Edebiyatın Bilim Dallarıyla İlişkisi

dil edebi eser ya yeri Edebiyatın Bilim Dallarıyla İlişkisi Edebiyatın Diğer Bilim Dallarıyla İlişkisi Vikipedi edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilişkisi edebiya..

Edebiyatın Diğer Bilim Dallarıyla İlişkisi

EDEBİYATIN DİĞER BİLİM DALLARIYLA İLİŞKİSİ

Güzel sanatların bir dalı olan edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilgisi vardır. Bir sanatçının ortaya koyduğu eser psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tarih vb. bilimlerle ilgili olabilir. Sanatçı sosyal bir çevre içerisinde yaşar; eserini ortaya koyarken de bu çevreden etkilenir. Ele aldığı eserde kişisel duygu, düşünce ve izlenimlerini anlattığı gibi toplumun gelenek, görenek, inanç gibi değerlerini de ele alabilir. Bir sanatçının yaşamı da ortaya konan eser kadar önemlidir. Örneğin Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” adlı romanı incelenirken; yazarın içinde bulunduğu ruhsal durumu belirlerken psikolojiden, sanatçının yetiştiği sosyal çevreyi incelerken sosyolojiden; yazarın etkilendiği akımları ve dünya görüşünü belirlerken felsefeden, eserin yazıldığı dönemi incelerken de tarih biliminden yararlanılır.
Bir edebi eserin değişik bilim dallarından yararlanması edebi esere bilimsel bir eser niteliği kazandırmaz. Çünkü edebi eser her türlü insan etkinliğinden, doğal varlık ve görünüşten faydalanır.Bu nedenle bilim dallarıyla edebi eser arasındaki farklılık güzel sanatlara özgü bakış tarzında ve değerlendirme biçimindedir.
Edebiyatın diğer bilimlerden yararlanmasının sebebi, işlenen konunun tam anlamıyla eksiksiz bir biçimde işlenmesi için gereklidir.
3.DİLİN İNSAN VE TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

DİL-KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Dil, millî kültürün ilgi alanına giren varlık dünyasını yansıtır; o milletin yapıp ettiklerinin, duyup düşündüklerinin, görüp bildiklerinin ve tüm tasavvurlarının aynasıdır. Her dil, evrenin bir başka yorumunu dile getirmektedir. Dilin zenginliği ya da yoksulluğu, o kültürün zenginliği ya da yoksulluğudur. Dilin sınırlarını, o toplumun kültürü belirler. İlgi alanı, idraki açılan, dünyası genişleyen kültürün dili de o ölçüde zenginleşir. İlim, felsefe, sanat, teknik, ****fizik velhasıl hayatın her alanında problem alanları genişledikçe dil zenginleşir. Ancak, hayatın her alanını, kendi diliyle yaşamak şarttır. Kültürün sorunu dilin sorunudur.
Kültürün temel sorunları, gelişme sürecinin yönü ve içeriği açılarından ortaya çıkar. Aynı sorunlar dilde yaşanır. Bu süreçte kültürün temel meselesi, bağımsızlığını koruyabilmektir; yani, hayatı kendi bakış açıları, değerleri ve ölçüleri ile kurabilmektir. Her dilin kendine özel atasözleri, deyimleri, nüktelerinin olması ve bunların bir başka dile aktarılmasındaki zorluklar, her dilin ayrı bir inanç yapısının, bakış açılarının, ayrı bir imkânlar ve yönelişler dünyasının eseri ve aynası olduğunu göstermektedir. Yine her dilin, öfkesini, sevincini, kokusunu, sevgisini, tasasını, saygısını ifade biçimleri de bu konularla ilgili deyimlerinin zenginlik yahut yoksulluğu da farklıdır. Bazı diller soyutta, bazı diller somutta zengindir. Bazılarında duygu ifadelerinin zenginliği, bazılarında tarafsızlık hattâ soğukluk vardır. Kültür ne ise, dil de odur. Kültürün ilgi alanları ne yönde ise, dil de o yönde zenginleşmiştir

Fiziğin Diğer Bilim Dallarıyla İlişkisi Nedir?

Fiziğin diğer bilim dallarıyla ilişkisi nedir?

Fizik kimya ilişkisi

Fizik bir doğa bilimidir ve evrende her şeyi inceler zaten fizikçilerin en önemli özelliği meraklı olmalarıdır evrendeki her şeyi merak ederler ve incelerler bu yüzden birçok alanla doğrudan ve dolaylı yollardan mutlaka ilişkisi vardır.
Modern fizik olarak adlandırılan göreceli ve kuantum tabanlı fizik anlayışlı temel bilim dalları olan fizik kimya biyolojinin ortak alanlarının gelişmesini sağladı.
maddenin katı sıvı ve gaz hallerini en derin ayrıntısına kadar inceleyen ve termodinamik yasalarını kullanan kimyanın alt alanı fizo kimya modern fizikten fazlası ile etkilendi. maddenin en küçük yapı taşları olan madde taneciği ve kuantum kimyanın ilgi alanına girdi.

Fizik biyoloji ilişkisi

Fiziksel bilimlerin geliştirdiği bilgisayarlar, tıpta da çok geniş bir kullanım alanına sahiptir. İç organların net ve ayrıntılı olarak görüntülenip incelenmesinde ; kan ve idrar tahlili gibi biyokimyasal analizlerde vb. çalışmalarda bilgisayar kullanımı giderek yaygınlaşmıştır. Böylece daha kısa sürede kesin sonuçlar gidilebilmektedir. Termik kamera denilen vücut ısısına duyarlı kameralarla uzak alanlarda canlı varlıkların bulunup bulunmadığı saptanabilmektedir. Böylece , bilim ve teknolojideki biyoloji biliminde bilgi patlamasına neden oluşmuştur. Ameliyatlarda yaranın dikilmesi ve iyileşmesi önemli bir sorundur. Ayrıca dikiş izi kalmaktadır. Oysa günümüzde çoğu zaman yaraların için lazer ışınlarından yararlanılıyor. Böylece hem yaralar kolay iyileşiyor hem de dikiş izi kalmıyor.

Fizik coğrafya ilişkisi

coğrafyanın fizik ile ortak yanı olarak yerçekimi, merkez kaç kuvveti, hareket, güç ve enerji konu başlıklarını örnek olarak verebiliriz.

Fizik astronomi ilişkisi

Astronomiye Bu Evrimler Zinciri Açısından Bakarsak, Astronomi; Fizik, Kimya, Jeoloji, Biyoloji Ve Bir Bilim Dili Olan Matematik Ve Geometri Gibi Disiplinleri Bünyesinde Toplayan Bir “bilimsel Disiplinler Topluluğu”dur. Bu Nedenle Fen Bilimlerini Astronomiden Ayrı Düşünmek Mümkün Değildir.

Alıntı

Psikolojinin Diğer Bilimlerle İlişkisi


Psikolojinin Diğer Bilimlerle İlişkisi

Fizyoloji organizmanın organlarını inceler. Duyu organlarının çalışma biçimi, iç salgı bezleri, hormonlar, sinirsel iletişim vb. davranışları etkiler. Psikoloji insan davranışlarını anlamak için Fizyoloji biliminden faydalanır.

PSİKOLOJİ ve TIP – PSİKİYATRİ

Psikiyatri anormal insan davranışlarını inceler. Psikoloji ise normal insan davranışlarını inceler. Psikoloji normal ile anormal insan davranışlarını birbirinden ayırmak için Psikiyatri biliminden faydalanır.

PSİKOLOJİ ve SOSYOLOJİ

Sosyoloji toplumu inceler. Psikoloji ise bireyi inceler. Ama netice itibariyle toplum denilen bütün tek tek bireylerden oluşur. Bunun yanında bireyde toplumun bir parçasıdır. Toplum bireyin, bireyde toplumun davranışlarını etkiler. Bu nedenle Psikoloji araştırmalarında, Sosyoloji biliminden faydalanır.

PSİKOLOJİ ve ANTROPOLOJİ

Antropoloji, insanın oluşumunu değişimini inceler. İkiye ayrılır.

Fiziki Antropoloji: İlkel insandan günümüz insanına kadar insanın vücudunda meydana gelen değişiklikleri inceler.

Sosyal Antropoloji: İlkel insandan günümüze kadar insanın davranışlarında, düşüncelerinde kültüründe meydana gelen değişiklikleri inceler.

NOT: Antropoloji özellikle ilkel insan yaşamı üzerinde yoğunlaşır.

Psikoloji, insan davranışlarını anlamak için insanın kökenini inceleyen Antropolojiden faydalanır.

PSİKOLOJİ ve SİYASET BİLİMİ

İnsanlar içerisinde yaşadığı toplumun yönetim biçiminden, hukuk sisteminden etkilenir. Psikoloji, insan davranışı üzerinde siyasal düzenin nasıl bir etkide bulunduğunu anlamak için Siyaset biliminden faydalanır.

PSİKOLOJİ ve EKONOMİ

Ekonomi, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak olan mal ve hizmetlerin üretimi, tüketimi, bölüşümü gibi faaliyetleri düzenler. Ekonomik koşullar, insan davranışlarını inceler. Bunun için Psikoloji, Ekonomi biliminden faydalanır.

PSİKOLOJİ ve COĞRAFYA

Coğrafi koşullar ( iklim, bitki örtüsü vb.) insan davranışlarını etkiler. Psikoloji insan davranışlarını anlamak için Coğrafya’dan faydalanır.

PSİKOLOJİ ve FELSEFE

Felsefe, insanı ve evreni tanımaya, bilginin nasıl oluştuğunu anlamaya yönelik zihinsel etkinlikleri içeren bir bilgi alanıdır. Felsefenin en önemli özelliklerinden biri eleştiridir. Felsefe eleştirerek doğru sanılan birçok şeyin yanlışlığını ortaya çıkarır. Bu nedenle Felsefeyle ilgilenmeyen insanların boş inançların etkisinde kalması kaçınılmazdır. Ayrıca, Felsefeyle ilgisini kesen bilim, bilim olarak varlığını devam etme olanağından yoksun kalır. Bundan dolayı tüm bilimler gibi, Psikoloji de Felsefe ile sıkı bir ilişki içerisindedir.

Edebiyatın Psikoloji,felsefe Ve Sosyoloji İle İlişki

Edebiyatın Psikoloji,Felsefe Ve Sosyoloji İle İlişki

Edebiyat ve Psikoloji

Edebiyat psikolojisi denilince, tip ve fert olarak yazar psikolojisinin incelenmesi, yaratma sürecinin incelenmesi, edebi eserlerde görülen psikolojik tiplerin ve kanunların incelenmesi, okur üzerindeki etkiler akla gelir.

Freud’un yazar konusundaki görüşleri pek istikrarlı değildir. Freud, bir taraftan yazarın yarattığı eserlerle kendisini delirmekten kurtardığını söylüyor, bir taraftan da yazarı hiçbir zaman gerçek bir tedaviye yanaşmayan inatçı bir “nevrozlu” olarak görüyordu.

Fransız psikoloğu Ribot, edebiyat sanatçılarını hayal bakımından iki tipe ayırmıştır: Bunlardan biri, (hayal gücünün) daha çok dış dünyanın gözlemlenmesiyle, algılarla uyarılan ve net bir şekilde göze hitap eden yazarın belirgin özelliği olan “plastik hayal gücü”, diğeri ise; kendi heyecan ve duygularından yola çıkan ve bunları içinde bulunduğu ruhi atmosferin zorlamasıyla birleşen âhenk ve imajlar yoluyla yansıtan sembolik şairin veya romantik masallar yazarının hayal gücü olan “yayılan hayal gücü”dür.

Romanyalı bilim adamı olan L.Rusu da,s anatçıları üç ana tipe ayırmıştır: Sempatik, anarşik şeytani ve dengeli şeytani olmak üzere.

Yaratma süreci konusundaki modern bir çalışmada ele alınacak başlıca husus, zihnin bilinç ve bilinçdışı merkezlerinin yaratmada karşılıklı olarak oynadıkları roldür. Bilinçdışını yücelten romantik ve ekspresyonist devirleri, akla, gözden geçirip düzeltmeler yapmaya ve anlaşılır olmaya önem veren klasik ve realist devirlerden ayırmalıdır.

Oyun ve romanlardaki karakterler, bize “psikolojik” bakımdan doğru gelmelerine göre yargılanırlar. Psikolojik bilgiler de, birer malzemedir bizim için.

Sonuç olarak psikoloji, yalnız başına yaratma faaliyetine hazırlık oluşturan, hazırlayan bir şeydir; fakat sanat eseri içindeki psikolojik hakikat ise; sanat eserinin tutarlılığını güçlendirmekte ve sanat eserini karmaşık hâle getirmektedir. Bu da sanat eserini daha değerli bir hâle getirir.

Edebiyat Ve Felsefe

Felsefe ile edebiyat ilişkisi, genelde felsefeden edebiyata doğru bir ilişki olup, felsefenin, edebiyat yapıtının gerisindeki felsefi anlayışı tanımlaması yönündedir. Bununla birlikte, bazı edebiyat yapıtlarının da bazı felsefecilere `örnek olduğu bilinen bir gerçektir.

Felsefe ile edebiyat arasındaki bir diğer ilişki biçimi ise, edebiyat teorisinin oluşumunda ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi, Aristotelesin Poetika, Immanuel Kantın Yargı Gücünün Eleştirisi, Hegelin Estetik adlı yapıtları, bu ilişki biçiminin sonucunda oluşmuş başyapıtlardır.

Felsefe ile edebiyat arasındaki bir diğer ilişki biçimi ise, mevcut edebi yapıtların, gerçeklikte yaşanan sorunlarla sorunsal bağının kopması durumunda yaşanmaktadır. Felsefe, bu durumda, edebiyatın yaşadığı bunalımın neden ve kökenlerinin ne olduğunu tanımlamaya çalışmaktadır.

XXI. Dünya Felsefe Kongresinin Felsefe ve Edebiyat oturumlarında sunulan bildirilerin içerikleri bu yöndeydi.

Raisa Aleynik, `Estetik Deneyim ve Dekonstruksiyon başlıklı sunumunda, postmodenizmin akademik olmayan bir tarzda felsefe yapmasının dikkate değer olduğunu dile getirdi.

Aleynike göre, postmodernizm felsefeyi, edebiyat teorisini; sosyolojiyi, tarih araştırmalarının da etkilemekteydi. Postmodernizmin oluşmasında, edebiyata bakış, estetik bakış büyük rol oynamıştır. Derridanın, felsefe ve edebiyatı, tür ve tarz olarak eşit hale getirmeyi amaçlayan ilk dönem çalışmaları, bu anlamda ilgi çekici olmuştur.

Derridanın dekonstruksiyon anlayışında kültür, doğaya baskın çıkmaktadır, Rusyadaki dekonstıuksiyon çalışmalarında ise (L. Karasaev) tam tersi, doğanın kültüre baskın geldiği görülüyordu. Dekonstruksiyonun farklı yönlerini gösteren bu iki stratejisi, aslında birbirlerini tamamlamaktaydı: Biri bize Avrupa rasyonalizminin mutlaklık tehlikesini hatirlatır, diğeri ise bilincin dünyadan kovulması tehlikesini.

Kolombiyalı felsefeci Jose Gabriel Coley, `Gabriel Garcia Marquezde Özgürlük ve Kader başlıklı sunumunda, Marquezin roman kişilerinin özgürlük ve yazgı arasında gidip geldiklerini söyledi. Coleyin bildirisi, katılımcıların katkısıyla derinlemesine tartışıldı.

Türkiye adına katılan İngiliz konuşmacı Barry Stocker, `Roman ve Hegelin Edebiyat Felsefesi başlıklı sunumunda, Hegel in karşıtların birliği kavramını oluştururken, Schlegelin ironi görüşünden yararlandığını dile getirdi. Ona göre, Hegel, edebiyata felsefenin altında bir yer tanıyordu. Hegel, ironiyi güzel ruhun negatif konumu olarak tanımlıyordu. Güzel ruh, ironiyle, dünyadaki kötülüğe karşı dıırurken, kendisi kötülüğe dönüşüyordu.

Edebiyatın bugün dünyada yaşanan terorizm, insan haklarının ihlali, küreselleşme gibi problemleri konu edinememesinin iki nedeni vardı: Bunlardan biri, bugünkü edebiyatın, 19. yüzyılda ilerlemeci edebiyat anlayışına göre kurulmuş olmasıydı. Bu anlayışa göre, örneğin roman, toplumun ileriye doğru gelişimini betimliyordu. Bu bağlamda, edebiyat, terör eylemi yapan ama kendisini “kurtuluş mücadelesi veren bir örgüt” olarak tanımlayan bir örgütün eylemlerini terorizm olarak gösteremiyordu. Edebiyat kahramanı değil, kişi figürünü temel almalıydı. Olup biteni betimlemekten çok sorunu göstermeliydi. Böyle bir edebiyat anlayışının modeli ise Homeros değil, Sofoklestir.

Edebiyat Ve Sosyoloji

Edebî eser, estetik bir eserdir ama onun incelenmesi bir bilimdir. Her bilim dalında olduğu gibi, edebiyat biliminde de üzerinde anlaşmaya varılmış bir kriterler dizisi mevcuttur ve edebî eser bu kriterler çerçevesinde bilimsel değerlendirmeye tâbi tutulur. Ancak, edebî eserin konusu, doğrudan veya dolaylı olarak insan ve toplum olduğu için, onda, başta sosyolojik malzeme olmak üzere, insan ve toplumla ilgili bütün bilimlerin araştırma alanına giren malzemenin bulunması tabiîdir. Edebî eserdeki insanların hayatı ve tabiatı algılayış ve yorumları felsefenin; sosyal birer varlık olarak birbirleriyle ilişkileri sosyolojinin; giyim-ku-şam, gelenek-görenek ve âdetleri etnolojinin; bilinçaltları, ruh dünyaları ve beşerî hasletleri psikolojinin araştırma alanlarına girer. Kimi zaman, edebiyat bilimi, bu bilimlerin verilerinden de istifade eder. Fakat bu istifade etme, edebiyat bilimi çerçevesinde gerçekleşmelidir. Yani, edebî eserin, edebiyat dışı kriterlere kurban edilmeden, edebî kriterlerin açıklanıp anlaşılmasında yardımcı olmak üzere kullanılması gerekir. Yoksa yapılan inceleme bir edebiyat bilimi incelemesi olmaz; felsefe, sosyoloji veya etnoloji incelemesi olur. Fakat bu, edebî eser ve edebiyat bi- limi, diğer bilim dallarından tamamen soyutlanmalıdır demek değildir.

Edebî Eser ve Sosyoloji İlişkisi

Edebiyat sanatçısı bir sosyolog değildir ve olaylara sosyolojik açıdan bakmaz. Onun bakış açısı edebî estetiktir ama bu edebî estetik, sanatçının dimağında oluşurken, sosyolojik verilerle de zenginleşen bir arka plâna yaslanır. Edebî eser de sosyolojik bir eser değil; estetik bir eserdir. Edebiyat sanatı ferdî kırılmalarla oluşur, yani sübjektiftir; sosyoloji bir bilimdir ve objektif kriterlerle hareket eder.
Her türlü edebî eser, toplumsal bir olguya dayanır. Diliyle, konusuyla, şahıs kadrosu ve toplumsal zemini ve mekânıyla, toplumun edebiyat sanatçısının beynindeki estetik kırılmasıyla oluşan eser, sonuçta bir yansımadır; toplumsal bir yansıma.
Edebiyatın da sosyolojinin de yöneldiği başlıca alan insandır. Her ikisi de insanın kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkilerini konu edinir. Ama sosyoloji doğrudan algılama ve doğrudan ifade edip doğrudan çözümler teklif eder. Edebiyat ise tamamen dolaylı bir dil kullanır. Bunda, edebiyatın bir sanat, sosyolojinin ise bir bilim olmasının rolü vardır… Dolayısıyla, her ikisinin de birbirinden farklı bakış açıları ve doğruları vardır. Fakat bu farklılık çelişki doğurmaz; her ikisi de, aynı olayı farklı kriterlere göre algılar ve anlatır. Edebiyatta bir bireysel yansıtma söz konusudur; sosyoloji ise anlama, algılama, çözme ve çözüm teklifleri getirme amacındadır. Edebiyat sanatçısının da eserini yazarken teşhis, tahlil ve çözüm üretme endişesi vardır. Fakat bunu yaparken, sosyolojide olduğu gibi bir doğrudan anlatım yolunu seçmez ve kahramanların diliyle konuşur. Edebiyat, edebî retoriği kullanır; sosyoloji, düz, bilimsel retoriği… Edebî retorikte, bireysel yaratma hakimdir; sosyolojide, terimlerin hakim olduğu ortak bir bilim dili kullanılır.

Edebiyat Dili ve Sosyoloji

Edebî eseri oluşturan sanatçının ilk başvurduğu sosyal vakıa, dildir. Sanatçıyı oluşturan diğer sosyal birikimler bir yana bırakılsa bile, tek başına dil, o sanatçının toplumsal bağlarını kurduğu bir araç olarak, içinde yaşadığı toplum ile ilişkilerinin ipuçlarını vermesi bakımından yeterlidir. Çünkü dil, sadece bir ses sistemi olarak bile, başlı başına bir toplumsal uzlaşmanın eseridir. Buna, kelimelerin oluşumu; kavram ve anlam alanının belirlenmesi; bir cümle bütünlüğü kazanması ve bu bütünlükte bir toplumsal uzlaşmanın tesiri, sanatçının kullandığı dil ile toplum arasındaki kuvvetli bağı göstermesi bakımından en önemli göstergelerden birisidir.
İnsan, kelimelerle düşünür, düşündüklerini cümlelerle ifade eder. Eşyanın algılanması ile başlayıp, beyinde yoğrulması ve dille ifadesi gibi bir süreçte, ede biyat sanatçısı tek başına değildir. O, kullandığı kelimeden, cümle yapısına kadar toplumsal bir uzlaşmanın da ürünüdür. Kelime hazinesinden, işlediği konulara; söz diziminden metnin tür ve şekil özelliklerine kadar toplumun ve yaşanan çağın bir yansıması olan edebiyat sanatçısı, bireysel açıdan bakıldığında, kendini anlatmaktadır ama kullandığı malzemeler ve hitap ettiği kitle açısından, toplumsal alanın bir parçasıdır. Dil vakıasından başka, eserine yansıttığı mantalite ve olaylara bakış açısı, ne kadar bireysel kırılmalarla işlenmiş olsa da, içinde yaşadığı toplumun ve çağın sosyal yapısının dışında olamaz; olduğu zaman tarih dışına düşer. Bu da bir fantezi olmaktan öteye geçmez.

Sözlü Edebiyat ve Sosyoloji

Yazılı edebiyat, daha sistematize edilmiş bir düşünmeyle oluşturulur; bu yüzden bireysel kırılmalara daha çok uğrar ve bu yüzden bireysel (yazılı) gelenek ürünü edebî eserlerde, toplumsal birikim daha soyut veya sentetize bir şekilde yer alır. Sözlü edebî eserler ise, kelime hazinesinden, tür ve şekil özelliklerine kadar toplumsal bir gelenek çerçevesinde bin yıllardır oluşturulan bir anlayışı yansıtır. Başta destanlar ve masallar olmak üzere, efsaneler, menkıbeler, halk şiirleri ve hikâyeleri, nesiller boyu aktarıla gelen metinler olarak maşerî vicdanın birer yansımalarıdır ve bu yönleriyle, bireysellikten çok, toplumsallığın aynasıdırlar. Her anlatı veya şiir, birçok yönüyle, toplumsal kabullerin muhafaza edildiği birer fanus gibidir. Şiirlerde, yüzyılların hayat anlayışı ve kelime hazinesi ve hatta imajlar; masallarda, hayatı algılama; menkıbe ve efsanelerde, önemli kişilerle özdeşleşme ve buna’bağlı olarak kimlik bunalımından kurtulma; yer adlarıyla ilgili efsanelerde, coğrafyayı kimlikle yoğurma gibi toplumsal fonksiyonlar görülür. Gerçekçi halk hikâyelerinde ise, yaşanan toplumsal sıkıntılar, sevinçler ve önemli olaylar, masal etkisi görülmekle beraber, toplumun sosyal iç dinamiklerini yansıtması bakımından önemlidir. Türk edebiyatında bunun en güzel örneği Dede Korkut Hikâyelerinde görülmektedir. Bu hikâyeler, sosyal ve siyasî düzenin kurulmasından, toplumsal değişime kadar, 10.-15, yüzyıl Türk mantalitesini yansıtması bakımından önemlidir.

Edebî Eser ve Sosyal Yansıtma

Edebî eserin dayandığı sosyal zemin de edebiyat-sosyoloji ilişkisinin belirlenmesi açısından önemlidir. Bir eser, siyasî açıdan, monarşik bir yönetim anlayışıyla yönetilen toplumu mu yansıtıyor, totaliter, demokratik bir toplumu mu veya bir karmaşa (anomi) dönemini mi? Bu önemlidir. Meselâ klâsik Türk şiiri, bütün gönderme ve mecazlarıyla, monarşizmin izlerini derin bir şekilde yansıtır. Onda, idealize edilen insan tipi olan sevgili, monark ile özdeş bir fonksiyona sahiptir.
Tanpınar bunu saray istiaresi şeklinde ifade etmiştir. Mesnevilere konu olan aşklar, sıradan insanların aşkları değil, mutlaka yönetim piramidinin tepesindeki insanların aşklarıdır. Bu, masallarda da böyledir. Sıradan insan olarak masallarda, sadece Keloğlan’ımız vardır. Yönetimle olan problemler, hep Keloğlan vasıtasıyla dile getirilir. O garibin de elinde hiçbir güç (erk) olmadığı için, erke karşı hep hileli yollar kullanır ve erki böylece dize getirir. Yani, toplumun erk karşısındaki gücü, sadece Keloğlan kadardır. Kişiler arası aşk ilişkisi, bazen küçük bir kabile şeklinde teşekkül eden piramidal yapılanma ortamında tezahür eder (Leylâ ile Mecnûn); bazen de ülkeler arası bir piramidal yapılanmada kendini gösterir (Hüs-rev ü Şîrîn). Ama, siyasî yapıya uygun piramidal hikâye kahramanları kurgulaması, batılılaşma dönemi hikâyeciliğinde kırılmıştır. Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde, biraz da tarihî olmaktan kaynaklanan bir anlayışla, kahramanların bazıları, yönetici veya egemen konumundadırlar ama sonraki dönemlerde yazılan hikâyelerde, bu anlayış daha da normalleşmiş, sokaktaki insanın meseleleri girmiştir hikâyeye. Yani, hikâye kahramanları daha demokratize olmuşlar ve toplumun tamamının özelliklerini yansıtacak bir konuma ulaşılmıştır hikâyede. Benzeri durum romanlar için de geçerlidir.
Klâsik edebiyatlar, avcı toplum özellikleri veya bunun bir üst seviyesi olan savaşçı toplum özellikleri gösterirler. Metinlerdeki gönderme ve mecazların tamamına yakını savaşçılık terimlerinden oluşur. Meselâ, sevgilinin kaşları, ay veya hançer; kirpikleri ve bakışları, ok; zülfü, çengel veya idam sehpası gibi düşünülür ve rakip, yağmacı asker; sevgili, zulmün de adaletin de kaynağı olan şah, padişah veya hakan; âşık tebaa ile özdeş kelime ve kavramlarla ifade edilirler. Buna bağlı olarak, gerilimin iki tarafını oluşturan âşık ve sevgilinin mekânlarında da bir zıddiyet söz konusudur. Sevgili, mamur yerlerde oturur, âşık ise virane bekçisidir. Tanzimat ve daha sonraki yıllarda oluşturulan edebî gelenekte, bu anlayış terkedilmiş ve edebî eserin kahramanları daha çok birey olma özelliği kazanmıştır.

Edebî eser, şahıs kadrosu ve mekân açılarından incelendiğinde, dayandığı sosyal zemine ulaşılabilir. Eserin merkezindeki kahramanlar ve yardımcı şahıslar, mutlaka aynı veya birbirine yakın sosyal muhitlerin kahramanı olmalıdırlar ki, metindeki edebî gerilim unsuru mantıklı ve tutarlı bir zemine oturabilsin. Meselâ, Tanpınar’ın Huzur’daki Mümtaz’ı ile Yaşar Kemal’in, İnce Memed’ini yan yana düşünebilir misiniz? Veya Fuzûlî’deki âşık ile Ümit Yaşar’ın âşıkları arasındaki fark, sizlere Everest ile Büyük Sahra farkını hatırlatmaz mı? Edebî eserdeki şahıslar, temsil ettikleri sosyal yapının fikrî yansımasıdır ve edebiyat sanatçısının da olaylar ve düşünceler karşısında tavır alışını belirtir. Tanpınar ile Yaşar Kemal veya Fuzûlî ile Ümit Yaşar’ın olaylar ve düşünceler karşısındaki tavır farklılıkları, eserlerindeki tiplemelere de yansımıştır. Edebî eserdeki temel karakterlerin sosyal zemini, temsil ettikleri sosyal grupların mekânını da belirler. Hayat ve dünya ile ilgili derin ve girift görüşleri olan bir edebî eser kahramanının, kırsal zeminde at koşturması mümkün değildir. Veya tam tersi, birikimini sadece gelenekten alan ve pastoralliği yoğun bir şekilde yaşayan kahramanın, beton yığınları arasında şaşkına döneceği, gün gibi aşikârdır. Bu açıdan bakıldığında, Türk hikâyeciliğinde, daha şehirli bir gelenek hakimdir. Ömer Seyfettin, Sait Faik, Tarık Buğra, Haldun Taner ve Memduh Şevket Esendal gibi yakın zamanların hikayecileri, daha şimdiden, edebiyat tarihindeki yerlerini almışlardır. Çünkü bu hikayeciler, yapay gerilimlerle kurulmuş ve hiçbir insanî lezzeti ve derinliği olmayan tiplemelerle yazılan basit köy hikâyeleri tuzağına düşmeden, bütün boyutlarıyla şehir insanının meselelerini yansıtmışlardır eserlerinde. Ama daha çok İstanbul’u yansıtmışlar. Ne yapalım? İstanbul’dan başka, şehir gibi bir şehrimiz mi var? Tanpınar da, roman atmosferinin İstanbul’dan başka bir şehirde oluşmayacağını bildiğinden, Mümtaz ve ailesini önce A. kısaltmasıyla verdiği bir Anadolu şehrine götürür; bakar ki roman orada çok cılız kalacak; kahramanlarını hemen İstanbul’a taşındırmaz mı?

Edebî eser, mutlaka bir toplumsal yapıyı veya kabuller zincirini yansıtacaktır. Sadece, metinlerde zikredilen sosyal olayları algılama basitliği dışında, şiirde veya anlatı türündeki eserlerde yer alan karakterlerin ve buna bağlı olarak şair ve yazarların, hayata bakış açıları ve sahip oldukları değerler, eserin sosyal zeminini oluşturur. Her roman veya hikâye kahramanı veyahut da şiire konu edilen kişi veya kişiler, birer bireysel ve toplumsal değerler dizisini yansıtırlar. Bu yüzden de, onlar, tüm iyi ve kötü yönleriyle, edebiyat sanatçısının dimağındaki toplumsal manifestonun tecessüm etmiş şekilleridirler.

Bugüne kadar, edebiyat ve sosyoloji ilişkisiyle ilgili görüşlerden en kayda değerini Marksist anlayış dile getirmiştir. Ancak onda da topyekûn bir toplumsallık yerine, bir alt yapı-üst yapı ilişkilendirmesi saplantısından öte ciddî bir tez ileri sürülmemiş ve böylece konuya sadece ideolojik bir bakışla yaklaşılarak, bütüncüllük bir tarafa bırakılmıştır. Oysa toplum, her üretilenle beraber bir bütündür; bazı özelliklerinin göz ardı edilmesi, bilimsel anlayışla bağdaşmaz.

Edebiyat ve sosyoloji ilişkisinde, edebî eser bir araştırma alanı, sosyoloji de bir bilim dalı olarak kabul edilirse sağlıklı bir sonuca ulaşılır. Edebî eser, bir sosyoloji metni değildir; sadece, sosyoloji için bir araştırma ve inceleme sahasıdır. Sosyoloji, edebî eserde, alan araştırmasında aradıklarını bulmaya çalışır. Yani sosyolog için edebî eser, estetik oluşumun toplumsal boyutuyla beraber, toplumsal verilerin tahlil edileceği bir metindir. Sosyolog, edebî eserde, toplumsal kabulleri, sosyal yapıyı oluşturan iç dinamikleri ve bunların sanatkâr dimağında şekil-lenişinin sosyal arka plânını arar. Bunu yaparken, dilden, şahıs kadrosuna; vak’adan zaman ve mekâna kadar, edebî eseri tüm yönleriyle sosyolojik terimleri kullanarak çözümler.

Etiketler:edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilişkisi edebiyatın bilim dallarıyla ilişkisi edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilişkisi vikipedi edebiyatın diyer bilim dalları ile ilişkisi edebiyatın diğer sanat dallarıyla ilişkisi edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilişkisi nedir edebiyatın diğer bilim dalları ile ilişkisi nedir vikipedi edebiyatın bilimlerle ilişkisi ve makale edebiyatın diğer sanat dallarıyla ilişkisi yıllık ödev edebiyatın diyer bilim dallarıyla ilişkisi edebiyatın diğer bilimlerle ilişkisi vikipedi edbiyatın diger bilim dallarıyla ilişkisi edebiyatın diğer bilim dalları ile ilişkisi hakkında bilgi edebiyatin bilimlerle ilişkisi edebiyat bilim dalı viki edebiyatın diger bilim dalları ile ilişkisi edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilşkisi edebiyat ve diğer sanatlarla ilişkisi edebiyatın diğer sanat dallarıyla ilişkisi vikipedi eleştirinin diğer bilimlerle ilişkisi
Bilim kurgu: Bilim kurgu yakın ya da uzak gelecek ile ilgili öykülerin bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını kullanarak oluşturulmasıdır.
Bilim adamı: Bilim İnsanı, geniş anlamda bilgileri elde etmek için sistematik bir faaliyet yapan kişi. Daha sınırlı anlamda ise bilimsel yöntem kullanan bir bireydir.
Kitap: Kitap, bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş, (kâğıt, parşömen vb. malzemeden üretilmiş) üzeri baskılı sayfaların toplamıdır.
Bilimsel sınıflandırma: Bilimsel sınıflandırma veya biyolojik sınıflandırma, biyologların yaşayan veya soyu tükenmiş canlılara ait türleri nasıl gruplandıracaklarına veya kategorize edeceklerine dair bilimsel temelleri ortaya koyar. Modern sınıflandırma, Carolus Linnaeus'un, türlerin fiziksel özelliklerine göre sınıflandırılması sistemini temel alır. Bu sınıflandırma Linnaeus'dan beri Darwinci prensibin genel kuralları ışığında birçok düzenlemeye uğramıştır. Moleküler sınıflandırmanın, kullandığı DNA analizi yöntemi ile bu sınıflandırmanın birçok ilkesi de değişmiştir ve değişmeye devam etmektedir. Bilimsel sınıflandırma bir bilim olarak taksonomi veya sistematik ile ilişkilidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir