken!
Ön safta koşar ilk ölü şevkiyle ölürsün;
Arzın yaşayanlardaki zevkiyle ölürsün!
Hem bak; ne asîlane kerîmane ölürsün;
Heykellere, şöhretlere bigane ölürsün!
Tavîz-i beka etmeyerek öyle tese’ül,
Eltafını, şanın şerefin addederek zül;
İsminle de, cisminle de hep birden ölürsün,
Meçhul olan eb’ada düşersin, gömülürsün!
Tarîhe girersinde bilinmez nedir ismin,
Tarihi yapan sen, senin efsanedir ismin…
Yadın, haberin son nefesinden de küçük, az;
Öldükte peyam-ı ademin halka yayılmaz!
Afakı tutan velveleler, arbedelerle,
Gökten ebediyyet dilenen abidelerle,
Meçhulün o hodgam, o şeref-aver ölümler,
Meçhulün o te’yîd-i hayat eyler ölümler…
Yoktur cesedin, zıll-i zevalin bile bazen,
Yoktur o avam abidesi tahta cenazen!
Kabrin!.. O da yok.. Varsa da tek bir taşı yoktur;
Naşın gibidir; sînesi yoktur, başı yoktur!..

Çanakkale Zaferi’nin maddî salahdan ziyade îman kuvvetiyle kazanıldığının sayısız misali vardır. Bunlardan biri olarak bu cepheye gönüllü katılmış yedek subay Muallim Hasan Ethem merhumun
şehîdlik mertebesine ermeden az evvel anasına yazdığı ve oradaki askerin hepsine şamil manevi iklimi aksettiren mektubunun bir parçasını dikkatlerinize aksettiriyoruz:
Valideceğim!
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasîhat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde (gölgesinde) otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sada île beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığı1 akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sadasıyla beni tebşîr ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.
Sanki bülbül bu terennümü île benim duygularımı aksettiriyordu: “Validen kaderine küssün, ne yapalım! O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı derunî nağmeleri duyacak idi.”
Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudi sesli yiğit bir er ezan okuyordu. Aman ya Rabbi! Bu ovada bu lahüti ses, sanki başka bir alemden geliyordu; ne kadar güzeldi! Bülbüller bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti, o dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
Dünya’nın bütün dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:
“- Ey yerlerin ve göklerin Rabbı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen bütün bunları bizlere verdin. Yine bizlerde bırak! Böyle güzel yerler ve şu nimetler, seni takdis ve senin yüceliğin! tasdik eden bizlere aid olsun!
Ey benim ulu Allah’ım! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek,böyle güzel ve sakin yerde sana dua eden bu askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!..” diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ud, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, diğer oğlun Halid de benim gibi güzel yerlerdedir.
Yalnız bu memleketlerde düğün…

or! İnşallah düşman askerini kahreder de zaferle yanına döner ve düğünümü yaparız, olmaz mı?
Valideciğim, dualarından unutma! Allah senden razı olsun!..
Oğlun Hasan Ethem 4 Nisan 1331 -17 Nisan 1915
İşte Çanakkale Zaferi, böyle büyük kahramanların canları mukabilinde bize sundukları bir muvaffakiyet, bir hediyyedir. Ve bu şanlı müdafaa harbinin her zafer hamlesinde bunun gibi bilinen ve bilinmeyen nice misaller mevcûddur. İşte ibret dolu misaller:
Çanakkale’de ateş hattında çarpışan ve vazîfesi başında şehid olan zabit Muzaffer Bey, son nefesinde artık sesinin çıkmadığı ve gözlerinin birşey anlatamadığı dakikada cebinden bir zarf çıkardı ve üzerine yarasından akan kanlarla yazmaya başladı:
“-Kıble ne tarafta?..”
Etrafındakiler, rühunu, beytullah’a dönerek Allah’a teslîm etmek isteyen Muzaffer Bey’in bu arzusunu yerine getirip onu kıbleye çevirdiler. Ölüm anında, bir yandan yüzü vuslat neş’esiyle dolan zabit, diğer yandan da mukaddes gayenin ulvî müdafaasının kaygısı içerisinde yazısına son bir hamleyle kahraman askerlerine şu mesajı verdi:
“-Bölük intikamımı alsın!..”
BİR ŞEHİDİMİZİN SON SÖZLERİ
2 Haziran 1916′da Kolağası (Yüzbaşı) Mehmed Tevfik, Çanakkale Harbi’nde bir İngiliz mermisi ile yaralanmış ve şehîd olmadan önce şu mektubu yazmıştır:
Ovacık yakınlarındaki Ordugahtan 18 Mayıs 1331 Pazartesi (1916)
Sebeb-i hayatım, feyz-i refikim,
Sevgili babacığım ve valideciğim,
Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan hain bir İngiliz kurşunu geçti. Hamdolsun kurtuldum. Fakat, bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından, bir hatıra olmak üzere, şu satırları yazıyorum.
Hamdü senalar olsun Cenab-ı Hakk’a ki, beni bu rütbeye kadar ulaştırdı. Yine mukadderat-ı ilahiyye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla, beni vatan ve millete hizmet etmek için nasıl yetiştirmek lazımsa öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i feyz-i refkım ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk’a ve sizlere çok teşekkürler ederim.
Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır. Vatanıma olan mukaddes vazîfemi yerine getirmeye çalışıyorum. Şehidlik rütbesine kavuşursam, Cenab-ı Hakk’ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için, bu her zaman benim için pek yakındır. evgili babacığım ve valideceğim! Gözbebeğim olan hanımım Münevver’! ve oğlum Nezihciğimi önce Cenab-ı Hakk’ın sonra sizin himayenize bırakıyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapmaya çalışınız. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem. İstersem de boşunadır. Refîkama (eşime) hitaben yazdığım kapalı mektubu lütfen kendi eline veriniz! Tabi! ağlayıp üzülecek; teselli ediniz. Allah Teala’nın takdiri böyle imiş. İsteklerim ve borçlarım hakkında refîkamın mektubuna koyduğum deftere ehemmiyet veriniz! Münevver’in hafızasında veyahut kendi defterinde kayıtlı borçlar da doğrudur. Münevver’e yazdığım mektubum daha geniştir. Kendisinden sorunuz.
Sevgili baba ve valideciğim! Belki bilmeyerek size karşı bir çok kusurlarda bulunmuşumdur. Beni affediniz! Hakkınızı helal ediniz! Ruhumu şad ediniz! İşlerimizin düzeltilmesinde refîkama yardımcı olunuz!
Sevgili hemşîrem Lütfiyeciğim!
Bilirsiniz ki, sizi çok severdim.
Sizin için gücümün yettiği nispette ne yapmak lazımsa isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir. Beni afvet, mukadderat-ı ilahiyye böyle imiş. Hakkını helal et, ruhumu şad et! Yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih’e sen de yardım et!
Ey akraba ve dostlarım, cümlenize elveda! Cümleniz hakkınızı helal ediniz! Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun! Elveda, elveda! Cümlenizi Cenab-ı Hakk’a tevdî ve emanet ediyorum. Ebediyyen Allah’a ısmarladık, sevgili babacığım ve valideciğim…
Oğlunuz Mehmed Tevfik
Diğer bir cengaver şehîdden ibretli bir tablo:
KOLUMU KESİVER KOMUTANIM!
Çanakkale muharebelerinde kumandanlık etmiş, yaralanmış emekli bir subay hatıratında şöyle anlatıyor:
Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nispetsiz üstünlüğe karşı yine zaferimiz île neticelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muharebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmedciklerin “Allah Allah..” nidaları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyor gibiydi.
Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş île karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ızdırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o her şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isabetle hemen hemen tamamen kopacak hale gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerin sıkarak ızdırabını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:
“Şunu kesiver kumandanım!” dedi.
Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayr-i ihtiyarî çakıyı aldım ve derinin uçunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken de:
“- Üzülme Ali Çavuş, Allah vucüduna sağlık versin!” diye moral vermeye çalışıyordum.
Çok geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini değil, vatan uğruna fanî vücudunu da feda etti. Gözlerini hayata yumarken de:
“Vatan sağ olsun! Allah îmandan ayırmasın!… Canım vatana feda olsun!..”
cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü haline gelmişti.
Çanakkale harbi nasıl bir îman gücüyle kazanıldı? Bu hususta, bizzat harbe iştirak etmiş bulunan kahraman yiğitler, bizlere zaferin taktiğini şu şekilde anlatıyorlardı:
“Gönüllerimiz Allah’a niyaz halindeydi. O’nun yardım ve istianesine sığınmıştık. Kumandanlarımız da sürekli olarak bize “Salat-ı Nariyye”yi okutturuyorlardı… Böylece ilahî yardıma nail olduk…”
Daima maneviyyat, maddeden üstün gelince, onu te’siri altına alır. Nitekim Çanakkale Harbi’ndeki İngiliz kumandanı tarihçi Hamilton da, bu hakîkati şöyle îtiraf etmiştir:
“Bizi Türkler’in maddî gücü değil, manevî gücü mağlub etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik!..”
Bugün Anadolu’da tüten her evin kudsî hatırasında bir Çanakkale şehîdinin olduğu muhakkaktır. Her aile bir Çanakkale yetimidir. Bu hal, nesilden nesile intikal eden bir şeref madalyasıdır. Çanakkale, tarihe müşahhas şehîdiik mefhumunu bir daha nakşetmiştir. Bu şehîdlerin kabirleri sîne-i millettedir. M. Akif bunu ne güzel ifade eder;
Ey şehîdoğlu şehîd! İsteme benden makber;
Sana ağûşunu açmış duruyor…

Çanakkale Savaşındaki Çocuk Kahramanlar!!!

yorumsuz!yorum sizden

Çanakkale ve İstiklal Savaşı’na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, ”meçhul çocuk askerler” olarak Türk tarihinde yerini aldı.
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı, Konya ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nuri Köstüklü, yaptığı açıklamada, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi.
Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu’nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı.
Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı:
”Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa’nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey’in oğlu Hayri, şehit Yolağası’nın oğlu Mehmed Ali, arzuhalci Ali Efendi’nin oğlu İsmail gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey’in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.

1915 – 1916 Çanakkale Savaşı, Çanakkale Zaferi

1915 – 1916 Çanakkale Savaşı, Çanakkale Zaferi

Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) Çanakkale Savaşı sırasında kahraman Türk askerleriyle cephede.

23 Mart 1915 tarihinde Müstahkem Mevki Komutanlığı emri üzerine; Mustafa Kemal (Atatürk) komutasındaki 19. Tümen, Eceabat bölgesinde ihtiyaç görülmesi halinde bekletilmeye başlandı. Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyor, İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs ediyor ancak kıyıda bulunan topçu Osmanlı askerleri sahip oldukları mühimmatın miktarı ve etkisinin azlığına rağmen büyük bir özveriyle başarılı bir savunma gerçekleştirerek İngiliz Donanmasına büyük bir zayiat vererek geri dönmelerini sağlayacak ve Çanakkale Geçilmez destanının ilk bölümünü yazacaklardır.
3. Kolordy komutanı Esat Paşa, Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) ve Kahraman Türk subaylarıyla (1915).

Donanma ile Çanakkale Boğazını geçemeyeceğini anlayan düşman kuvvetler bu sefer Gelibolu Yarımadasına çıkarma yapma kararına varırlar. Bu sırada Genelkurmay Başkanlığı, 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’da 5. Ordu kurulmasına karar verir ve Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders’i atar. Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Kaymakam(Yarbay) Mustafa Kemal (Atatürk)’in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal (Atatürk) bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı’ya geçti. Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında 3.Kolordu komutanı Mehmet Esat Paşa’nın emrinde savaşan Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk)’i buldu. Mustafa Kemal (Atatürk), çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı’dan Conkbayırı’na sevketmişti. Arıburnu’ndan Conkbayırı’na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal (Atatürk)’in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi. Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. taarruz sırasında Mustafa Kemal (Atatürk) emri altındaki kahraman Türk askerlerine : “Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!” der ve büyük destanın ikinci bölümü yazılır. 25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekatına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal (Atatürk) gösterdiği başarı üzerine 5. Ordu kumandanı Otto Liman von Sanders’in takdirini kazanır ve 1 Haziran 1915′te Miralay (Albay)lığa terfi ettirilir.
Düşman, Çanakkale’de başarı sağlayamaması ve ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir’deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal (Atatürk)’in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkanı bulamadı.
Anafartalar Grup Komutanı Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) karagah önünde subay arkadaşları ile birlikte (1915).

Arıburnu ve Seddülbahir’deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale’nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders’in emri ile komuta değişikliği yapılarak, “Anafartalar Grubu Komutanlığı’na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal (Atatürk) qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti ve Tarihte 1. Anafartalar Zaferi olarak bilinecek olan zaferi elde etti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkan verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hakim olunmuştu.
Ancak düşmanın vaz geçmeye niyeti yoktur. Yeni bir taarruz yapma peşine düşülmüş ve düşman yani İtilaf Kuvvetler, üst komutanı General Sır Ian Hamilton, 15 Ağustos’da, 9. Kolordu komutanı General F. Stopford’u görevden alarak yerine Seddülbahir Cephesi’ndeki 29. İngiliz Tümeni komutanı General B. De Lisle’i atamıştı. Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı 5. Ordusu’nun 13 tümeni vardır. Bu 13 tümenden ikisi Kuzey Grup Komutanı (Arıburnu) Esat Paşa’nın, dördü Güney Grup Komutanı (Seddülbahir) Vehip Paşa’nın, yedisi de Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal (Atatürk) emrindedir. İtilaf Kuvvet, Sir lan Hamilton komutasında saldırılara başlarlar ancak işler planlandığı gibi yolunda gitmiyordur. Meydana gelen muharebe iki noktada yoğunlaşacaktır bunlar; İsmailoğlu Tepesi ve Bomba Tepe. Her iki noktada da gerek normalin dışında gelişen mevsimsel hareketler ve hepsinden önemlisi, Esat Paşa, Vehip Paşa, Mustafa Kemal (Atatürk) ve bu üç komutanın emirlerindeki askerler mükemmel bir kahramanlık göstererek düşmanı püskürtmüştür. Böylece destanın son bölümünede yazılarak son nokta koyulmuş ve tarihe altın harflerle yazılmıştır.
Kurmay Albay Mustafa Kemal (Atatürk) Çanakkale’de (1915).

Mustafa Kemal (Atatürk), 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında ve 21 Ağustos 29 Ağustos günleri arasında meydana gelen İtilaf Kuvvetlerinin son taarruzunda da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkansız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, “Anafartalar Kahramanı” olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale’den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı’nı geçememesi, İstanbul’un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştür.
Mustafa Kemal (Atatürk), Çanakkale Muharebeleri’nin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal (Atatürk), 10 Aralık 1915′te “Anafartalar Grubu Komutanlığı”nı, Fevzi (Çakmak) Paşa’ya bırakarak izinli olarak Çanakkale’den ayrıldı; İstanbul a döndü.
Çanakkale Zaferi’nin birinci önemi ve nedeni İnanç ve azimdir. İkincisi başta Esat Paşa ve komutasındaki değerli üst rütbeli askerler olmak üzere verilen görevleri layıkıyla yerine getirmekle kalmayan, şehitliği kalplerine kazımış olan kahraman erler. Hersene kutlanan, şeref ve mutluluk duyduğumuz anma törenlerinde şehit olan erlerimiz ve Gazi Mustafa Kemal (Atatürk)’i anar ve geçiştiririz. Ancak Mehmet Esat Bülkat yani nam-ı diğer adıyla Esat Paşa gibi bir değeri hatırlamak hepsinden önemlisi Çanakkale zaferi dendiği zaman isminin ilk sırada yer alması gereken birisini hatırlatmak en tabi görevlerden birisi olmalı. Mükemmel bir komutan olmasının yanında iyi birer Matematik dehasıdır aynı zamanda Esat Paşa.

Etiketler:çanakkale savaşı kahramanları çanakkale savaşı kahramanlarının isimleri çanakkale zaferi kahramanları çanakkale savaşının kahramanları çanakkale zaferinin kahramanları çanakkale savaşındaki kahramanlar çanakkale savaşındaki kahramanların isimleri çanakkale savaşı kahraman askerlerin adlari çanakkalenin savaşlarin kahramanlari çanakkale savaşı kahramanları isimleri çanakkalenin isimsiz kahramanları kitabının özeti ÇANAKKALE SAVAŞI KAHRAMANLARI çanakkalenin isimsiz kahramanları özet çanakkale zaferinde adı geçen kahramanlar çanakkalenin isimsiz kahramanları kitap özeti çanakkale zaferinde önemli askerlerin isimleri çanakkale savaşında kahramanların adları çanakkale savaşı ve kahramanları çanakkale zaferindeki kahramanlar çanakkalenin isimsiz kahramanları özeti
Çanakkale (anlam ayrımı): * Çanakkale Boğazı
Çanakkale Savaşı: Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.
Çanakkale Dardanelspor: Çanakkale Dardanel Spor Kulübü, Çanakkale ilinde bir spor kulübüdür. Bugünkü adını 1991 yılında almıştır.
Çanakkale Boğazı:
Savaşır, Posof: Savaşır, Ardahan ilinin Posof ilçesine bağlı bir köydür.
Savaşın Felaketleri: Savaşın Felaketleri (İspanyolca Los desastres de la guerra), İspanyol ressam Francisco de Goya'nın 1810 ile 1815 yılları arasında çizdiği 82 gravürden oluşan bir dizi resimdir.
Savaşım: Savaşım online bir stratejik savaş oyunudur. Oyun 3 farklı kutuptan oluşuyor. Bunlar;
Savaşır Kalesi: Savaşır Kalesi. Ardahan'ın Posof ilçesi Savaşır (Cancak) Köyü’nün güneydoğusunda üç yanı vadi ile çevrili oldukça yüksek bir tepe üzerinde kurulmuştur.

Yorumlar

  1. ahmet der ki

    ödevim için çok güzelllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir