Hz Hasan Ve Hüseyin Hayatı

Sponsorlu Bağlantılar
abiye akika allah ama beni bir cocuk ehl ezan fatima gelecek hasan hazreti ali hemen karar kendi peygamber efendimiz sadaka sayfa serif Hz Hasan Ve Hüseyin Hayatı Hz Hasan Ve Hz Hüseyinin Hayatı hz hasan ve hüseyinin hayatı hz hasan ve hüseyin h..

Hz. Hasan Ve Hz. Huseyin

Cennet Genclerinin En Guzelleri :

Hz. Hasan ve Hz. Huseyin

Kitap okurken ilgimi ceken bir hadisi serif beni cok farkli arastirmalara sevk etti. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Cocuklarinizi uc haslet uzerine yetistiriniz: Peygamberinizin sevgisi, Ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an tilaveti.” buyuruyor. Hadiste gecen iki hususu yerine getirmek icin gayret gosteriyorum. Her gun duzenli olarak bana yardim edecegine daha onceden soz vermis olan abinin Kuran derslerine katiliyor ve ona hatalarimi duzelttiriyorum. Peygamber Efendimiz’i daha iyi taniyabilmek icin de Sonsuz Nur’u okumaya devam ediyorum.

Ancak “Ehl-i beyt”in ne oldugunu anlamadigim icin sevip sevmedigimi de bilemiyordum. Beraber Kuran calistigimiz abiye gidip bunu sordugumda, onume birkac tane kitap koyarak sorumun cevabinin o kitaplarda gizli oldugunu, onlari inceleyerek elde ettigim bilgileri kendisine de anlatmami soyledi. Ben de hic vakit kaybetmeden Ehl-i beytin manasini ogrendim.

Efendimiz’in Ailesi

Ehl-i beyt; Peygamber Efendimiz’in butun ailesine verilen isimmis. O’nun aile fertleri soz konusu oldugunda kiymetli hanimlari, cocuklari, kizi Hazreti Fatima ile Hazreti Ali’nin cocuklari olan Hazreti Hasan ve Hazreti Huseyin’den kiyamete kadar gelecek nesilleri kastediliyormus. Bunu okudugumda onlari hakiki manada sevebilmem icin once tanimam gerektigini dusundum ve hayat hikayelerini ogrenmeye karar verdim. Ben de henuz cocuk oldugumdan midir, bilemiyorum ama arastirmaya once Ehl-i beytin kucuk uyeleri olan Hazreti Hasan ve Huseyin’den basladim. Birkac sayfa not tuttuktan sonra hemen o abiye kosup anlatmaya koyuldum:

“Hazreti Hasan ve Huseyin, Peygamber Efendimiz’in kizi Fatima’dan torunlaridir. Dunyaya geldiklerinde Allah Rasulu onlarin kulaklarina ezan okumus, isimlerini vermis, kundaklarini kendi elleriyle sarmis, saclarinin agirliginca sadaka verdirmis, akika kurbanlarini kesmis. Peygamberlerin ogullari icin yaptiklari duayi Allah Rasulu de torunlari icin yaparmis; “Allah’im! Sana siginiyorum. Bu iki yavrumu, seytanin ve kotu bakisli insanlarin serrinden Sen koru…”

Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) kizi Fatima’yi ziyaret ettigi zaman kendisini karsilayan Hasan ve Huseyin Efendilerimiz’i hemen omuzlarina alir ve onlari sevmekle ise baslarmis. Onlari oper, koklar ve “Bunlar benim bu dunyadaki iki reyhanimdir (guzel kokulu ciceklerimdir)” dermis.

Yine boyle birgun, torunlarini Peygamberimiz’in omuzunda goren Hazreti Omer, Hazreti Hasan ve Huseyin’e donerek: “Ne mutlu size, ne kadar degerli birinin omuzundasiniz!” deyince, Peygamberimiz de; “Tabii, cunku onlar da benim icin cok degerli kimselerdir.” diye karsilik vermis. Bazi geceler gec saatlere kadar Insanligin Iftihar Tablosu’nun yaninda durur, sonunda dunyanin en tatli Dedesi’nin gogsunde uyuyakalirlarmis.

Hazreti Hasan bazen Peygamberimiz’in sakaliyla oynar; bu esnada Allah Rasulu de onun parmaklarini isiracakmis gibi yaparmis. Bu da Hazreti Hasan’in cok hosuna gidermis. Kimin gitmez ki? Degil benimle oynamasi, Allah Rasulu’nun uzaktan bir tebessumunu bile gorsem bu bana mutluluk icin yeterdi.

Torunlarini cok seven Peygamberimiz, camiye gittiginde onlari da beraberinde gotururmus. Bazen Allah Rasulu secdeye egilince Hazreti Hasan ve Huseyin gelip O’nun sirtina binerlermis. Kainatin Efendisi secdeden kalkarken onlari yumusak bir sekilde alip yere koyarmis. Bazen de onlar sirtindan ininceye kadar secdeyi uzatirmis. Onlara karsi oylesine alaka gosterirmis ki, birgun hutbe okudugu esnada Hazreti Hasan ile Hazreti Huseyin camiye girince O hemen sozune ara verip asagi inmis ve onlari kucagina almis.

Bir defasinda ise, Peygamberimiz davetli oldugu yere torunu Huseyin’i goturmek istemis. Bu sirada arkadaslariyla oynamakta olan Huseyin Efendimiz saga sola kosmaya baslamis. Peygamberimiz de yakalayincaya kadar onu taklit ederek saga sola kosmus… Sonunda yakalamis ve onu kucaklayarak optukten sonra soyle buyurmus: “Huseyin benimdir, ben de Huseyin’in.”

Sevgili Peygamberimiz, zaman zaman Hasan ve Huseyin Hazretlerini gurestirir veya ok atma yarisi yaptirirmis. Peygamberimiz hicbir zaman taraf tutmaz, onlara esit sekilde davranirmis. Birini digerinden ayirmaz, ikisine de ayni olcude deger verirmis. Bununla ilgili Hazreti Ali bir hadise anlatiyor;

“Peygamber Efendimiz bizi ziyarete gelmisti. Yanimizda geceledi. O sirada Hasan ile Huseyin uyuyorlardi. Bir ara Hasan su istedi. Derhal yerinden kalkan Peygamberimiz bir bardaga su koyup getirdi. Bu arada Huseyin de uyandi ve suyu once o icmek istedi. Peygamberimiz ise suyu Hasan’a verdi. Bunun uzerine Fatima dayanamayarak: “Hasan’i, Huseyin’den cok seviyor gibisin babacigim.” deyince, Peygamber Efendimiz: “Hayir, once Hasan istedigi icin ona verdim.” buyurdu.

Oyle Dedeye Boyle Torunlar

Kisaca bunlari anlattiktan sonra beni buyuk bir dikkatle dinleyen o abiye sordum;
“Benim ogrendiklerim bunlar, yanlis bir sey anlatmadim degil mi?”

“Hayir, bilakis hem dogru anlattin hem de cok guzel bir sekilde siralamaya koymussun. Sen Ehl-i beyti tanimak istedigini soyleyince ben de biraz Internette arastirma yaptim ve Peygamberimiz’in Hazreti Hasan’a verdigi ogutleri ogrendim. Ister misin ben de onlari anlatayim?”

“Tabii ki isterim, not tutmak icin kagidimi, kalemimi hazirladim bile!..”

“Aralarinda bir yas fark olmasina ragmen ikisi de cok kucuktuler. Ama Allah Rasulu’nun onlara o yasta verdigi nasihatleri ogrenince, o sozleri anlayip unutmayan Hazreti Hasan’a insanin hayranligi artiyor. Peygamberimiz ona buyurmus ki: “Hasan! Bes vakit namazini aksatmadan kil. Sana supheli gelen her seyi terk et. Icinde suphe uyandirmayan seyleri yap. Cunku dogruluk, insanin gonlune huzur verir. Yalan ise huzursuzluk uyandirir.”

Peygamber Efendimiz, kucuk yastan itibaren torunlarinin egitimiyle bizzat kendisi ilgilenmis. Bir keresinde de, Hazreti Hasan’la Peygamberimiz birlikte yuruyorlarmis. Giderken yoksul ve fakir insanlara ayrilmis sadaka hurmalarinin bulundugu yerden gecmisler. Hazreti Hasan oradaki hurmalardan bir tanesini agzina atmis ama daha cigneyemeden Peygamberimiz onu agzindan cikarip almis. Oradakilerden birisi: “Neden izin vermediniz? Bir hurmayi yeseydi ne olurdu sanki?” demis. Bunun uzerine Peygamberimiz: “Hayir! Benim ailemden olan hic kimseye sadaka helal degildir” buyurmus. Bu ne kadar hassasiyettir ki, yenilmesi uygun olmayan minik bir hurma tanesi bile olsa Allah Rasulu bunu yemelerine izin vermemis ve torunlarini en guzel sekilde yetistirmis. Bunu ogrenince aklima sirf cocuklarinin uykulari bolunmesin diye onlari sabah namazina kaldirmayan anneler, yenilene dikkat etmeyen, televizyonda onune ne gelirse ailece seyreden kimseler geldi. Allah Rasulu bu devirdeki insanlari gorse ne yapardi acaba?”

Biz tam bu sozlerle konuyu bitirmek uzereydik ki, bulundugumuz odaya bir abi daha girdi. Konustugumuz mevzuyu ogrenince o da Hazreti Hasan ve Huseyin’in yasli bir adamla aralarinda gecen bir hadiseyi anlatarak sohbetimize katkida bulundu:
“Hazreti Hasan ve Huseyin, namazlarini aksatmadan ve zevkle kilarlarmis. Gunlerden bir gun, iki kardes, namaz kilmak icin abdest almaya gitmis. Bu sirada, abdest almakta olan yasli bir adam gormusler. Ancak bu yasli adam, abdest alirken bazi hatalar yapiyormus. Hazreti Hasan kisik sesle kardesine:

“Su yasli amcaya hatalarini nasil soylesek acaba?” demis. Hazreti Huseyin de, ona hatalarini, kalbini kirmadan soylemelerinin gerektigini hatirlatmis. Nasil soyleyeceklerini dusunup dururken birden Hasan Efendimiz, “Benim aklima soyle bir fikir geldi. Ne dersin?” deyip kardesinin kulagina bir seyler fisildamis.

Iki kardes, usulca yasli adamin yanina yaklasmis. Hazreti Hasan soze baslamis: “Affedersiniz efendim… Ben ve kardesim namaz kilmaya yeni basladik. Fakat, hangimizin dogru abdest aldigi konusunda anlasamiyoruz. Siz aramizda hakem olsaniz, biz de abdest alsak, bakalim hangimiz dogru olarak abdest aliyor onu ogrensek.”

Ikisi de baslamislar abdest almaya. Bu sirada yasli adam da buyuk bir dikkatle onlari izliyormus. Sonunda abdestlerini tamamlamislar. Amcanin tepkisini ogrenmek icin baktiklarinda, gozlerinin dolu dolu oldugunu gormusler. O ak sakalli amca bir taraftan Hazreti Hasan ve Huseyin’i kucaklarken bir taraftan da sunlari soylemis:

“Sevgili yavrularim! Aslinda ikiniz de dogru olarak abdest aliyorsunuz. Hatali olan bendim. Size ne kadar tesekkur etsem azdir.” Yasli amca, daha sonra onlari alinlarindan operek ugurlamis.”

Ehl-i beyt Demek Peygamber Yolu Demektir

Bu iki abiden dinlediklerim Peygamberimizin sevgili torunlarini daha iyi tanimama vesile oldu. Gerci onlar daha sonra buyumus ve cok buyuk birer insan olmuslar. Fakat nedense onlar icin zihnimde birer sima belirlemesem de adlarini andigimda artik aklima hep sirin mi sirin, akilli mi akilli ve edeb abidesi iki kucuk kardes geliyor.

O aksam eve gittigimde gun boyunca ogrendiklerimi bir de babama anlattim. Babam beni memnuniyetle dinledikten sonra, elinden hic dusurmedigi kirmizi kitaplarindan bir tanesini istedi ve ondan bir bolumu acip okuyarak su ilavede bulundu:

“Peygamber Efendimiz buyurmus ki: “Size iki sey birakiyorum; onlara simsiki sarilirsaniz kurtulusa erersiniz: Biri Allah’in kitabi Kur’an, digeri de Ehl-i beytimdir.” Allah Rasulu, Ehl-i beyte cok onem vermistir; cunku, Sunnet-i Seniyyenin kaynagi ve koruyuculari herkesten once onlardir. Iste bu hadiste de Kur’anin yaninda Ehl-i beytten bahsedilmesi onlarin Allah Rasulu’nun sunnetini temsil etmelerinden dolayidir. Demek ki; Efendimiz’in Sunnet-i Seniyyesine uymayi terk eden, hem Ehl-i Beytten sayilmaz, hem de Ehl-i Beyte hakiki dost olamaz.”

O gece yatagima girdigimde hala Ehl-i beyti ve tabii ki en basta o iki sevimli kardesi dusunuyordum. Sevgili Peygamberimiz vefat ettiginde Hazreti Hasan yedi, Huseyin Efendimiz ise alti yasindaymis. Biricik Dedelerinden kisa bir sure sonra anneleri Hazreti Fatima’yi da kaybetmisler. Fakat, Peygamber Efendimiz’le beraberlikleri cok kisa surmesine ve o donemde cok kucuk olmalarina ragmen, o kadar guzel yetismisler ki, daha cocukken bile kendilerinden buyuk insanlara faydali olabilecek hale gelmisler. Onlara ve onlari oyle guzel terbiye edene canlarimiz kurban olsun!

Peygamberimiz’in bu sevgili torunlarini tanidikca daha da cok sevdim ve onlari sevmenin ne kadar karli bir is oldugunu ogrendim. Cunku, Allah Rasulu’nun onlarla alakali sozlerini de okudum. Bu sozlerin ikisini de sizinle paylasarak bu haftaki beraberligimize son vermek istiyorum:

“Bunlar benim ogullarimdir, kizimin ogullaridir; Allahim ben onlari seviyorum, Sen de onlari sevenleri sev.”

“Hasan ve Huseyin Cennet genclerinin ulularidir. Onlari seven beni sevmis demektir. Onlardan nefret eden de benden nefret etmis olur.”

Tarihin Görkemli Kaybedenleri !!

“Tarih her zaman kazananların yanındadır” denir hep. Tarih yazıcılar hep kazananları, savaş meydanlarından sağ çıkan, ayakta kalanları, onların sözlerini yazdı. Ancak öyle görkemli kaybedenler vardı ki adları halkların hafızalarına kazındı günümüze kadar geldi. Tarih yazıcılar da onları görmezden gelemedi.

Onların hepsini anlatmak imkansız. Birçok insan oldu tarihte yanlış gördüğünün karşısına dikilen. Bunların pek azı başarılı oldu. Ancak nihayetinde iyiyi, onurluyu savunarak tarihte kaybedenler, halkların vicdanında kazanan olmayı başardı.

TARİHİN İLK GERİLLASI: VİRİATHUS

Tarihte görkemli kaybedenler denilince akla gelen ilk isimlerden biri Roma ordularına karşı direnen Viriathus’tur. M.Ö. 139 yılında Romalılar tarafından öldürüldüğünde Viriathus ünü çoktan İberya’nın büyük savunucusu olarak yayılmıştı.

Doğum tarihi belli olmayan Viriathus’un tam kökeni de belli değildir. Sadece Yunan tarihçi Diyotorus Siculus, Viriathus’un Lusitanyan köklerine işaret eder. Dönemin bir diğer tarihçisi Livy ise Viriathus’un okyanus kıyısında yaşayan bir kabilden geldiğini ve önce çoban, ardından avcı, bunun ardından da asker olduğunu yazar.

Viriathus’un bugün Portekiz’de bulunan bir anıtı

Viriathus tarihe göre Romalılara karşı direnmeden önce yoktur, O’nu Viriathus yapan, tarihe geçiren bu direniştir.

Romalı tarihçi Appian’a göre Viriathus, Roma Konsülü Galba’nın M.Ö. 150 yılında Lusitanyan savaşçılarına karşı giriştiği büyük katliamdan kurtulan bir avuç askerden biridir. 20 bin Lusitanyan’ın öldürüldüğü bu katliamdan sadece iki yıl sonra Viriathus, Lusitanyan ordusunun başına geçer.

Romalı tarihçilere göre Viriathus’un çok güçlü bir fiziği vardı; iyi bir stratejist ve çok zeki bir komutandı. Ünlü Romalı tarihçi Polybius onunla savaşı “ateşle savaş” olarak nitelendiriyordu. Viriathus birçok komutanın aksine soylu bir aileden gelmiyordu. Ülkedeki tüm aristokratk aileleri kayıt altına alan Romalılar Viriathus’tan hiç bahsetmemişti.

Katliamdan iki yıl sonra İberya’da büyük bir ayaklanma başlatıldı. Bu ayaklanmayı bastırmak için Romadan Caius Vetilius komutasında bir lejyon gönderildi. Vetilius, ayaklananların büyük bir kısmını kılıçtan geçirdi. Geriye 1000 kadar isyancı savaşçı kalmıştı. Bu savaşçıların arasında Viriathus da bulunuyordu.


Viriathus’un öldürülmesini resmeden bir karikatür

Viriathus savaşta nasıl bir taktik izleneceğine ilişkin düzenlenen toplantıya sıradan bir savaşçı olarak katıldı ve bir komutan olarak çıktı. İsyancıların başına geçen Viriathus Roma ordusu saldırdığı anda 1000 adamını daha sonra başka bir noktada buluşmak üzere ayrı yönlere küçük gruplar halinde dağıttı. Romalıların 10 bin kişilik gücünü bu şekilde bölen Viriathus, hızlı adamları sayesinde isyancıları savaş meydanından sağ salim kurtarmayı başardı.

M.Ö. 149 yılında Viriathus, Roma lejyonuna karşı Tribola’da bir dizi saldırı gerçekleştirdi. Gerilla taktikleri kullanan Viriathus, aralarında lejyonun kumandakı Caius Vetilius’un da bulunduğu 4 bin Roma askerini öldürdü. Bu olayın ardından Viriathus üzerine gönderilen Romalı komutanlar Gaius Platius, Claudius Unimanus ve Gaius Negidius’un başında bulunduğu Roma ordularını yendi.

Roma bunun üzerine 15 bin asker ve 2 bin atlıdan oluşan büyük bir orduyu İberya’ya gönderdi ancak bunların da büyük bir bölümü Viriathus’un savaş taktikleri karşısında yok oldu. Roma bu kez en iyi generali Fabius Maximus Servilianus’u Viriathus’un üzerine saldı. Roma ordusu Sierra Morena yakınlarında Viriathus’un pususuna düştü. Ancak Viriathus burada Romalıların kendisine yaptığı anlaşma teklifini kabul etti. Servilianus Viriathus ile bir barış anlaşması imzaladı. Anlaşma Roma Senatosu tarafından da onaylandı.

Romalılar bu süreç içerisinde Lusithanyalıların direnişinde Viriathus’un liderlik rolünü anlamıştı. Bu yüzden savaş meydanında çarpışmaktan ziyade önce O’nu ortadan kaldırmaya karar verdiler.

Viriathus’un İtalya’ya barış için gönderdiği elçileri Audax, Ditalcus ve Minurus burada Roma senatörü Marcus Popillius Laenas tarafından satın alındı ve üçlü İberya’ya geri döndüklerinde Viriathus’u çadırında uyurken öldürdü.

Viriathus’un ölümünün ardından her ne kadar Lusihanya halkının direnişi sürdüyse de Roma’nın genişlemesi durdurulamadı.

TARİH EN GÖRKEMLİ KAYBEDENİ: SPARTAKÜS!

Spartaküs tüm dünya tarihinin belki de en ünlü kölesidir. M.Ö. 120- M.Ö. 70 yılları arasında yaşayan Spartaküs’ün yenilgisi de tarihin en görkemli yenilgilerinden biridir.

Romalı tarihçilere göre Spartaküs’ün kökeni Trakya’ydı. Burada köle tüccarlarının eline düşen Spartaküs, Roma ordusuna verilmiş ve birçok savaşta yer aldıktan sonra Romalı senatör Lentulus Batiatus’un gladyatör okuluna satılmıştı.

Spartaküs bu okuldan M.Ö 73 yılında 69 arkadaşıyla birlikte kaçarak Naples’e sığındı. Silah olarak kullanabilecekleri ne varsa yanına alan bu gladyatörlere yolda rastladıkları çok sayıda kaçak köle de katıldı.

Spartaküs ve yanındakilerin önemli bir bölümü İtalya’nın dışından değişik Avrupa ülkelerinden gelen kölelerdi. Ve bu köleler kendi ülkelerine geri dönmek istiyordu. O yüzden Vezüv geçidinde karşılarına çıkan Roma ordusunu yenerek kuzeye doğru yürüyüşe geçtiler.


Spartaküs filminden

Spartaküs, Roma ordusunda görev yaptığı dönemde savaş taktikleri konusunda ciddi bir birikime sahip olmuştu. Kendisi de son derece zeki biri olan Spartaküs, kısa bir sürede isyancı kölelerden disiplinli bir ordu yarattı. Kuzeye doğru giderken iki Roma lejyonunu yok etti.

M.Ö. 72 yılında Spartaküs, karşısına çıkan 30 bin kişilik Roma ordusunu yendi. Bu sırada Spartaküs’ün yanından ayrılan Crixus adlı köle ve onun arkadaşları Romalılar tarafından öldürüldü. Spartaküs bu olaydan sonra 2 Roma lejyonunu daha dağıttı. Alplere kadar ilerleyen köle ordusu dağları aşıp kendi yurtlarına dağılabilirdi ancak bu noktada Spartaküs ve yanındakiler fikir değiştirdi ve yeniden güneye yöneldi. Yolda iki Roma lejyonunu daha yenen Spartaküs yılsonunda ülkenin en güney ucundaki Messine boğazına kadar ulaşmıştı.

Spartaküs burada kendilerini Sicilya’ya geçirecek olan Kilikyalı korsanların ihanetine uğradı. Reggina yakınlarında sıkışan Spartaküs ilk kez yenilgiye uğradı ve Birindisi’ye kaçtı. Birindisi yakınlarındaki Silarus nehrinde Romalılarla çarpışan köleler arasında bulunan Spartaküs’ün burada öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Spartaküs’ün ölümünün ardından köle ordusu tamamen dağıtıldı. 6 bin 600 köle Appia’dan Roma’ya kadar uzanan yolda çarmıha gerildi. Romalılar bütün çabalarına rağmen Spartaküs’ün ne ölüsünü ne de dirisini bulabildi. Zira O’nu diğer kölelerden ayıran hiçbir işaret ya da simge yoktu.

MİLYONLARIN KALBİNDEKİ İMAM: HZ. HÜSEYİN

Hz. Hüseyin, peygamber Hz Muhammed’in torunu, 4. halife Hz Ali’nin de oğludur. Hz Ali’nin öldürülmesinden sonraki dönemde ağabeyi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dışında, Hz. Muhammed’le kan bağı bulunan kimse hayatta değildi. Bu nedenle iki kardeşin halife olmasına kesin gözüyle bakılıyordu.

Hz Ali’nin 661 yılında öldürülmesinin ardından İslam dünyasında yeni Halifenin kim olacağı tartışılmaya başlandı. O dönemde İslam devleti içindeki en etkili ailelerden olan Emeviler ve bu ailenin başındaki Muaviye halifeliğin kendilerine verilmesini istiyordu. Ancak büyük bir kesim Hz. Hasan’ın halife olmasını istiyordu.

İki taraf arasında yaşanan çatışmanın büyümemesi için Hz. Hasan, Muaviye’nin halifeliğini kabul etti. Ancak Muaviye, işler kötüye gittiği zaman adı halifelik için ilk gündeme gelecek isim olan Hz Hasan’ı zehirleyerek öldürttü.


Hz. Hüseyin

Hz. Hasan’ın takipçileri bu tarihten sonra kardeşi Hz. Hüseyin’i başa geçirdiler. Hz. Hüseyin Muaviye ile iktidar kavgasından uzak durdu ancak kendi cemaatini de korudu. Hz. Hüseyin’in Muaviye’den sonra halife olması bekleniyordu.

Ancak Muaviye bu tehlikeyi gördüğü için henüz yaşadığı sırada, 680 yılında oğlu Yezid’i halife olarak ilan etti ve kimsenin buna karşı çıkmaması için halkın huzurunda O’na biat etti. Yezid bu hamleden sonra İslam dünyasının en etkin ismi olan Hz Hüseyin’in kendisine biat etmesini istedi. Hz. Hüseyin’in cevabı ise oldukça sertti: ““Biz, nübüvvet Ehl-i Beyt’i ve risalet madeniyiz. Yezid ise fasık, şarap içen ve adam öldüren birisidir. Benim gibi birisi onun gibi bir kimseye biat etmez…”

Hz. Hüseyin, Medine’de korunamayacağını görünce 682 yılında Mekke’ye göç etti. Bu sırada İslamiyetin önemli merkezlerinden biri olan Kufe’den kendisine cemaat adına gönderilen bir mektup Hz. Hüseyin’in eline ulaştı. Mektupta Hz. Hüseyin güvenliği için Kufe’ye davet ediliyordu.

Hz. Hüseyin önce bir elçisini Kufe’ye gönderdi. Elçiyi gören Kufeliler O’nun önünde eğilip biat ettiler. Elçi bu durumu Hz. Hüseyin’e bildirdi. Ancak bu meseleden halife Yezid de haberdar olmuştu. Yezid birçok adamını Hz. Hüseyin’in üzerine saldı ancak bu çabaların hepsi başarısız oldu. Hz. Hüseyin, Mekke’den ayrılarak Kufe’ye doğru yola çıktı.

Hz. Hüseyin ve kafilesi yolda Yezid’in orduları tarafından çöle sürüldü. Suya ulaşmaları engellendi. Ve sonunda Kerbela yakınlarında Yezid’in askerleri tarafından vahşi bir şekilde öldürüldü. Hz. Hüseyin’in buradaki direnişi de dillere destan oldu. Öyle ki Hz. Hüseyin’in katlediği “Aşura” günü orada bulunan Haccac bin Abdullah şöyle dediği rivayet edilir:

“Allah’a ant olsun ki, oğlu, kardeşi, kardeş oğulları, akrabaları ve yaranları öldüğü halde onun (İmam Hüseyin) gibi direnişli, sebatlı, şecaatli ve yiğit birisini ben görmedim. Allah’a ant olsun ki ondan önce ve ondan sonra onun gibi birisini görmedim. İmam Hüseyin düşman ordusuna saldırdığında, kurt korkusuyla dağılan keçiler gibi, İmam’ın sağ ve solundan öylece kaçıyorlardı.”

Hz. Hüseyin öldürüldüğü yere yakın olan Kerbela kasabasına gömüldü. Taraftarları daha sonra onun mezarı üzerine İmam Hüseyin Türbesini yaptı. Türbe halen Şiilerin en kutsal mekanı konumundadır.

İmam Hüseyin’in savaş alanında kesilen başının bugün İsrail sınırları içinde bulunan Aşkelon’a götürüldüğü bildirilir. Burada Fatimi halifeler tarafından alınarak Kahire’ye getirilen kesik baş, Fatimi sultanlarının gömüldüğü bir mezarlığa gömülür. Görgü tanıklarının ifadelerine göre baş olayın üzerinden yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen çürümemişti ve yüzündeki kan izleri olduğu gibi duruyordu.

İNGİLİZLERİN ŞEYH BEDREDDİN’İ: JOHN BALL

İngiltere’de ünlü 1381 köylü isyanının liderlerinden biridir John Ball. Geçmiş hayatı konusunda pek az şey bilinir. York şehrinde doğup büyüdüğü ve din eğitimini burada aldığı söylenir. Kent şehrinde bir süre rahiplik yapmıştı. İngiliz tarihçiler O’nun bir dönem “Kent’in Deli Rahibi” olarak anıldığını söyler.

John Ball

John Ball isyan öncesinde sosyal eşitlik konusundaki fikirleriyle Kilise içerisinde aykırı bir isim olarak sivrilmişti. Bu fikirleri O’nun Canterbry başpsikoposuyla çatışmasına neden oldu ve üç kez zindana atıldı. 1366 yılında Kilise insanların John Ball’un yanına yaklaşmasını yasakladı.

John Ball buna rağmen fikirlerini değiştirmedi ve uzlaşmaya, af dilemeye yanaşmadı. 1381 yılında yeniden zindana atılan John Ball, isyancı köylüler tarafından kurtarıldı.

Şeyh Bedreddin’in henüz genç bir din adamı olduğu dönemde John Ball, Kent şehrinde çevresinde toplanan köylülere şöyle seslendi: “Adem topragi kazarken Havva yün egiriyordu. Peki o zaman efendi kimdi? Baştan beri insanlar birbirine benzer yaratıldı ve bizim zincirlerimiz, içinde kötülük olan insanlar tarafından oluşturuldu. Eğer Tanrı birilerinin özgür, birilerinin köle olmasını isteseydi en baştan kimin özgür kimin köle olacağını söylerdi. Bu nedenle sizi Tanrıdan aldığımız yetkiyle bizi köle kılan bağları yıkmaya ve özgürlüğü almaya çağırıyorum”. Ball bu konuşmasında isyana kalkan köylülerden tüm soyluları öldürmelerini istedi. Kendisi de Londra kulesine hücum eden isyancılar arasında yer aldı.

İsyan başarısızlıkla sona erince John Ball, ülkenin orta kesimlerine kaçtı ancak Coventry’de yakalandı. 15 Temmuz 1381 günü Kral II. Richard’ın huzurunda asılarak idam edildi.

John Ball ve isyanın diğer liderleri Wat Tyler ve Jack Straw çağlarında kaybettiler ama özgürlük mücadeleleri için ilham oldular. Özellikle sosyalizmin teorisyeni Karl Marks, John Ball’un isyan konuşmasından çok etkilenip, ilham aldığını söyleyecekti.

BİZİM JOHN BALL: ŞEYH BEDREDDİN!

“Kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip biz, milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz” diyerek yola çıkan Şeyh Bedreddin, kimilerine göre tarihin ilk komünistidir. İnsanın insan üzerindeki tahakkümünü tamamen reddeden Şeyh Bedreddin, aykırı fikirlerini geniş ve çok farklı kesimlerden halk kitlelerine benimsetmiş nadir liderlerden biridir.


Şeyh Bedreddin’in resmedildiği bir tablo

Şeyh Bedreddin bugün Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Simavne kasabasında dünyaya geldi. Doğum tarihi kesin olmamakla birlikte birçok kaynak Şeyh’in 1359’da doğduğunu yazar. Babası Simavne kadısıdır. Bu nedenle “Simavne kadısı oğlu Şeyh Bedreddin” olarak anılacaktır. Annesi ise sonradan Müslümanlığı seçen bir Rum’dur.

O dönemlerde Osmanlı’nın başkenti Edirne’dir. Şeyh Bedreddin de Edirne’de eğitimine başlar ve dönemin ünlü İslam alimlerinden dersler alır. Bursa’da da Koca Efendi’den astronomi ve matematik dersleri alan Şeyh Bedreddin, Konya’da ise dönemin ünlü alimi Feyzullah Efendi’den mantık ve astronomi öğrenir.

Anadolu’da edindiği bilgilerle yetinmeyen Şeyh Bedreddin dönemin ilim merkezi Kahire’ye geçer. Şeyh Bedreddin, Memlük sultanı Berkuk’ın sarayında 3 sene kalır ve bu süreçte alim Hüseyin Ahlati’nin öğrencisi olur.

Ahlati kendisini en iyi anlayan isim olduğunu düşündüğü Şeyh Bedreddin’i vasi olarak atar. Ahlati’nin müritlerinin bu duruma tepki göstermesi karşısında Bedreddin, Anadolu’ya döner.

Bu sırada Bedreddin’in ünü yayılmış ve Anadolu’nun dört bir yanında O’nu müritleri karşılar olmuştur. Aydın’ın Nizar köyünde Börklüce Mustafa ve Domaniç’in Sürme köyünde de Torlak Kemal’le tanışır. İkili Şeyhle konuşmalardan sonra O’nun müridi olurlar.

Edirne’ye yerleşen Şeyh Bedreddin, 1402 yılında başlayan Fetret Devri’nde Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yapar. Bu sırada Börklüce Mustafa’yı yanına aldırır. Torlak Kemal de sık sık Edirne’ye gidip gelir. Ancak Şeyh 1413 yılında iktidar mücadelesini Mehmet Çelebi kazanınca kendisi İznik’e sürülür.

Şeyh İznik’e sürüldükten sonra Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa memleketlerine dönerek Osmanlı idaresinden rahatsız olan köylüleri ve dervişlerin katıldığı bir isyana kalkar. Karaburun ve çevresinde yoğunlaşan isyancılar üzerlerine gönderilen Saruhan Beyinin ordusunu yener. İsyancıların üzerine sürülen Osmanlı ordusu ise zafer kazanır. Tüm isyancılar Börklüce Mustafa’nın gözü önünde öldürülür. Kendisi de bir deve üzerinde çarmıha gerilir ve bu şekilde gezdirilir.

İsyanın patlak verdiği sırada Şeyh Bedreddin, İsfendiyar Beyliğine sığınır. Sinop üzerinden Eflak’e giden Şeyh, Edirne’ye dönmek üzere yola çıktığı sırada Osmanlı tarafından ele geçirilir ve Serez çarşısında asılır.

Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı” adlı eserinde Şeyh’in idamı şöyle anlatılır:

“Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi:
— Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor”.

O’NU PARÇALAMAK İSTEDİLER AMA PARÇALAYAMADILAR
O’NU ÖLDÜRMEK İSTEDİLER AMA ÖLDÜREMEDİLER

19 Mart 1742 tarihinde Peru’nun Cusco şehri yakınlarındaki Tinto köyünde doğan Tupac Amaru, 1780 yılında İspanyol işgalcilere karşı gerçekleştirilen yerli isyanını öncüsüdür. Güney Amerika’daki ilk bağımsızlık hareketlerinden birini başlatan Tupac Amaru, Peru’nun modern bağımsızlık hareketine de ilham kaynağı oldu.


Tupac Amaru

Tupac Amaru’nun gerçek adı José Gabriel Condorcanqui’ydi. San Fransisco de Borja Okulunda Jesuit eğitimi alan Tupac Amaru, bölgedeki etkin ailelerden birinden geliyordu. 18 yaşında büyükbüyükbabasının ismini alan Tupac Amaru, yerli kabilelerin başına geçti ve İspanyollara karşı bir isyan başlattı.

İsyanın ilk günlerinde Tupac Amaru’nun güçleri bölgedeki tüm İspanyol askerlerini ve İspanyol Vali Antonio de Arriaga’yı öldürdü.

Tupac Amaru’nun isyanı aslında çok belirleyici bir isyan değildi. Son 50 yıl içinde buna benzer birçok isyan olmuştu. Nitekim Tupac Amaru da üzerine gönderilen İspanyol ordusuna karşı direnemedi ve esir düştü.

Bu isyanı ve Tupac Amaru’yu ölümsüz kılan O’nun infaz edilme şeklidir.


Tupac Amaru’nun resmi günümüz Peru paralarının üstünde

Tupac Amaru yakalandıktan sonra önce eşi, büyük oğlu Hipolito, dayısı Fransisco ve kayınbiraderi Antonio Bastidas’ın idamını izleme daha sonra da kolları ve bacakları dört ayrı ata bağlandıktan sonra vücudunun parçalanması yöntemiyle ölüme mahkum edildi.

Tupac Amaru, sevdiklerinin idamını izledi. Daha sonra kol ve bacakları dört ata ayrı ayrı bağlandı ve atlar ayrı yönlere sürüldü. Ancak Tupac Amaru’nun vücudu 4 atın gücüne dayandı ve parçalanmadı.

Bunun ardından İspanyollar Tupac Amaru’yu daha önce büyükbüyükbabasının infaz edildiği alana götürdü ve burada baltalarla keserek idam etti.

Tupac Amaru’nun arkasından yazılan destanda şu mısralar yer aldı:

Querrán romperlo y no podrán romperlo (“O’nu parçalamak isteyecekler ama parçalayamayacaklar”).

Querrán matarlo y no podrán matarlo (“O’nu öldürmek isteyecekler ama öldüremeyecekler”).

KAFKASLARIN ÖLÜMSÜZ KOMUTANI: ŞEYH ŞAMİL

Her ne kadar günümüzde birçok faşist çevre tarafından ilahlaştırılsa da Şeyh Şamil, bir ömür boyu işgalciye direnmenin sembolüdür. Kafkasların tarihindeki direniş örneklerinin en güçlüsü ve İslam dünyasında en büyük yankı uyandıranı Şeyh Şamil’di. 1797 yılında doğan Şeyh Şamil, 1834-1859 yılları arasında Kafkasya’da Ruslara karşı gerçekleştirilen isyanı yönetti.

Bu resim yeniden boyutlandırıldı. Orjinal Boyutta görmek için buraya tıklatın. Resmin gerçek boyutları 800×1032 ve büyüklüğü 32KB. Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800×1032 ve 32KB ) Buraya Tıklayın
Şeyh Şamil

Şeyh Şamil 1797 yılında günümüzde Dağıstan Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Gimri’de doğdu. Doğduğunda kendisine Ali adı verildi ancak bebekken hastalanınca geleneklere uygun olarak adı Şamil olarak değiştirildi. İyi bir din eğitimi alan Şeyh Şamil, babasının da nüfuzuyla Kafkasya’da etkili bir din adamı konumuna getirildi.

Şeyh Şamil’in gençliği Osmanlıların Ruslar karşısında geri çekildiği ve Kafkasya’daki toprakları kaybettiği bir dönemde geçti. Kafkasya’da Şeyh Mansur ve Gazi Molla liderliğinde Ruslara karşı bir direniş başladı. Bu direniş 1832 yılında Şeyh Mansur’un Ruslar tarafından öldürülmesiyle sona erdi. Şeyh Mansur’un öldüğü çatışmadan sadece iki kişi kurtulmuştu. Bunlardan biri Şeyh Şamil’di.
Şeyh Şamil çatışmadan sonra yaralarının iyileşmesi için uzun bir süre gizlendi. 1834 yılında Şeyh Şamil Ruslara karşı direnen güçlerin başına geçti ve tam 25 sene boyunca Rusları peşinde koşturdu. 1859 yılının 25 Ağustos günü Rus güçlerince yakalandığı zaman Şeyh Şamil 62 yaşındaydı ve hemen hemen tümünü Ruslara karşı savaşarak geçirdiği bir hayatın son dönemlerine girmişti.

Şeyh Şamil bundan sonra 10 sene Rusların elinde tutsak kaldı. 1869’da Hacca gitmesine izin verildi. Burada Kabe’nin üzerine çıkarılarak tüm Hacca gelenleri selamlamasına izin verildi. Şeyh Şamil ülkesine dönmeden burada öldü. Cenazesi Cennet-ül Baki mezarlığına gömüldü.

VARŞOVA’DA DİRENENLER!

Dünya tarihi zorbalığa, haksızlığa karşı büyük direnenler halklar ve halk hareketlerine sahne oldu. Bunların her biri kendi çağında, kendine has özellikleriyle, kendi açısından büyük direnişlerdi. Ancak bunlardan biri vardır ki tarih ne bir liderini, ne bir öncüsünü hatırlayacak, tüm savaşçılarını birlikte anacaktı: Varşova ayaklanması.

Dünyanın tarihinde görülen en acımasız düşmana, Nazi Almanyasına karşı 1 Ağustos 1944 tarihinde başlatılan ayaklanma tam 63 gün sürdü. Bu ayaklanma büyük kahramanlıkları, büyük trajedileri ve büyük ihanetleri içinde barındırdı ve tarihe bu şekilde yazıldı.

1 Ağustos 1944 tarihine gelindiğinde Sovyet orduları, Nazi ordularını önüne katmış batıya doğru sürüyordu. Bu süreçte 1939 yılından bu yana alttan alta örgütlenen Varşova’daki “Vatan Ordusu” güçleri de bu Nazileri zayıf buldukları bu anda ayaklanmaya karar verdiler. Onlar için özgürlük hiç olmadığı kadar yakın görülüyordu.

Polonya’nın yeraltındaki Vatan Ordusunun generali Bor Komorowski, 1 Ağutos 1944 günü akşam saat 5’te ayaklanmanın başlaması emrini verdi. Komorowski’nin planlarına göre ayaklanma 1 hafta sürecek ve şehir Almanlardan temizlenecekti. Ancak Komorowski, Nazilerin, Kızıl Ordu’ya karşı son direniş noktası olarak Varşova’yı belirlediğini ve buraya onbinlerce askerlik ek sevkiyatın yapıldığını bilmiyordu.

Direnişçiler 4 bini kadın toplam 40 bin askerdi. Bu ordunun elinde sadece 2 bin 500 silah vardı. İç düzenleri çatışmalar sırasında ölen birinin silahını diğer askerin alması prensibi üzerine kurulmuştu. Yani ordunun büyük bir bölümü eli silahlı olan arkadaşlarının ölmesini ve onlardan kendilerine geçecek olan silahı kullanmayı bekliyordu.

Direnişçilerin karşısında ise 30 bin kişilik tanklarla, uçaklar ve toplarla desteklenmiş iyi eğitimli Nazi ordusu vardı.

O gün saat 17’de direnişçiler şehirdeki 180 ayrı Alman askeri noktasına bir anda saldırdı. İlk saldırı planlandığı kadar başarılı olmadığı fakat direnişçiler bazı kilit noktaları ele geçirdi. Şehrin gaz, elektrik ve su tesisatının kontrolü direnişçilerdeydi.

Ayaklanmanın ilk günü 2 bin direnişçi ile 500 Alman askeri öldü. Aynı gün bir matbaayı ele geçiren direnişçiler, 5 yıl aradan sonra ilk bağımsız Leh gazetesini bastı.

Varşova ayaklanmasında direnenler

Bu sırada şehre sadece birkaç kilometre uzakta bulunan Sovyet orduları durdu. Varşova semaları Nazi uçaklarına terk edildi. Ayaklanmanın son günlerinde Sovyet ordusu Varşova’nın dibindeydi ama hiçbir şekilde Nazilere karşı direnen güçlere Sovyet yardımı gelmedi. Stalin, daha önce Sovyetlere tabii bir şekilde Nazilere karşı savaşmayı kabul etmeyen Polonyalı güçlerin Naziler tarafından tasfiye edilmesini bekleyecekti.

Başarılı geçen ilk günün ardından Almanların hava ve topçu saldırıları başladı. Özellikle hava saldırıları direnişçiler için büyük sorun oluşturuyordu zira ellerinde uçaklara karşı kendilerini savunacak silahları yoktu. Şehrin geri kalan stratejik noktaları ise Alman tankları ve makinelı tüfekleri ile korunuyordu.

Almanlar şehre bir hafta içinde takviye güçler gönderdi. Bu takviye güçler Almanların Türkmenistan ve diğer Orta Asya ülkelerinden silah altına altığı Türkmenlerden oluşuyordu. Bu birlikler şehrin Alman kontrolündeki bölgelerinde 65 bin sivili katletti. Sadece Wola ve St Lazarus hastanelerinde 1,360 hasta bu Türk güçleri tarafından kurşuna dizildi.

Aynı birlikler Alman komutanlarının kumandasında sivilleri kalkan olarak kullanarak direnişçilerin üstüne yürüdü. Yaşanan şiddetli çatışmalarda Varşovalı direnişçiler büyük kayıplar vermeye başladı. Ne Batıdan ne de şehrin diğer tarafında bekleyen Sovyet ordusundan yardım gelmedi.

14 Ağustos’tan 2 Eylül tarihine kadar Varşova Eski Şehir meydanı için yoğun çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda direnişçiler şehrin bir yerden bir yere nakil için şehrin kanalizasyon şebekesini kullanıyordu. 2 Eylül’e gelindiğinde 30 bin sivil ve 2 bin 500 direnişçi Eski Şehir meydanında hayatını kaybetmişti.

Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 659×600 ve 289KB ) Buraya Tıklayın

Eski şehir meydanının kaybedilmesinden direnişin sona erdiği 4 Ekim tarihine kadar tüm dünyanın bilgisi dahilinde Naziler adeta plşanlı bir katliama girişti. Bu direnişte 200 bini aşkın Varşovalı katledildi. Hitler direnişçilerden hırsını bu katliama rağmen tam olarak alamamıştı ki Varşova’nın tamamen yıkılmasını ve şehrin mühendislerin çalışmasıyla bir göle çevrilmesi talimatını verdi. Hitler’in bu talimatının ardından tüm Varşova gerçekten yıkıldı, ancak göl planları Sovyet ordusunun ilerleyişiyle bozuLdu….

Etiketler:hz hasan ve hüseyinin hayatı hz hasan ve hüseyin hayatı hz hasan ve hz hüseyinin hayatı hz hasan hüseyin hayatı hz. hasan ve hüseyin hayatı hasan ve hüseyinin hayatı hz hüseyin ve hz hasan hayatı hz hasan hz hüseyin Hazreti Hasan hazreti hüseyin hz.hasan ve hz.hüseyinin hayatı hasan hüseyinin hayatı hz hasan hüseyin hz.hasan ve hüseyinin hayatı hz hasan hz hasan hayatı hz hüseyin hz hasan hz hasan ve hüseyinin hayati h.z hasan ve h.z hüseyinin hayatı hz.hasan hayatı
Hasan Âli Yücel: Hasan Âli Yücel (d. 17 Aralık 1897, İstanbul - ö. 26 Şubat 1961, İstanbul), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusu.
Hasan (Akkoyunlu): Uzun Hasan (Osmanlıca: اوزون حسن; ;
Hasan Şaş: Hasan Şaş (d. 1 Ağustos 1976, Adana), orta saha mevkiinde oynayan eski Türk futbolcu, Galatasaray yardımcı antrenörü.
Hasan bin Ali: Hasan bin Ali bin Ebu Talib, ‎(Arapça: الحسن بن علي بن أﺑﻲ طالب, Farsça: حسن ابن علی, d. 624 – ö. 669) Ali bin Ebu Talib ve Fatıma Zehra’nın büyük oğulları ve Muhammed'in ilk torunudur.
Hüseyin Avni Aker Stadyumu: Hüseyin Avni Aker Stadyumu, Trabzon'da bulunan, Trabzonspor'un maçlarını oynadığı ve 1. Karadeniz Oyunları'nda ana stat görevini gören, doğal çim zeminli kent stadı.
Hüseyin bin Ali: Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib (Arapça: الحسين بن علي, Farsça: حسین بن علی)‎ (626 – 10 Ekim 680), İslam peygamberi Muhammed'in torunudur.
Hüseyin Cahit Yalçın: Hüseyin Cahid Yalçın, “Hüseyin Cahit” (d. 7 Aralık 1875, Balıkesir - ö.18 Ekim 1957, İstanbul), Türk gazeteci, yazar, çevirmen, siyaset adamı.
Hüseyin İnan: Hüseyin İnan (1949–1972), 1949'da Kayseri, Sarız ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Pınarbaşı’nda, liseyi Kayseri'de okudu.
Hayatımızın En Güzel Yılları: Hayatımızın En Güzel Yılları, (Özgün adı The Best Years of Our Lives) 1946 ABD yapımı dramatik filmdir.
Hayatı Yakala: Hayatı Yakala (özgün ad:Reign Over Me), 2007 yapımı bir dram filmidir. Mike Binder'in yönetmenliğini, senaristliğini ve oyunculuğunu yaptığı filmde Adam Sandler, Don Cheadle, Jada Pinkett Smith, Liv Tyler, Donald Sutherland ve Saffron Burrows da rol almaktadır.Film Türkiyede direkt olarak piyasaya sürülmüşdür.
Hayatımın Çalımı Beckham: Hayatımın Çalımı Beckham; (İngilizce orijinal adı: Bend It Like Beckham) 2002 yılı İngiltere yapımı film.
Hayatımın Kadınısın: Hayatımın Kadınısın , 2006 yapımı bir duygusal tarzı Türk filmdir. Filmin senaryosunu, Yönetmenliğini Uğur Yücel yapmistir.
Hayatın Benim: Hayatın Benim () 2004 yılında çekilmiş Angelina Jolie ve Ethan Hawke'nin başrollerini üstlendiği psikolojik gerilimdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir