Engelliler İle İlgili Kompozisyon

ama baba beni doktor durum engele engelliler ilk insan karar kompozisyon konu olma sevgili ya yatakta yeni bir yok ..

Engelli Olma Konulu Kompozisyon

bana “ben engelli olsaydım”konulu bir kompozisyon söylermisiniz
çabuk olunnnnnnn …. acele………………………………………..

\\\engel Değil Engelli Olmak


Aynaya bitişik bir yatakta yatan bir çocuğun, simetrik duran kompozisyonu, çocuğun diğer çocuklardan çok farklı olan bakışları ile bütünleşmiş, hikayesi ile beni büyülemişti. Bu çocuk engelliydi, ama ne tür bir engeli olduğu anlaşılmıyor, fotoğraf beni engele değil bir yaşama konuk ediyordu. Fotoğrafın beni vuran noktası buydu. Artan heyecanımla kitabın arkasını çevirdiğimde, başı yere doğru eğilmiş elindeki küple oynayan yerde oturan bir kız çocuğu vardı, başka bir hikaye… Kitabın kapağını açtığımda, fotoğrafın beni sürüklediği yeni bir dünyaya girdiğimi biliyordum. Fotoğraflarda hiç bu şekilde karşılaşmadığım bir dünya…

Engelli olmak, özellikle Türkiye gibi toplumlarda aciz, yardıma muhtaç, eksik, vasıfsız gibi sıfatlarla özdeş bir durum. Engelli bir insan, hiçbir zaman doktor, mühendis, öğretmen, anne, baba, sevgili, dost, eş, kadın ya da erkek, yani toplumsal herhangi bir rol ya da ünvana sahip değil. O önce engellidir. Bireysel kimliği engelli oluşu ile sınırlıdır. Yaşamı boyunca, varolma sürecinde bireysel ve toplumsal kimliğini tanımlayan sözcüklerin tümü, toplumun gözünde engelli kimliğinin yanında gerçek anlamına kavuşabilir. Zaten kendisi değil toplum, daha ilk basamakta onun ne yapıp yapamayacağına karar vermiştir, o sınırlar içinde yaşamını sürdürebilir. Aslında engelli olmak, bu toplumda bir anlamda “yok” olmaktır.

Durum bu olunca, Türkiye’de konusu engelliler olan fotoğrafların sayısının az olması şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olmayan diğer bir konu ise, az sayıdaki bu fotoğrafların maalesef toplumun bu “engelli” bakış açısını yansıtan kareler olmasıdır. Acı, herkesin paylaşmaktan en büyük keyif aldığı, insanı etkileyip ele geçirmesi en kolay konu olunca, fotoğrafta acı’yı anlatan kompozisyon tercihlerinde engellilerin kullanılması doğal. Ancak acının anlatım şeklinde, acı ile engelin ayrılmaz ve kaçınılmaz ikili olarak sunumu düşündürücüdür. Neden?
Fotoğraf öyle bir kavram ki, fotoğrafçının ve izleyicinin elinde, üzerinde iki boyutlu şekillerin yer aldığı bir kağıt parçası ya da dijital bir imge olarak da kalabilir, yaşamın fotoğrafa, fotoğrafın yaşama karıştığı büyülü bir yerde fotoğrafçı ve izleyiciyi buluşturup paylaşımı zenginleştiren mucizevi bir öyküye de dönüşebilir. Temeli yaşamsal bir ranstlantının kopyası olan fotoğrafın, böyle bir öykü anlatabilmesi ancak fotoğrafçının o kareye kendini koyabilmesi ile mümkündür. Fotoğrafçının fotoğrafa kendini koyabilmesi için ise, elbette ilk kural kendi olabilmesidir. Fotoğrafçı yaşamdaki duruşu ile fotoğrafını yapar. Ancak bu şekilde fotoğraf fotoğraf, fotoğrafçı da fotoğrafçı olmaz mı?…
Engel ve fotoğrafın buluştuğu yere dönersek, bu noktada sorulması gereken asıl soru(lar) şudur: yaşadığı toplumun bir parçası olan fotoğrafçı, kadrajına aldığı görüntülere toplumun bu parçası olma durumu ile mi bakmalıdır, kendi gibi mi bakmalıdır, ya da tanımını her seferinde yeniden yeniden yaptığı bir bakışla mı bakmalıdır?… Objektifini doğrulttuğu engel orda zaten var. Ey fotoğrafçı, elinde o makine yokken de gördüğün şeyi, aynen katıksız bir kareye hapsederek yaptığın şeyin adı fotoğraf mıdır? Peki fotoğraftır diyelim, o fotoğrafta fotoğrafçı ne kadar var ve o fotoğraf ne söyler, söyleyecek bir şey(ler)i var mıdır?…
D.H. Lawrance “Toplumun iğdiş edilmiş duyarlılığını sarsmayan hiçbir resim yapmam.” der. Toplumun duyarlılığı, ister gelişmiş, ister gelişmekte olan bir toplumda olsun, her zaman engelli bir duyarlılıktır. Çünkü bu duyarlılık, çoğunluğun ve alışılmışın peşinden gider. Farklı olan herşey tepki doğurur. Sanatçı, fotoğrafı sanat olarak görmeyenler için yaratıcı diyelim, bu tepkiye yenik düşerse yaratımı sınırlı olacaktır.

Burada, fotoğrafçıya engellileri çekerken, konuya müdahale et, gördüğün şeyin ötesinde yeni bir kurgu yap, engellileri toplumun onlara yüklediği bu acizlikten kurtar, kendine engelliler konusunda misyon edin demiyorum. Fotoğraftaki görüntünün, çok özel ve gerekli durumlar sözkonu olmadıkça, fotoğrafçı tarafından kurgulanmasına ve görüntüye ya da fotoğrafa müdahale edilmesine karşı olan bir izleyiciyim.
“Fotoğraf çekmek esas olarak bir müdahale etmeme edimidir. Müdahale eden insan fotoğraflayamaz, fotoğraflamakta olansa müdahale edemez.”(Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine)
Ancak, şu bir gerçek ki, fotoğrafçı, bakışı ile fotoğrafa kendini koyar, fotoğraf o bakışla binlerce benzerinden kendini özgün kılabilir. Engellilerin konu olduğu fotoğraflarda, ben işte bu bakışı görmek istiyorum. Engel zaten var ve orda, peki engelli “insan” nerde? Fotoğrafta engeli değil insanı görmek istiyorum. Acı gösterilecekse, engelin o insana yüklediği acıyı değil, o insanın acısını görmek istiyorum. O insanın hikayesini görmek istiyorum, sevincini, heyecanını, hüznünü, gözyaşını, kahkahasını… erkekse erkek kimliğini, kadınsa kadın kimliğini… nasıl varoluyorsa varoluşunu…
Merih Akoğul, kitabının başında şöyle diyor:
“Bir ‘fotoğrafçı’ olarak başladığım bu projeyi, yaşamın bazı noktalarını daha net ve açık görebilen bir “insan” olarak bitirdim ve kendi kendime vardığım sonuç; hayatımın en ‘önemli’ işlerinden birini yaptığım üzerineydi.”
Merih Akoğul’un “Ba-şar-mak” isimli bu albümünde, çeşitli engel gruplarında çocukların eğitildiği bir özel eğitim merkezinde çekilmiş kareler yer alıyor. Fotoğraflara baktığınızda, bu çocukların diğer “normal” dediğimiz çocuklardan farklı olduğunu hissediyorsunuz ama fotoğrafların büyük bölümünde, çocukların hangi engel grubunda olduğu anlaşılmıyor. Çünkü fotoğraflarda engel yok. Bunlar fotoğrafçının içine girdiği bir dünyanın ve o dünyadaki paylaşımların fotoğrafları. Ben bu fotoğraflarda gülen, ağlayan, acı çeken, mutlu olan, düşünen, çalışan, oynayan çocuklar gördüm. Hikayeleri diğer çocukların hikayelerinden farklı değildi. Çocuk kimlikleri ile fotoğrafçıya bakabilecek kadar doğal ve içtendiler. Çünkü kendilerinden birine bakıyorlardı. Poz vermemişler, objektiften rahatsız olmamışlar, fotoğrafçı yaşamdan bağımsız bir kurgu yapmamış. Herşey olduğu gibi… Merih Akoğul’un bu fotoğraflarını güçlü yapan şey, onun bu çocukların dünyasına girerek onlardan biri olabilme ve dürüst bir paylaşımı yaşayabilme başarısıdır. Duyarlılığı ve bakış açısı engelli olan bir toplumda, varolma savaşı veren bu çocuklar ve onlara destek olanlar bir başarıya imza atmışlar. Murathan Mungan yukarıda alıntı yaptığım yazısını “Asıl başarı bunca şeyin sahte olduğu bir toplumda sahici kalmaktır” diye bitirir. Merih Akoğul bu fotoğraflarda, kendine özgü bakışı, kendini dürüstçe fotoğaflara koyuşu ve bu çocuklarla kurduğu dürüst iletişim ve paylaşımla sıradışı bir çalışmaya, dolayısıyla başarıya imza atmıştır.
Engelliler konusunda doğru yaklaşımların, ülke ve toplumların gelişmişliği ile doğru orantılı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’ye yönelik eleştirilerim gelişmiş toplumlar için de geçerli. Sonuçta, tüm dünyada medya ve siyaset tarafından toplumlara empoze edilen “imaj”lar her konudaki uygulamaları yönlendiriyor. Herşeyde bir “süper” tanımı var ama bu “süper”in neye ve kime göre tanımlandığı sorgulanmıyor. Sözkonusu engelliler olduğunda, bu “süper” sözcüğü elbette kullanılıyor, ama başına muhakkak “herşeye rağmen” sözcükleri ile… Bu kapsamda engelli imajı da olumsuz birçok sıfatla anılmaktan kurtulamıyor. Ancak Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş dediğimiz toplumlarda insan hakları konusundaki yasa ve kurallar, ayrıca nispeten gelişmiş olan engelsiz yaşam konusundaki bilinç, engelliler konusunda özellikle sanat alanında ilginç çalışmaları ortaya çıkarıyor. Engel ve engellilik “disability” sözcüğü kapsamında oldukça geniş bir tanıma sahip. Öyle ki, bu tanımın içine geçici bir süre herhangi bir organını kullanamayandan, çocuk, kadın ya da erkek olmak, göçmen olmak, farklı ırktan olmak gibi insanın ait olduğu cinsiyet, rol ve grupların da bu sözcük altında tanımlandığı çalışmalar var. Çünkü bu ülkelerde engel bir insanın sahip olmadığı özelliklerle değil, bu özelliklerden dolayı yaşamda karşılaştığı engellerle tanımlanıyor. Yani engel insandaki eksiklik değil, o insanın yaşamını eksiltmeye yönelik düşünce yapılarında, engel düşüncede anlamını buluyor.

Türkiye Özürlüler Eğitim ve Dayanışma Vakfı (ÖZEV) Başkanı Tekin Başer, Özürlüler Kanunu’nun pek çok yenilik getirmesine rağmen az sayıda engellinin bu hakları kullanabildiğini söyledi. Başer, engellilerin çoğunun kendilerine sağlanan hakların neler olduğunu bilmediğine vurgu yaptı.
ÖZEV, engellilerin haklarını öğrenmesi, kullanması, var olan mağduriyetlerinden kurtulması, hayat standartlarının yükseltilmesi ve bu alanda toplumsal bilinç oluşturmak amacıyla, Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Yerel ve Bölgesel Televizyonlar Birliği ile birlikte AB destekli Özürlü Hakları (ÖZHAK) Projesi’ni hayata geçiriyor. Proje kapsamında engellilerin bilinçlendirilmesine yönelik, İç ve Doğu Anadolu ile Karadeniz Bölgesi’nde çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor.

ÖZEV Başkanı Tekin Başer, konuyla ilgili Trabzon’da düzenlediği basın toplantısında, engellilerin acınan insanlar değil; anlaşılan insanlar olmak istediğini söyledi. Özürlüler Kanunu’nun pek çok yenilik getirmesine rağmen, az sayıda engellinin bu hakları kullanabildiğine dikkat çeken Başer, engellilerin çoğunun kendilerine sağlanan hakların neler olduğunu bilmediğini kaydetti. Engellilerin raporları ile birlikte başvurdukları taktirde devletin her türlü ihtiyacını karşıladığını anlatan Başer, “Gerekli malzemeler, sağlık ve eğitim hakkı, maaş ve evde bakım ücreti gibi birçok imkandan faydalanabilme şansları var. Bugün bir engellinin; eğitim yardımı, sosyal güvencesi yoksa maaş ve bakım yardımı ile birlikte yaklaşık bin 200 YTL’ye yakın yardım alma imkanı var. Ülkemiz şartlarında bu azımsanmayacak bir rakam.” dedi.
Dünyanın hiç bir yerinde engellilerin bu denli geniş haklara sahip olmadığını ifade eden Başer, ülkemizdeki en büyük sorunun; engellilerin haklarını yeterince bilmemeli olduğuna vurgu yaptı. Başer, bu konuda yalnızca toplumun değil, engellilerin de bilinçlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Trabzon’da kayıtlı bulunan 6 bin engelliden sadece 120′sinin bu haklardan yararlandığının altını çizen Başer, eğitime katılanların sayısının ise sadece 70 olduğunu dile getirdi. Engellilere kendilerine tanınan haklardan faydalanma çağrısı yapan Başer, engellilere istihdam alanlarının oluşturulması halinde de bu kesimin ülkeye yük olmak yerine, üretken insanlar olacağını dile getirdi. Bu bilinci oluşturmak için ÖZHAK projesini yaptıklarını anlatan Başer, engellilerin her ne amaçla olursa olsun ranta çevrilmesi ve istismar edilmelerine de şiddetle karşı çıktılarını sözlerine ekledi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir