Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri Vikipedi

Sponsorlu Bağlantılar
adnan anayasa atatürk ilkeleri bele biri chf cumhuriyet daha devrimci fuat gibi halk hukuk isimler kemal meclis rauf orbay refet tbmm temel Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri Vikipedi Çok Partili Dönem çok partili hayata geçiş çok partili hayata geçiş ..

> Çok Partili Döneme Geçiş

PARTİLER VE Ç0K PARTİLİ DÖNEME GEÇİŞ DENEMELERİ :

1*-CUMHURİYET HALK FIRKASI(PARTİSİ) : 9 EYLÜL 1923
CHF yeni Türkiye Devleti’nin ilk siyasal partisidir. TBMM’de II.Grubun giderek güçlenmeye başlaması ve Müdafaa-ı Hukuk grubu liderlerini ( başta M.Kemal) yönetimden uzaklaştırmak istemesi üzerine, M.Kemal Müdafaa-i Hukuk grubunun siyasal partiye dönüştürülmesini istedi.
ARMHM Grubunun Halk Partisine dönüştürülmesindeki ana amaç meclis çoğunluğunu grubun yayınladığı “ 9 Umde-ilke” etrafında toplamak ve ülkeyi “ulusal egemenlik” doğrultusunda bir siyasal kuruluşa kavuşturmaktır.
Partinin kuruluş çalışmaları sırasında (Ağustos 1923) hazırlanan “Parti Tüzüğü” CHF’nin ihtilalci- devrimci bir yapıya sahip olduğunu ve yeni Türkiye Devleti’nin çağdaş ve modern bir devlet yapısına kavuşturulmasını esas aldığını belirlemektedir.
Parti, 1931 yılına kadar ekonomide liberalizmi benimsemiştir. 1931’den sonra devletçilik ilkesini benimsedi.
1927’deki II. Büyük kongresi ile birlikte, daha sonra Atatürk İlkeleri olacak olan, altı temel ilke önce CHF tüzüğüne, daha sonra da Anayasa’ya (1937) girerek yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanaklarından biri olacaktır.

2- TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI (TPCF) (17 KASIM 1924- 5 HAZİRAN 1925)

TBMM’de Müdafaa-i Hukuk grubunun karşısında yer alan II.Grup önde gelenleri tarafından CHF’nin uygulamalarına ve yapılan devrimlere karşı oluşturuldu. Kurucuları arasında Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar gibi önemli isimler yer almaktadır.
TPCF, CHF gibi devrimci bir yapıya sahip değildir. Parti, devrimlerin evrimci bir çizgide ve kendiliğinden gelişmesi gerektiğini savunmuş, Cumhuriyet’e karşı tavır almıştır.
Parti programında yer alan “Partimiz dini inançlara saygılıdır” ilkesi, CHF’nin dini inançlara saygılı olmadığı gibi bir anlayışın ortaya çıkmasına yol açmış ve devrimlerden zarar görenlerin ve eski teokratik yapının devam etmesini isteyenlerin bir araya gelerek örgütlendikleri bir partiye dönüşmüştür.
TPCF ekonomide liberal sistemi benimsemiştir.
Parti, Şeyh Sait İsyanının çıkmasına neden olduğu gerekçesiyle 5 Haziran 1925’te Takrir-i Sükun Kanunu gereğince kapatıldı. Parti ileri gelenleri İstiklal Mahkemelerince yargılandılar. Suçlu görülenler cezalandırıldı.

3- ŞEYH SAİT İSYANI : 13 ŞUBAT- 31 MAYIS 1925
13 Şubat 1925’te Elazığ’ın Palu ilçesi Piran Köyünde Şeyh Sait tarafından başlatılan isyan kısa bir sürede Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da yaygınlık kazanmıştır. İsyanın kısa sürede yayılmasının temelinde TPCF’nda örgütlenen rejim karşıtlarının halkın dini inançlarını kullanarak halifelik ve saltanat rejimini geri getirmek istemeleri, ikincisi ise İngilizlerin Musul Sorunu’nda Türkiye aleyhinde kazanımlar elde etmek için doğuda bir Kürt Devleti kurdurmak istemesidir. Bu istem Şeyh Sait’in islami bir Kürt devleti kurmak istemesi ile birlikte, isyan çok kısa bir sürede doğuda yaygınlık kazanmıştır. Hatta isyancılar Diyarbakır’ı da kuşatmışlardı.
İsyanın bastırılmasında yetersiz ve yavaş kalan Fethi Okyar’ın yerine İsmet İnönü başbakanlığa getirildi. İ.İnönü’nün başbakanlığı ile birlikte Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun kapsamı genişletilerek İstiklal Mahkemeleri yeniden kuruldu. İsyanın yayıldığı bölgelerde kısmi seferberlik ve sıkıyönetim ilan edildi.
İsyan Nisan 1925 ortalarına doğru ancak bastırılmaya başlandı. 14-15 Nisan 1925’te Şeyh Sait başta olmak üzere isyanın elebaşıları ve Kürt Teali Cemiyeti yöneticileri tutuklanarak İstiklal Mahkemelerine sevk edildiler.
İsyan bastırıldıktan sonra, TPCF isyanın çıkmasından sorumlu tutularak 5 Haziran 1925’te kapatıldı. Böylece çok partili demokratik yaşama geçiş için atılmış olan ilk önemli adım daha doğmadan bastırılmış oldu.
Musul Sorunu İngilizlerin lehine çözümlendi.
Laikliğin henüz tam olarak topluma yerleşmediği görülerek tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı.

4- 1926 İZMİR SUİKAST GİRİŞİMİ :
TPCF kapatılınca cumhuriyete ve devrimlere karşı olanlar M.Kemal’in ortadan kaldırılması ile amaçlarına ulaşabilecekleri düşüncesiyle M.Kemal’e İzmir gezisi sırasında bir suikast düzenlemeyi planladılar. Ancak suikastçıları deniz yoluyla ülke dışına kaçırmak için anlaştıkları kayıkçının olayı ihbar etmesi üzerine suikast girişimi başarısız oldu. Suikast girişimine adları karışan bir çok rejim karşıtı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti eski üyesi İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak cezalandırıldı.

5- SERBEST CUMHURİYET FIRKASI (SCF) : 12 AĞUSTOS – 18 ARALIK 1930
Takrir-i Sükun döneminin toplumda, basında ve TBMM’de oluşturduğu ve giderek yaygınlık kazanmaya başlayan huzursuzlukların çözümünün çok partili siyasal yaşama geçmekle bulunabileceğinin anlaşılması üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kuruldu. Böylece, cumhuriyetin en belirgin nitelikleri olan halk egemenliğine ve laikliğe bağlı kalma koşuluyla ılımlı ve güvenilir kişilerin öncülüğünde kurulacak ikinci bir partinin kimi sıkıntıları gidereceği ve CHF’nin olduğu kadar hükümetin de daha etkin bir biçimde denetlenebileceği düşünülüyordu. Bu nedenle, Atatürk yeni bir partinin kurulması için doğrudan harekete geçerek bu sırada Paris Büyükelçisi olarak görev yapan Fethi OKYAR’ı SCF’yi kurmakla görevlendirdi. Okyar’ın dile getirdiği endişeleri de ortadan kaldırmak için kardeşi Makbule (Atadan) Hanım’ın da bu partinin kurucu üyeleri arasına katılmasını sağladı.
SCF, kuruluş bildirgesinde devrimlere bağlı kalacağını ve laikliğe aykırı davranmayacağını ilan ediyordu. Ancak, devrimlere karşıt olan kişiler Takrir-i Sükun Kanunu’nun yarattığı baskı ortamı nedeniyle büyük bir suskunluğa girerek etkinliklerini gizlice yürütmeye çalışmışlardı. SCF’nin kuruluşuyla birlikte bu kesim kolayca örgütlenebilecekleri bir ortama kavuşmuş oldular. Ve kısa bir süre sonra parti içinde etkin olmaya başladılar. Bu süreçte parti yönetimi ile taşra teşkilatı arasındaki bağ kopmaya başladı ve rejim karşıtları parti yönetimini dinlemez oldular. Fethi Bey’in yurt gezileri rejim karşıtları tarafından kısa bir süre içinde cumhuriyete ve devrimlere karşı bir gövde gösterisi haline getirilmeye başlandı. Bunun üzerine Fethi Bey, Parti’yi kontrol edemeyince, 18 Aralık 1930’da Partinin kapatıldığını ilan etti.
SCF, ekonomik model olarak liberal sistemi benimsemiştir.

6- MENEMEN OLAYI : 23 ARALIK 1930
SCF’nin kapatılmasından sonra iyice denetimden çıkan rejim karşıtları Nakşibendi şeyhlerinden Derviş Mehmet ve arkadaşları tarafından Menemen’de bir isyan çıkarıldı. Derviş Mehmet ve altı arkadaşı Menemen Camiinde sabah namazını kıldıktan sonra Sancak-ı Şerif açtıklarını belirterek Halifelik ordusunun Menemen’e doğru yola çıktığını, Menemen halkının da bu orduya katılması gerektiğini, halifelik ordusunun Ankara’ya doğru yürüyerek saltanatı ve halifeliği geri getireceğinin propagandasını yapmaya başladılar. Bunun üzerine olayı haber alan Y.Subay Öğretmen Kubilay, eğitimden dönen askerleriyle birlikte isyancılara müdahale etmek istedi. İsyancılar kendilerine manevra fişekleriyle ateş edilince daha da cesaretlendiler. Kubilay ve bekçiler Hasan ve Şevki Beyler isyancılar tarafından öldürüldü. Olayın büyümesi üzerine bölgeye gönderilen takviye birliklerle isyan bastırıldı. İsyancılar ve bazı Menemenliler İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak cezalandırıldılar. İsyanın bastırılmasından sonra Menemen halkını bölgeden göç ettirmek için yasa tasarısı hazırlanmışsa da daha sonra bundan vazgeçilmiştir.
Bu olaydan sonra, bir daha 1946’ya kadar çok partili demokratik yaşama geçiş denemeleri yapılmadı.

Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri

Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri
Çok Partili Döneme Geçiş – Çok Partili Sistem – İlk Kurulan Parti – Çok Partili Geçişe Neden Olan Sebebler

Tarihî süreçte siyasî sistemler hep ‘Yetki kimde?’ sorusu etrafında şekillenmiştir. İdareciler yönetme yetkisini paylaşma konusunda her zaman cimri davranmışlardır. Türk siyasî hayatında 19. asırdan itibaren bu durum değişmeye başlamış, yönetme yetkisi ‘halk’la paylaşılmaya çalışılmıştır. Halkın kısmen katıldığı ‘Meşrutî’ sistemler kurulmuş, ardından padişah otoritesinin büyük ölçüde kısıtlanması gündeme gelmiştir. Yetkinin halk adına kullanılması gerektiği savunulmuş ve halk iradesinin dışında yetki kullanımının gayrimeşru olduğu iddia edilmiştir.

Meşrutî sisteme geçildiğinde ‘seçim sistemi, sandık, çoğunluk iradesi, milletvekili sayısı, temsil oranı’ gibi hususlar tartışılır olmuştur. Halkın tamamının oyunu alan bir idare mümkün olmadığına göre, halkın çoğunluğunun desteklediği bir hükümet meşru sayılmıştır. Bizim üzerinde duracağımız mesele tam da bu noktada başlamaktadır. Farklı tercihler halka sunulmadan demokrasi olabilir mi? Seçme ve seçilmenin bir mânâ ifade etmesi için, birden fazla seçenek olması gerekmez mi?

Demokrasi tarihimizde ilk Meşrutî idare denemesi 1876′da yaşanmış; fakat bu tecrübe çok uzun ömürlü olmamış, 1878′de tekrar Mutlakî idareye dönülmüştür. Tekrar Meşrutî idarenin kurulması ancak 1908′de gerçekleşebilmiştir. Bu devirde, meclisin, partilerin, padişahın var olduğu bir siyasî hayat tecrübesi yaşanmıştır. Cumhuriyet’in ilânından (1923), 1946′ya kadar başaramadığımız çok partili siyasî hayat bu devirde kısmen de olsa hayata geçirilebilmiştir. Bu yüzden “Niçin 2. Meşrutiyet’in başardığını Cumhuriyet başaramamıştır?” sorusu çok enteresan ve incelenmesi gereken bir konudur. Cumhuriyet’in ilânından sonra iktidar partisi dışında iki parti -Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930)- kurulmuş; ama bunlar siyasî hayatımıza katkı yapamadan devlet eliyle kapatılmıştır.

Bu deneyimlerin ilki olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF), nasıl bir partiydi?
TCF, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele, Cavit Bey, Adnan Adıvar gibi Millî Mücadele’nin önemli kumandanları ve devlet adamları tarafından 17 Kasım 1924′te kuruldu. Ancak yeni Türkiye’nin ilk siyasî muhalefet partisi uzun ömürlü olamadı. Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanan raporu ile 3 Haziran 1925′te kapatıldı. Eğer Türkiye Komünist Fırkası’nı bir kenarda tutarsak, Türkiye’nin ilk muhalefet partisi ve aynı zamanda ilk kapatılan partisi TCF oldu.

Acaba mesele neydi?
Ağustos 1923′te daha Cumhuriyet ilân edilmeden Anadolu ve Rumeli Müdafa-yı Hukuk Cemiyeti, ‘Halk Fırkası’ adını aldı. TCF kurulunca adına ‘Cumhuriyet’ kelimesini de ekledi. Bu dönemde Osmanlı’dan geriye kalan müesseseler hızla değiştirilip dönüştürülüyor, hattâ bunların birçoğu tasfiye ediliyordu. “TCF’nin kuruluşunda ve Millî Mücadele’de aktif rol alan şahıslarla Mustafa Kemal’in arası çeşitli sebeplerle açılmıştı. Gerek sun’î gerekse hakiki siyaset gündemleri birbirini hızlı bir şekilde takip ediyordu. Onlardan birisi de dış politika eksenli göçmenler meselesiydi.”1

Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923) sonrasında Yunanistan, Bulgaristan ve Girit’ten 500 bin civarında göçmen gelmişti. Bunlar bir milyon iki yüz elli bin (1.250.000) Rum’un boşalttığı yerlere iskân edilecekti. Ancak Rumların boşalttıkları yerlere, yerli âyan ve eşraf tarafından el konulmuştu.2 Bu mesele Meclis’te münakaşa mevzuu olmuş ve TCF’nin ortaya çıkışı bu yolsuzluk tartışmaları üzerine gerçekleşmişti.3

Halifeliğin kaldırılması Rauf Bey ve Kâzım Karabekir gibi şahıslar için bir dönüm noktası oldu. Karabekir Paşa 26 Ekim, Ali Fuat Paşa ise 30 Ekim 1924′te ordu müfettişliğinden istifa ettiler. Cafer Tayyar Paşa, Adnan Adıvar, Mehmed Arif, Bekir Sami, İsmail Canbulat, Ahmed Arif gibi CHF milletvekilleri istifa edip TCF’ye katıldılar.4

Karabekir Paşa ve arkadaşları CHF’ye muhalefet yapmaya ve fikirlerini yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardı. Elbette yeni devlet yapımız Cumhuriyet olmalıydı. Bunda hiçbir şüpheleri yoktu. Bu konuda kamuoyunda tartışma da yoktu. 29 Ekim’de 159 ‘evet’ ile kabul edilen kanuna sadece 3 ‘çekimser’ oy çıkmıştı. Gazetelerde Cumhuriyet’in faziletleri işleniyordu. Bu fırkanın kurucuları Cumhuriyet adını koymakla yetinmeyip, ‘Terakkiperver’ vurgusu ile ilerici, ilerlemeden yana olduklarını göstermek istiyorlardı.

TCF’ye göre halk, Cumhuriyet’imizin neresinde olacaktı? Halkın değerleri ne oranda, nasıl temsil edilecekti? Lâik sistem, inanç sahasını devletin denetimi altına mı alacaktı, yoksa kendi akışına mı bırakacaktı? TCF bu noktada inançlara müdahale mânâsına gelecek bir yol izlememeyi programına almıştı. Önceliği kalkınma ve ilerlemeye vermişti. Fırka beyannamesinin giriş kısmında “milletin mukadderatını bizzat tayin ve idare etme rüşdünü ve kabiliyetini izhar ettiği”5 en büyük tehlikenin “milleti hâkimiyet hakkından mahrum edecek yönetim olduğu”6 açıklanıyor ve böylece fırka, demokrasiye nasıl baktığını net olarak ifade ediyordu.

Fırkanın ana ilkeleri ve programına bakıldığında dikkat çekici maddeler şöyleydi:

- Demokratik kontrol mekanizmalarının kurulması: Tek partili bir idarede iktidarı denetlemek mümkün değildi. Bu yüzden TCF programında denetim mekanizmaları kurulması isteniyordu.
- Adem-i merkeziyetçiliğin vurgulanması: Vergi toplama da dâhil, her bölgenin kendi iç işlerini yapabilmesi demekti. Bununla bir nevi eyalet sistemi öngörülüyordu.
- Güçler ayrılığı: Yasamanın Meclis, yürütmenin hükümet, yargının da mahkemelere ait bir hak ve yetki olması isteniyordu. Oysa o zamanın Türkiye’sinde güçler birliği esastı.
- İki meclisli parlamenter sistem: Bununla İngiltere’de ilk misâli görülen iki ayaklı parlamento öngörülüyordu.
- Cumhurbaşkanının tarafsızlığının sağlanması: Cumhurbaşkanı seçilen mebus, Meclis’teki görevinden ayrılacak, günlük siyasetin dışında kalacaktı.
- Dinî inançlara saygı gösterilmesi: Din, inanç, vicdan hürriyeti hem demokrasinin hem de evrensel lâikliğin teminatı olarak düşünülmüştü; fakat partinin kapatılışının en önemli sebebi bu madde olacaktı.7

Çok Partili Parlamenter Sistem Niçin Sürdürülemedi?
Şubat 1925′te Şeyh Said İsyanı çıktı. İsyan kısa sürede Doğu ve Güneydoğu’da yedi vilâyete yayıldı. Bunun üzerine 4 Mart 1925′te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Kanunda yer alan, “Kim dini siyasî emelleri için kullanırsa vatan hainidir ve cezası idamdır.” şeklindeki madde TCF’nin de sonunu hazırladı.

“İsyana katılan bir kişinin üzerinde TCF’yi öven mektuplar bulunması üzerine soruşturma açıldı; ama hiçbir bağlantı ortaya çıkarılamadı.”8 Aslında TCF, isyanı bastırmak için alınan bütün tedbirlere ‘evet’ oyu vererek İnönü hükümetini desteklemişti. Ayrıca Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, partinin tüzel kişiliğini sona erdirmesine rağmen milletvekillerine hiçbir ceza vermemişti. TCF milletvekilleri parti kapandıktan sonra bağımsız olarak Meclis’e devam ettiler. Milletvekillerinin isyanla irtibatı kurulamasına rağmen, TCF isyanla bağlantılı bulunuyor ve muhalefet devre dışı bırakılıyordu. İstiklâl Mahkemesi’ne göre, parti programında dine saygı gösterilmiş olması kapatılmasına sebep teşkil etmişti. Hâlbuki o sırada yürürlükte olan anayasada devletin ‘resmî dini İslâm’ ibaresi yer alıyordu. Anayasasında İslâm yazan devlet, lâikliğe karşı olmuyor; sadece dine saygılı olacağız diyen bir parti kapatılıyordu. 1926 İzmir Suikastı Davası’nda bile TCF’lilerin tutuklanması farklı fikirlerin istenmediğinin açık göstergesi olmuştur.

Cumhuriyet’in ilânının bir hafta öncesiyle bir hafta sonrası arasındaki fark, Takrir-i Sükûn’un üç gün öncesiyle üç gün sonrası arasındaki farka göre çok daha azdır. Bu kanunun uygulanmasıyla her şey, bütün hayat değişmiştir. Neredeyse ‘Cumhuriyet’ten öncesi ve sonrası’ yerine Takrir-i Sükun’dan öncesi ve sonrası denilse yeridir. Takrir-i Sükûn sonrasında hoşgörü ve tahammül neredeyse ortadan kalkmıştır. Eleştiriler yapabilen bir basın varken tek sesli bir basına doğru gidiş başlamıştır.9 1925′in bir kırılma noktası olduğunu Meclis zabıtlarındaki şu kapatılış gerekçesinden de açıkça anlayabiliyoruz: “Diyarbekir İstiklâl Mahkemesi’nin tatbikat ve muhakematı esnasında dahi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın resmî mümessillerinin fırka programındaki itikadat-ı diniyeye hürmetkâr olmak esasını, irticakarane vasıtayı telkinat ittihaz ettikleri ve bu yüzden son isyanın tezahüratı esnasında birçok vahim hâdisat vukua geldiği sabit olmuştur.”10 Böylece bir siyasî parti ile bir isyan hareketi yan yana getiriliyor ve ikisi de aynı şeylermiş gibi kamuoyu oluşturuluyordu.

TCF, ülkenin İslâm kültüründen ayrı düşünülemeyeceğini idrak etmiş ve demokratik rejimi ‘seçkinci demokrasi’ olarak görmeyen bir parti örgütlenmesi olarak görülebilir. Zaten bu yüzden kapatılmıştır diyebiliriz. Ayrıca Karabekir’in 1925 sonrasında tarassut altında yaşaması, şahsî husumetlerin de partinin kapatılmasında rolü olduğunu göstermektedir.

Netice olarak; rejimin otoriter eğilimlerine karşı ılımlı ve Batı tipi liberal bir alternatif olan TCF’nin kapatılması Türk demokrasisinin tekamülünü uzun süre durdurdu. Farklı fikirlerin temsilini imkânsız hâle getirdi. Öyle ki iktidar 1930′da yeni bir muhalefet partisi kurulmasını giderek artan meselelere bir çözüm olur diye kendisi istedi. Türk siyasî hayatı öyle bir hâl almıştı ki, uygulamalara hiçbir itiraz gelmiyor, hiçbir eleştiri yapılamıyor, dolayısıyla hükümeti ve icraatlarını denetleme imkânsız bir hâl alıyordu. 1929 dünya ekonomik krizinin de tesiriyle halk, kıtlık ve açlık sınırına gidiyordu. Bu durum, hükümetin denetlenmesi eksikliğini iyice gün yüzüne çıkarmıştı. 1930′da bu sefer biraz daha ılımlı, kısmen güdümlü bir yeni muhalefet partisi olarak Serbest Fırka kurulmuş; ancak o da beş ay yaşayabilmişti.
Tek renkli, tek partili bir anlayışın iyice yerleştiği, özeleştiri kültürünün olmadığı bir ülkede demokrasi ne kadar gelişebilirdi. İşte bu tahammülsüzlük ve hoşgörü eksikliği 1946 yılına kadar tek partili otoriter bir siyasî düzenin sürüp gitmesine sebep oldu.

Cumhuriyet idaresi kendisinin Batı’yı örnek aldığını ve sürekli ‘uygar’ dünya ile bütünleşmek istediğini iddia ediyordu. Ancak bu ‘uygar’ dünyada yer alan başta İngiltere, Fransa ve Amerika olmak üzere birçok ülkede yüzyıllardır çok partili sistem yerleşmiş bulunuyor ve seçimler birden fazla partinin katılımıyla yapılıyordu. İtalya ve Almanya’daki Nasyonal Sosyalist tek parti iktidarları bize ilham veremezdi, vermemeliydi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan çok partili siyasî hayata geçiş denemeleri maalesef hazin bir şekilde sona ermiştir. Bunun neticesinde ortaya çıkan halktan kopuk, jakoben ve otoriter sosyal, siyasî ve ekonomik yapı, toplumumuza telâfisi imkânsız çok şey kaybettirmiştir. Bu süreç üzerinde uzun uzun düşünmek ve gerekli dersi çıkarmak, bütün Cumhuriyet tarihini daha iyi anlamamız için ufuk açıcı olacaktır.

Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri

ÇOK PARTİLİ REJİM DENEMELERİ

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başlayıp, kongreler dönemini geçirdikten sonra Ankara’yı yönetim yeri seçen ve orada ulusal istenci yansıtacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kuran Anadolu ulusal eylemi ve bu eylemin önderi seçkin, tutarlı, uyumlu bir “kadro” ile yola çıkmamıştır. Böyle bir kadroyu bulmak, seçmek hem olanak dışıydı, hem de gereksizdi. Her konunun, her sorunun başında gerçekleştirilmesi gereken bir amaç vardı: Anayurdu düşmandan kurtarmak, ulusu bağımsızlığa kavuşturmak. Onun için de herkesin, her düşüncenin, her kesimin, her grubun bu ulusal savaşımda yer alması, bir araya gelmesi, birbirine destek ve yardımcı olması ön koşuldu. Eylem böyle başlamış, böyle sürdürülerek sonuca gidilmek istenmiştir. Fakat daha sonuca ulaşılmadan ayrılık belirtileri başlamış, siyasi kümelenmeler kendini göstermiştir.İşte bu kümelenmeler sonucunda kurulacak partiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili rejime geçişini sağlayacaktır.

A. Kurulan Partiler

• Cumhuriyet Halk Fırkası

Mustafa Kemal devriminin atılımlarını gerçekleştirmek, toplumda, devlet yaşamında köklü değişiklikler yapmak, bunları yaparken de uygulaması yıllarca sürecek bir izlence hazırlamak, bu izlencenin gerçekleştirilmesini amaç edinecek bir siyasal partiye gereksinim duyduğunu, bunların doğal sonucu olarak bir siyasal parti kurmak kararında olduğunu 6 Aralık 1922’de gazetelere verdiği bir demeçle açıklamıştır. Kurulacak partinin adı “Halk Fırkası” olacak, partinin izlencesi “halkçılık” ilkesine dayanacaktır.
Gazi, bu kararını açıkladıktan sonra tüm aydınları, bilim adamlarını göreve çağırmış, ülkenin, ulusun her yönden tam bağımsız hale getirilmesi için nelerin yapılması, parti izlencesinde nelerin yer alması gerektiğini ayrıntılarıyla düşünmelerini, kendisine göndermelerini istemiştir.
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanıdır. Meclis, 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesini kararlaştırmıştır. Seçimlere giderken “Dokuz Umde” adlı bildirgeyi yayınlanmış, derneğin milletvekili adaylarının adları açıklanmıştır. Seçmenler sandık başında milletvekillerini seçerken açıklanan dernek adaylarına oy vermeleri halinde bu bildirgeyi ayrıca Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Halk Fırkası’na dönüştürülmesini kabul etmiş olacaklardı. Seçimler yapılmış, seçimi dernek adayları kazanmış, yayınlanan Dokuz umde, yeni siyasal partinin ilk seçim bildirgesi ulusça benimsenmiştir.
Yeni milletvekilleri ilk toplantılarını 8 Ağustos 1923’te grup olarak yapmış, burada yeni partinin tüzüğü okunup milletvekillerine dağıtılmış, 9 Eylül 1923 tarihli grup toplantısında da tüzük kabul edilmiş ve böylece Halk Fırkası kurulmuştur. Fırkanın Genel Başkanı Gazi Mustafa Kemal’dir. Bundan sonraki atılımlar bu partinin meclisteki çokluğu, izlencesi ve önderinin uyarılarıyla gerçekleştirilecektir. Halk Fırkası adı, 1924’de Cumhuriyet Halk Fırkası’na, 1935’te de Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüştürülmüştür.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası:

Cumhuriyetin başlangıç döneminde, ulusal kurtuluş savaşı boyunca yurdu, ulusu işgalden, tutsaklıktan kurtarmak, bağımsızlığa kavuşturmak için birlikte çalışan komutanlar, ulus temsilcisi milletvekilleri arasında saltanatın, hilafetin kaldırılması, cumhuriyetin ilanı ve ulusal eylem sadece yurdu düşmandan temizlemek için girişilmiş bir savaş olmadığından ilk devrimci atılımların uygulamaya konmasından sonra düşünce ayrılıkları baş göstermiş, yollar, yöntemler ayrılmıştır. Ayrılıkların gerçek nedeni ulusal eylemin bir devrimci eyleme dönüşmesi, Mustafa Kemal ve onunla birlikte olanların ulusu, Türk toplumunu çağdaşlaştırma yönünde değiştirmek istemeleri, sürekli bir devrim başlatmalarıdır. Bu gerçek nedenin yanında kişisel çekemezlikler, İttihatçılıktan gelen eski birikimler, başa geçme tutku ve özlemi de kuşkusuz bazı kişilerin davranışlarında, karşı devrim eylemlerinde yer alışlarında etkili olmuştur; fakat asıl neden inanç ayrılıklarıdır. Bunun en içten, en gerçekçi yorumunu başından beri Mustafa Kemal’le birlikte çalışan Rauf (Orbay) Bey yapmıştır Rauf Bey bu içten itirafını padişahlığın kaldırılmasının hazırlıklarının yapıldığı günlerde Ankara’da Keçiören’deki Refet (Bele) Paşa’nın evinde Mustafa Kemal, Refet ve Fuat (Cebesoy) Paşaların bulunduğu bir gece görüşmesinde yapmıştır. Rauf Bey, Mustafa Kemal’in padişahlık ve hilafet konusundaki görüşlerinin ne olduğunu sorması ile şunları söylemiştir: “Ben, padişahlık ve halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı Devletinin ileri gelen adamları arasına geçmiştir.Benim de kanımda o ekmekten vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişaha bağlı kalmam borcumdur. Halifeye bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka, genel görüşlerim vardır. Bizde kamunun birliğini korumak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği ölçüde yüksek görülmeye alışılmış bir kat sağlayabilir. O da padişahlık ve halifelik katıdır. Bu katı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu hiç uygun bir iş olmaz.” Mustafa Kemal bu sözler üzerine Refet Paşa’nın düşüncesini sormuş, “Rauf beyin bütün düşünce ve görüşlerine katılırım. Gerçekte bizde padişahlıktan, halifelikten, başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz.” Yanıtını almıştır. Fuat Paşa ise, Moskova’dan henüz döndüğünü, durumu gereğince inceleme zamanı bulamadığını, bu yönden de bu konuda bir düşünce ve görüş bildiremeyeceğini belirtmiş ve Atatürk’e göre bunu yaparak gerçek düşüncesini söylemekten kaçınmıştır.
Bu gerçek neden ve onu besleyen ikinci nedenler Halk Fırkası kurulduktan sonra parti içinde ve dışında yeni bir karşı akımın gerçekleşmesine yol açmış, sonunda partiden ayrılan milletvekilleriyle ordudaki komutanlıklarını bırakan milletvekilleri birlikte yeni bir partide bir araya gelmişlerdir.Yeni partinin adı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dır. Parti 17 Kasım 1924’te kurulmuştur. Partinin başkanı Kazım Karabekir Paşa dır. Parti genelde Cumhuriyet ilkesini, liberalizmi ve demokrasiyi benimsediği izlencesinde belirtmekte. Aynı izlencede düşünce ve dinsel inançlara olduğunu açıklamaktadır. Parti örgütünde o dönemin devrimci atılımlarına karşı çıkanlar, eski ittihatçıların çoğu, aşırı tutucular bir araya gelmiş, İstanbul’un Vatan, Son Telgraf, Tevhidi Efkâr, İstiklâl gazeteleri partinin yeni destekçisi olmuştur. Gerçi partinin meclisteki üyeleri otuz kişi kadardır, bunların oylamalarda etkili olmaları olanak dışıdır. Yalnız meclisteki çıkışları , yoğun çabaları, ülkede yeni umutların doğmasına, karışıklıkların çımasına neden olmuştur.11 Şubat 1925’te Doğuda patlak veren Şeyh Sait Ayaklanmasına yardım ve yataklık ettiği görülen parti, Bakanlar Kurulu kararıyla 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır.

• Serbest Cumhuriyet Fırkası

Cumhuriyet döneminin, Atatürk zamanında iki çok partili siyasi yaşama geçiş denmesi olmuştur. Bunlardan biri Şeyh Sait ayaklanması ve partinin kapatılmasıyla sonuçlanan 1924’lerin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, öbürü 12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır.Birincisi Mustafa Kemal ve yakın arkadaşlarına karşın, gerçekten karşıt düşünceleri uygulamak, Mustafa Kemal ve yakın arkadaşlarını eleştirmek, onların yönetimini değiştirmek, yönetimi ele geçirmek amacıyla kurulmuş; ikincisi ise Mustafa Kemal’in isteği, bu partinin de birinci karşıt parti gibi kapatılmayacağı güvencesini vermesi ve ilk yöneticilerinin kimler olacağını söylemesi üzerine ortaya çıkmıştır. Bu haliyle bir ölçüde kurulduğu gün Mustafa Kemal’in dolayısıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nın gündeminde bir parti olarak görülmüştür. Mustafa Kemal, bu partiyi o günlerde Paris’te büyük elçi olarak bulunan eski başbakanlardan Ali Fethi (Okyar) Bey’i yurda çağırarak Ona kurdurtmuş; yanına da o güne kadar C.H.F.’li olan bazı milletvekillerini yönetici olarak vermiştir. Partiye 13 milletvekili katılmıştır. Mustafa Kemal’in kız kardeşi Makbule Atadan da bu partide görev alanlar arasındadır.
Mustafa Kemal, Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşuna her türlü kolaylığı göstereceğini söylemiş, fakat devrim uygulamalarından kesin olarak ödün verilmemesini de ön koşul olarak istemiştir. Bu dönemde dünya ekonomik bunalımı, aslında savaştan yoksul ve yıkıntı içine çıkan, bu yoksullukları, yıkıntıları gidermeye, onarmaya çalışan Türk ekonomisini de etkisi altına almış, halkın sıkıntılarının çoğalmasına, yakınmalarına yol açmıştır. Yeni partinin genel başkanı Ali Fethi (Okyar) Bey, ekonomide özel girişimci görüşlere sahiptir; ticaretin, sanayinin, ekonominin devlet yönetiminden uzak tutulması istemekte, böylece gelişmenin özlenen düzeye ulaşacağına inanmaktadır. Yeni partinin kurulduğu günlerde bir engeli vardır: Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra C.H.F.’nin başkanlığını bırakmış, partinin yönetimini genel başkan vekili İsmet (İnönü) Paşa’ya vermişse de, partinin gerçek önderi, asıl sorumlu ve yetkilisi yine kendisidir; bunu herkes bilmektedir. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın engeli, güçlüğü bundan kaynaklanmaktadır, partinin genel başkanını ve yöneticilerini bu durum kuşkulandırmaktadır. Ancak Mustafa Kemal, bunun bir sakınca yaratmayacağını, kendisinin Cumhurbaşkanı olarak, devrimlerde verilebilecek ödünler dışında, tarafsız kalacağını söylemiş, bu yönden güvence içinde olmaları gerektirdiğini bildirmiştir.
Yeni parti, izlencesinde laik düşünceye yandaş olduğunu, cumhuriyete bağlılığını kesinlikle belirtmiş, bu doğrultuda çalışacağını açıklamıştır. Fakat parti kurulduktan sonra Cumhuriyet önemin her çok partili yaşama geçiş aşamasında görüldüğü gibi girilen özgür ortamı fırsat bilen tutusu, cumhuriyet ve laik düşünce karşıtı kişiler, eski kırgınlar, imparatorluk artıkları, mezhepçi, tarikatçı çevreler Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla ortaya çıkmışlar, partinin yerel örgütünde görev almaya başlamışlardır. Partinin genel başkanının ve yöneticilerinin çabalarına karşın, tutucuların girişimlerini önlemek olanaksız hale gelmiştir. Serbest Cumhuriyet Fırkası ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasında en büyük çatışma mecliste 1930’da yapılan belediye seçimleri nedeniyle bu partinin açtığı gensoru önergesi üzerinde çıkmıştır. Tartışmalarda her iki partinin sözcüleri çok sert biçimde birbirini eleştirmiş, karşılıklı ithamlar birbirini izlemiştir. Bu tartışmalar ve bunların tutucuları yüreklendirmesi sonucu bazı yerlerde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in fotoğrafları yırtılmış, karşı devrime yönelik davranışlara baş vurulmuştur. Bazı yerlerde özellikle İzmir’de C.H.F. il merkezine ve bu partiyi destekleyen gazeteye karşı girişilen saldırılar Mustafa Kemal’in uyarıda bulunmasına neden olmuş, Cumhurbaşkanı kendi durumunu ve davranışını Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği bir demeçle açıklığa kavuşturmuş, böylesine saldırılara girişenlerin yasal kovuşturulmadan kurtulamayacaklarını söylemiştir.
Bu olaylar ve demeçten sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal bir yurt gezisine çıkmış, durumu bir kez de kendisi incelemiştir. Bu olaylar Gazi’ nin özellikle devrim ve devrim uygulamaları konusunda takındığı kesin tavır üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası 17 Kasım 1930’da kendisini kapatma kararı almış ve böylece bu ikinci deneme de sonuçsuz kalmıştır.

B. Doğu İsyanı

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasıyla oluşan, yoğun, mecliste var oluş çabaları ülkede karışıklıkların , devrime ve ülke bütünlüğüne karşı yeni ayaklanmaların çıkmasına neden olmuştur. Bu yoğun ve aşırı davranışların sonucu dış etkilerin de yardımıyla 11 Şubat 1925’te doğuda Şeyh Sait Ayaklanması patlak vermiş, ayaklanma kısa sürede Elazığ ve Diyarbakır yörelerine yayılmıştır.
Şeyh Said. Doğuda halkı ayaklanmaya iter ve etrafında toplarken dinin elden gittiğini yaymış, halkın dinsel, mezhepsel inançlarına karşı devrimin amaçları doğrultusunda kullanmıştır. Kendisi Nakşibendi tarikatının şeyhlerindendir. İngilizlerle ilişki kurduğu, destek gördüğü saptamıştır. İngilizlerin amacının ne olduğu baştan beri bilinmektedir. Doğu da budunsal ayrılıkları körüklemek, yeni Türk devletinin başına bir sorun yaratmaktır. Ayaklanmanın ilk başındaki yayılma ve gelişme içte ve dıştaki devrim düşmanlarını umutlandırmıştır. İngilizler bölgede bir Kürt devletinin kurulacağı umuduna kapılmıştır. İngilizlerle iş birliği içinde olan ve ayaklanmanın perde arkasındaki önderliğini yapan İstanbul’da oturan Şeyh Abdülkadir’dir. Bu ayaklanma yurt dışında sürgünde bulunan son padişah Vahdettin’i de umutlandırmış, yabancı gazetelere demeç vererek, Türkiye’ye dönüp tahta geçeceğini söyleyecek kadar yüreklendirmiştir. Doğuda bölgesel seferberlik kararı alınmış, ayaklanmanın bastırılması görevi orduya verilmiş, vatana hainlikle ilgili yasaya yeni ekler getirilmiş, Takrir-i Sükun yasası çıkarılmış, istiklal mahkemeleri kurulmuştur. Ayaklanma hükümetin ve ordunun kesin kararı ve uygulaması sonucu 15 Nisan 1925’te tamamen bastırılmış ve Haziran başında ayaklanma bölgesindeki devlet gücü bütün ağırlığıyla yönetimi eline almıştır.
1925’lerin Şeyh Sait ayaklanması bir gerçeği tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Türkiye’de her karşı devrimci eylem siyasal ödünlerin sonucu halkın dinsel inançlarına el atılarak başlatılacak; mezhep ayrılıkları budunsal ayrılıklar, toplumsal, ekonomik, ekinsel geri kalmışlıklar öne sürülerek konunun içyüzünü bilmeyen halk karşı devrim eyleminin destekçisi durumuna düşürülecektir.

C. Mustafa Kemal’e Suikast

Doğudaki ayaklanmanın bastırılması, karşı devrimci eylemin tüm destekçilerinin yasalarla susturulması Atatürk devrimine bir dizi yeni devrimci atılımı artarda gerçekleştirme olanağı sağlamıştır. Fakat tüm umutlarını yitiren karşı devrimciler bu sefer de Mustafa Kemal’ in fiziksel varlığını ortadan kaldırmak, böylece devrimi sona erdirmek umuduna kapılmışlardır. Mustafa Kemal’i İzmir’de öldürmek amacıyla yapılan suikast girişimi, cinayet örgütüne alınmak istenen bir yurttaşın zamanında kendilerini ele vermeleri üzerine önlenmiş ve elebaşılarının hepsi İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanarak asılmışlar, ağır cezalara çarptırılmışlardır. Bu olaylardan sonraki yıllar tutucuların sustuğu, yani bir ortamın bekleyişi içine girdiği dönemlerdir.
Bu ortama girişte, Mustafa Kemal’in orduyu siyaset dışında tutmak, kendi görevi içine çekmek karar ve uygulaması, ordu yönetimini kendisine ve devrime inanan komutanlara vermesi, böylece orduyu devrimin en büyük destekçisi durumuna getirmesi kuşkusuz en tutarlı, en akıllıca davranışlarından biridir. İttihat ve Terakki dönemini, o dönemin tümüyle siyasete bulaşmış ordusunu ülkeyi hangi sorunlarla karşı karşıya getirdiğini, devleti ve ulusu ne sorunlarla karşı karşıya bıraktığını gören, bilen ve yıllar boyu bunun acısını çeken komutan Mustafa Kemal için en geçekçi karar ve uygulama orduyu kuruluş amacı ve görevi içinde tutmak, siyasete karıştırmamaktı. Mustafa Kemal bunu gerçekleştirmiş, tüm yaşamında buna özen göstermiştir.

D. Menemen Olayı

Cumhuriyetin ilk yıllarında, çok partili yaşama geçişi sağlamak için girişilen iki denemenin de sonunda tutucu, bağnaz, cumhuriyet ve devrim düşmanı kişiler ile çevreler büyük bir olaya, bir başkaldırıya, ayaklanmaya girişmişlerdir. 1924’lerin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının yarattığı ortam içinde doğuda Şeyh Sait silahlı ayaklanması çıkmış, ayaklanma ordu gücü ile bastırılabilmiş, bunun sonucu hem bu parti kapatılmış, hem de ülkede birkaç yıl sürecek yasal bir suskunluk dönemine girilmiş, sıkı önlemler alınmıştır. İkinci deneme olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu ve bu partinin çatısı altında tutucu, bağnaz devrim karşıtı kişilerin, parti yöneticilerine karşı yer almaları ve bunların yarattığı ortam da İzmir’de, Menemen’de bir başka kanlı olayın çıkmasına neden olmuştur. Bu partinin genel başkanı tarafından kapatılmasını izleyen günlerde, 23 Aralık 1930’da Nakşibendi tarikatına bağlı Derviş Mehmet çevresine topladığı yandaşlarıyla birlikte “şeriat isteriz” bağırtılarıyla olay çıkartmış, halktan bazı kimseler de kendilerine katılmış, önlerine çıkan ve küçük bir birliğe komuta eden asteğmen Kubilay vurulmuş, bu yetmiyormuş gibi başı bıçakla kesilmiştir. Şeriatçı baş kaldırıcılar Kubilay’ın kesik başını yeşil bayrak asılı sopanın ucuna geçirmiş, Menemen sokaklarında tüm halkı ayaklanması için kışkırtmaya başlamıştır. Bu kanlı devrim düşmanı devrim düşmanı eyleme karşı Mustafa Kemal’in davranışı çok sert ve kesin olmuş, kışkırtıcı caniler yakalanarak toptan yok edilmişlerdir. Bu kesin davranış, bu ivedi cezalandırma, tutucuları, devrim düşmanlarını uzun süre susturmuş Mustafa Kemal döneminde 1933’te Bursa’da bazı kişilerin Arapça Ezan okumaya kalkışması dışında bir başka gerici olay görülmemiştir.
Serbest Cumhuriyet Partisi’nin dışında 1930’larda bir ikinci yeni parti kurulmuş, üçüncü bir parti kurulmak istenmişse de hükümet komünizm yanlısı olduğu gerekçesiyle bunun kuruluşunu yasaklamıştır. Adana’da Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey tarafından 29 Eylül 1930’da kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası bölgesel olmaktan ileri gidememiş, 4 aylık bir yaşamdan sonra Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır. Başlangıçta kurulması Bakanlar Kurulunca engellenen öbür parti Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, Mimar Mühendis Kâzım Bey tarafından Edirne’de kurulmak istenmiştir. Partinin yayımlanan tüzüğünde işçi ve çiftçi sınıfı yararına sosyalist bir düzen ön görülmüştür. Bakanlar Kurulu bu partinin açılmasını, komünizm yanlısı olması gerekçesiyle sakıncalı görmüştür.
Bu denemelerden sonra Türkiye’de 1945’e kadar başka partilerin kurulmasına olanak verilmemiş, Mustafa Kemal ve yakın devrimci arkadaşlarının tek partili düzeni egemen olmuştur.

Etiketler:çok partili hayata geçiş çok partili hayata geçiş denemeleri vikipedi çok partili dönem çok partili döneme geçiş çok partili hayata geçiş dönemi çok partili sisteme geçiş çalışmaları çok partili hayata geçiş çalışmaları çok partili hayata geçiş vikipedi türkiyede çok partili hayata geçiş çok partili döneme geçiş tarihi çok partili hayata geçiş ne zaman çok partili hayata geçiş tarihi çok partili yaşam türkiyede çok partili hayata geçiş denemeleri çok partili sisteme geçiş çok partili dönemdeki partiler ülkemizde çok partili hayata geçişte yaşanan gelişmeler çok partili hayata geçiş dönemleri çok partili hayat dönemi
Hayata Dönüş Operasyonu: Hayata Dönüş Operasyonu, Türkiye'de cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlülerinin, suç faaliyetlerini cezaevi ortamında da devam ettirmelerini engellemek ve siyasal suçluların F tipi hücre sistemine geçişi engellemek amacıyla, 20 Ekim'de başlattıkları açlık grevlerini, 19 Kasım tarihinde ölüm orucuna dönüştürmeleri üzerine, 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2'si asker 30'u tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, yaklaşık 10000 güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonlara verilen resmi tanım.
Hayata Dokun (anlam ayrımı): Hayata Dokun aşağıdaki anlamlara gelebilir:
Hayata Dokun (albüm): Temas adlı Türk rock grubunun kasım 2009'da çıkardığı albümün ismi. Albümün ilk klibi Anıl Tütüncüoğlu, Kaan Demirçelik ve Manga grubunun solisti Ferman Akgül yönetiminde Uyan Dostum adlı parçaya grup performansı tarzında, ikinci klip ise İnsanlar parçasına yine Kaan Demirçelik yönetmenliğinde animasyon olarak çekilmiştir.
Hayata Artı Gençlik Programı: Hayata Artı Gençlik Programı, Coca-Cola Hayata Artı Vakfı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Yaşama Dair Vakıf (YADA) işbirliğiyle 2005’ten bu yana devam eden bir programdır.
Geçiş metalleri: Geçiş metalleri veya bazı kimyacıların tabiri ile ağır metaller, sertlikleri, yüksek yoğunlukları, iyi ısı iletkenlikleri ve yüksek erime-kaynama sıcaklıklarıyla tanınırlar.
Geçiş ekonomisi: Geçiş ekonomisi devlet güdümlü ekonomi’den (planlı ekonomi) serbest ekonomi’ye geçiş yapmakta olan ekonomilere verilen teknik bir isimdir.
Uçuş seviyesi: Uçuş seviyesi (FL), herhangi bir hava taşıtının standart atmosfer basıncı hattına göre irtifası. FL kısaltması İngilizce flight level kavramının idir.
Geçişlilik (matematik): Matematik'te, geçişlilik kelimesi en az üç farklı anlamı taşıyabilir:
Difüzyon: Difüzyon, Geçişme veya Yayılma olarak da bilinir, maddelerin çok yoğun ortamdan az yoğun ortama göçü. Fiziksel kimyada ise moleküllerin kinetik enerjilerine bağlı olarak rastgele hareketlerine denir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir