İvan İlyiçin Ölümü

adliye akraba bakan bece bir cuma dedi eline gibi golovin hepsi ilk kendi kokan lev tolstoy makam nda sevgili siyah taze İvan İlyiçin Ölümü İvan İlyiçin Ölümü Özet ivan ilyiçin ölümü özeti ivan ilyiçin ölümü ivan i..

Ivan Ilyiç’in Ölümü -kitap Ozeti

Ivan Ilyiç’in Ölümü

Lev Tolstoy

Adliye Sarayı’nda Melvinski davasına bakan yargıçlar ile savcı duruşmaya ara vererek Ivan Yegoroviç Şabak’ın odasında toplandılar. Ko*nuşma döndü dolaştı ünlü Krasovk davasına gel*di. Fiyodor Vasilyeviç, dosyanın kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla kapatılmasını şiddetle savunurken, Ivan Yegorovîç kendi görüşünde di*reniyordu. Ta baştan beri tartışmaya katılmamış bulunan Piyotr Ivanoviç ise, eline az önce aldığı resmi Adliye gazetesini gözden geçirmekteydi. Birdenbire, “Baylar, Ivan Ilyiç ölmüş!” dedi. “Doğru mu söylüyorsunuz?” “işte, okuyun!…”
Taze mürekkep kokan gazeteyi Fiyodor Vasilyeviç’e uzattı.
Siyah çerçeve içinde şunlar yazılıydı: “Praskovya Fiyodorovna Golovina, sevgili kocası, yargıç kurulu üyesi İvan İlyiç Golovin’in 4 Şubat 1882 günü yaşama gözlerini yummuş olduğunu tüm akraba ve dostlarına duyurur. Cenaze töreni Cuma günü öğleden sonra saat birde yapılacak*tır.”
Ivan Ilyiç, odada bulunanların meslektaşıydı. Hepsi de onu severdi. Birkaç haftadır hasta yatı*yor, hastalığının iyi olmayacağı söyleniyordu. Henüz görevinden ayrılmamakla birlikte, ölümü durumunda onun yerine Alekseyev’in, Alekse*yev’in yerine ise Vinnikov’un ya da atabeyin ata*nacağı söylentileri dolaşmaktaydı. Bu nedenle, Ivan Ilyiç’in öldüğünü öğrenir öğrenmez odada*ki bayların ilk aklına gelen, bu ölümün kendile*rinin ve tanıdıklarının makam değiştirmesi, rüt*bece yükselmesi bakımından ne gibi bir etkisinin olacağıydı.
Fiyodor Vasilyeviç, “Artık ya Ştabe’in ya da Vinnikov’un yerini alırım. Zaten çoktandır söz veriyorlar. Daire değişikliği bir yana, yılda sekiz yüz rublelik bir ücret artışı da olacak,” diye geçiriyordu içinden.
Piyotr İvanoviç ise, “Kaynımın Kaluga’ya atan*masını sağlayabilirim artık. Karım çok sevine*cek. Böylece kardeşi için bir şey yapmadığımı söyleyemez,” diye düşünüyordu. Piyotr Ivanoviç bir an için düşüncelerden sıyrı*larak, “Zavallının yataktan kalkamayacağını biliyordum. Yazık oldu,” dedi. “Doktorlar bir türlü tanı koyamadılar. Daha doğ*rusu her biri başka bir şey söyledi. Onu son gör*düğümde düzelecekmiş gibi bir hali vardı.”

90

“Adamcağızı bayramdan beri göreyim dedim,
nedense fırsat bulamadım.”
“Malı mülkü var mıydı bari?”
“Karısının bir şeyleri var sanıyorum, ama önemsiz.
“Cenazeye gitsek iyi olur. Çok da uzakta oturu*yorlar.”
“Sizin evden, demek istiyorsun. Sizin evden her*kes uzak.”
Şabak’a gülümseyerek bakan Piyotr Ivanoviç, “Nehrin öbür yakasında oturuyor olmamı bir türlü bağışlamadınız,” dedi. Böylece kentte mahallelerin birbirine uzaklığı üs*tüne konuşa konuşa duruşma salonuna geçtiler. Bu ölüm olayının zihinlerde uyandırdığı çeşitli makam değişikliği ve yeni bir göreve geçme dü*şünceleri bir yana, yakın bir tanıdığın ölmüş ol*ması, hepsinde, her zaman olduğu gibi, ‘iyi ki ölen ben değilim de o’ yollu sevinç dolu bir duygu uyandırmıştı.
Her biri, “Gördün mü, adam ölüp gitti! Ama ben yaşıyorum,” diye düşünüyor ya da içinden böyle geçiriyordu. Bu arada, Ivan Ilyiç’in dostları diye*bileceğimiz yakın arkadaşları, zorunlu ve sıkıntılı bîr nezaket borcunu yerine getirmek için de olsa, cenaze törenine katılmak, ölenin dul karışma baş sağlığına gitmek gerektiğini anımsadılar. Ivan Ilyiç’in en yakın dostları Fiyodor Vasilyeviç ile Piyotr Ivanoviç’ti.
Piyotr Ivanoviç, Hukuk Okulu’ndan beri Ivan Ilyiç’in arkadaşıydı, kendini ona karşı her ba*kımdan borçlu sayıyordu.

91

Öğle yemeğinde karısına Ivan İlyiç’in öldüğünü, artık kardeşini kendi eyaletlerine aldırabileceğini söyledikten sonra, dinlenmek için uzanacağı yer*de frakını giydi, Ivan İlyiç’in evine yollandı. Ivan İlyiç’in evinin önünde bir kupa arabası île iki fayton duruyordu. Evin girişinde, vestiyerde, üstü simle, sırmayla işlemeli, püsküllü bir tabut kapağı duvara yaslanmıştı. Siyahlar giyinmiş iki kadın kürklerini çıkarıyordu. Bunlardan biri Ivan İlyiç’in kızkardeşiydi, Öteki ise onun tanımadığı bir bayan. Ivan İlyiç’in arkadaşlarından Schwarz o sırada merdivenlerden aşağı inmekteydi. Schwarz yukarıdan Piyotr İvanoviç’i görür görmez durdu. “Ivan İlyiç aptalca bir iş yaptı, biz onun gibi ena*yilik eder miyiz?” dercesine göz kırptı, ingiliz usulü favorilerinin çevrelediği yüzü ve frakının içindeki sırım gibi ince bedeniyle Schwarz’ın çıtkırıldım bir kibarlığı vardı. Uçarı tavırlarına uymayan bu kibarlığın burada hiç uygun kaçmadığını düşündü Piyotr Ivanoviç. Piyotr Ivanoviç kadınların öne geçmesine izin ve*rerek arkalarından merdivene tırmandı. Schwarz yukarıda durmuş onu bekliyordu. Piyotr Ivano*viç onun niçin durduğunu anladı, herhalde o ak*şam vint1 oynayacakları yeri söyleyecekti. Yük*sek görevliler, Ivan İlyiç’in dul karısının yanına gittiler; ciddi bir yüz takınmaya çalışarak du*daklarım ısıran Schwarz ise, gözlerinde oynak bir parıltı, kaş göz hareketiyle Piyotr Ivanoviç’e ölünün konulduğu odayı gösterdi.

1) Vint; bir iskambil oyunu, (ç.n.)

92

Piyotr Ivanoviç, böyle durumlarda sıklıkla oldu*ğu gibi, ölünün yanında ne yapacağını kestiremeden odaya girdi. Aklına gelen ilk şey istavroz çı*karmanın bir sakıncasının olmayacağıydı. İstav*roz çıkarırken aynı zamanda öne eğilmek gerekip gerekmediğini bilmediği için orta yolu seçti: Oda*ya girerken eliyle istavroz çıkarmaya, bir yandan da eğilir gibi yapmaya başladı. El ve baş hareket*lerinin izin verdiği ölçüde odayı gözden geçirmeye çalıştı. Ölenin yeğeni olabilecek, bir tanesi kolejli iki delikanlı, istavroz çıkararak dışarı doğru yü*rüyorlardı. Put gibi kımıldamadan duran, yaşlı bir kadın vardı köşede. Kaşlarım garip bir biçim*de havaya kaldırmış başka bir kadın ise onun kulağına bir şeyler fısıldıyordu. İri yapılı, uzun redingotlu, genç bir papaz, yüzünde, ‘Dünya bana vız gelir!’ diyen bir ifadeyle bağıra bağıra dua okuyordu. Evin mutfak işlerine bakan uşak Gerasim, yerlere bir şeyler saçarak Piyotr İvanoviç’in Önünden sessizce geçti. Piyotr İvanoviç saçılan şeyleri görünce, bozulmaya başlayan cesedin hafif kokusunu hissetti. Ivan İlyiç’i son ziyareti sıra*sında, mutfak işlerine bakan bu köylü uşağı, has*tanın odasında hastabakıcı olarak görmüştü; İvan Ilyiç onu çok severdi. Piyotr İvanoviç istavroz üstüne istavroz çıkarıyor; tabut, papaz ve köşe*deki masanın üstüne konulmuş aziz tasvirlerine doğru hafifçe öne eğiliyordu. Eliyle istavroz çı*karma işinin bir hayli uzadığını anlar anlamaz biraz durakladı, Ölüye bakmaya başladı. Bütün ölüler gibi, katılaşan organları olanca ağır*lığıyla, içi bezle kaplı tabuta yatırılan ölü başı

93

bir daha kalkmamacasına yastığa gömülmüştü. Bütün ölüler gibi, çökük şakaklarının üstündeki saçları dökülmüş, balmumu sarısı alnı daha da tümsekleşmişti; burnu ise üstdudağının üzerin*de güçlükle duruyor gibiydi. Son gördüğü gün*den beri İvan İlyiç çok değişmiş, daha da zayıfla*mıştı; ama yüzü bütün ölülerinki gibi, canlı oldu*ğu zamankinden daha güzel, en önemlisi daha görkemli bir görünüşe bürünmüştü. Bu yüzde, yapılması gereken şeyi doğruluğuna inanarak yapanların kendinden emin ifadesi vardı. Yüzün duruşunda, ayrıca, yaşayanlara bîr sitem, bir anımsatma isteği okunuyordu. İvan Ilyiç’in yü*zünde okunan anımsatma isteği Piyotr Ivanoviç’e yersiz, en azından onunla ilgili değilmiş gibi geldi. Birden içinde tatsız bir duygu kabardı; davranı*şının nezaket kurallarına uymadığını bile bile, ivedi bir hareketle bir kez daha istavroz çıkara*rak geriye döndü, kapıya doğru yöneldi. Schwarz onu holde beklemekteydi; ayaklarını genişçe iki yana açmış, elleri arkasında, silindir şapkasıyla oynuyordu. Schwarz’m şık giyimi içinde tertemiz, hoppa görünüşü Piyotr İvanoviç’i biraz canlandırdı. Piyotr Ivanoviç arkada*şının böyle sersemletici duygulara pabuç bıraka*cak türden olmadığını hemen anladı. Onun yal*nız bu duruşu bile, Ivan İlyiç’in cenaze töreni*nin, onların düzenli oturumlarını bir kerecik bile olsa dağıtmaya yetecek bir neden olmayacağını gösteriyordu. Yani uşak şamdana yepyeni dört mum koyarken, bir deste kâğıt açıp bu akşam da oyuna oturmalarını hiçbir şey engelleyemezdi.

94

Zaten böyle bir olayın hoş bir akşam geçirmelerine engel olacağım düşünmek bile yersizdi. Schwarz, Piyotr Ivanoviç önünden geçerken Fiyodor Vasil-yeviç’in evindeki vint partisine katılmasını fısıltıy*la söyleme fırsatını kaçırmadı. Ne yazık ki Piyotr Ivanoviç o günkü oyuna katılamayacaktı. Bütün çabalarına karşın gövdesinin belden aşağı genişlemesini önleyemeyerek şişmanlamış, şimdi de siyah bir tülle örttüğü başına kadar karalara bürünmüş olan, Ivan Ilyiç’in orta boylu dul karısı Praskovya Fiyodorovna, kaşları tabutun önün*de duran kadınınki gibi tuhaf bir hiçimde hava*ya kalkık, hanımlarla birlikte ölünün odasına yürürken, “Tören hemen başlayacak, içeri bu*yurun,” dedi.
Schwarz, kadının önerisini kabul edip etmediği anlaşılamayan bir hareketle eğilerek durakladı. Praskovya Fiyodorovna, Piyotr İvanoviç’i tanı*yınca içini çekti, iyice yanına sokulup elini tuta*rak, “Biliyorum, Ivan Ilyiç’in gerçek dostu sizdi*niz…” dedi.
Piyotr İvanoviç’ten bu sözlerine uygun bir dav*ranış beklercesine baktı. Piyotr Ivanoviç içeride nasıl istavroz çıkarmanın gerektiğini anlamışsa, burada da iç çekmenin, kadının elini sıkmanın ve, “Bana güveniniz!” demenin kaçınılmazlığını anlamıştı. Düşündüğü gibi de yaptı. Öyle yapın*ca istediği sonucu elde ettiğim hissetti. Kendisi de duygulanmıştı, kadın da. Kadın ona, “Tören başlamadan biraz çıkalım,” dedi. “Sizinle konuşacaklarım var… Kolunuzu
verin.

95

Piyotr İvanoviç kolunu uzattı, ona üzüntüyle göz kırpan Schwarz’ın Önünden geçerek kadınla yan yana başka bir odaya yürüdüler. Schwarz’ın oynak bakışı; “Gördün mü vintin âlâsını? Eh, kusura bakmayın, biz de başkasını buluruz. Yakanızı kurtarır gelirseniz beşli oyu*na geçeriz,” diyordu.
Piyotr Ivanoviç daha bir derinden, üzgün üzgün içini çekti. Praskovya Fiyodorovna şükranla ko*lunu sıktı. Pembe duvar kâğıtlarıyla kaplı, için*de hüzün saçan bîr lambanın yandığı konuk oda*sına girerek masaya oturdular. Kadın divana geçti, Piyotr Ivanoviç ise yayları bozulduğu için altında bir türlü düzgün durmayan pufa ilişti. Praskovya Fiyodorovna, önceden ona sandalyeye oturmasını söylemek istemiş, ama bunun duru*muyla uyuşmayacağını düşünerek vazgeçmişti. Piyotr Ivanoviç pufa otururken İvan İlyiç’in bu odayı yeni baştan özene bezene düzenlediğini, yeşil yaprak desenli pembe duvar kâğıdını alma*dan önce bu desenin odaya yakışıp yakışmayaca*ğını ona sorduğunu anımsadı. Konuk odası mo*bilyalarla, bir sürü ıvır zıvırla ağzına kadar do*luydu. Masanın yanından geçip divana oturur*ken kadıncağızın siyah mantosunun üstündeki siyah tül, bir sandalyenin oymasına takılmıştı. Piyotr Ivanoviç tülü kurtarmak için doğrulayım derken altındaki puf kabararak onu yukarı it*meye başladı. Ama kadın tülünü kendisi kurtar*maya çalıştığı için Piyotr Ivanoviç yerine otura*rak ayaklanan pufu altında ezdi. Ama tül bir türlü kurtulmuyordu; Piyotr Ivanoviç bir daha kalktı, puf gene ayaklanarak bu sefer çatırdama*ya başladı. Tülü takıldığı pürüzden kurtarınca kadın temiz patiska bir mendil çıkardı, ağlamaya başladı.
Tülün kadının başına açtığı iş, pufla olan kavgası, Piyotr Ivanoviç’in acıma duygularını bastırdığı için ortada somurtup duruyordu. Onları bu güç durumdan kilerci Sokolov kurtardı. Sokolov, Praskovya Fiyodorovna’nın mezarlıkta ayırttığı yerin iki yüz ruble tuttuğunu söylemeye gelmişti. Kadın ağlamayı keserek kurbanlık koyun çaresizliğiyle Piyotr Ivanoviç’e baktı. Fransızca, du*rumlarının iyice güçleştiğini söyledi. Piyotr Iva*noviç, ‘Ne yaparsınız?’ gibisinden sessiz bir işa*ret yaptı.
Kadın cömert görünmeye çalışarak, aynı zaman*da ölgün bir sesle, “Sigara buyurun,” dedi. Sonra da Sokolov ile mezar işini görüşmeyi sür*dürdü.
Piyotr Ivanoviç sigarasını içerken kadının önce*den mezar için yer fiyatlarını inceden inceye so*ruşturduğunu, alınacak yerle ilgili kararını çok*tan verdiğini öğrendi. Kadın, mezar işini bitir*dikten sonra ilahici çağrılması konusunda yapıl*ması gerekenleri söyledi. Sokolov dışarı çıktı. Kadın, masanın üstünde duran albümleri bir ke*nara iterken, “Her işimi kendim görmek zorun*dayım,” dedi. Piyotr Ivanoviç’in sigarasının kü*lü mobilyanın üzerine düşmek üzereyken kül-tablasım aceleye konuğun önüne sürdü. “Üzüntülüyüm diye para işleriyle uğraşamadığı-mı söylemek doğru olmaz. Beni avutmasa bile

97

oyalayan tek şey, işte kocamla ilgili bu gibi işler oluyor.”
Böyle diyerek, ağlayacakmış gibi yeniden mendili*ni çıkardı. Ama birden kendini zorlarcasına silki*nip toparlandı, sakin bir sesle konuşmaya başladı: “Sizi buraya bir dileğimi iletmek için çağırdım.” Piyotr Ivanoviç altında kımıldamaya başlayan yayların fazla ileri gitmesine meydan vermeden biraz doğrularak kadının önünde eğildi. “Son günlerde kocam çok acı çekti.” “Ya? Neden?”
“Hem de ne acılar! Dakikalar değil, saatlerce dur*madan bağırdı. Son üç günkü bağırtısının ardı arkası kesilmedi. Dayanılacak gibi değildi. Gün*lerce nasıl dayandığıma ben bile şaşıyorum. Çığ*lıkları üç kapının ötesinden işitiliyordu. Ah, ne*ler çektiğimi bir bilseniz!…” “Bilinci yerinde miydi?”
“Son anına kadar. Ölümüne çeyrek saat kala hepimizle vedalaştı, hatta Volodya’yı yanından götürmemizi bile istedi.”
Kendisinin ve karşısındaki kadının utanmadan rol yaptıklarını bilmesine karşın, önce afacan bir çocuk, sonra bir okullu, daha sonra da bir iş arkadaşı olarak çok yakından tanıdığı birinin acı çekiğini düşünmek Piyotr Ivanoviç’e birden büyük bir ürperti verdi. Ölünün burnunu üst dudağına doğru itercesine tümsekleşen alnı bir kez daha gözünün önüne gelince, kendi kendin*den korkmaya başladı.
“Uç gün süren korkunç acılar ve ölüm,.. Bu du*rum her an. hatta hemen şimdi benim de basıma
gelebilir,” diye düşününce içi korkuyla doldu. Ama bunun hemen arkasından, nasıl olduğunu anlamadan, bu olayın kendisinin değil, Ivan IIyiç’in başına geldiğini, kendisine böyle bir şeyin olmaması gerektiğini ve olmayacağını, Schwarz’ın yüzünden de anlaşılacağı üzere, kötü şeyler dü*şünerek karamsarlığa düşmenin yersizliğini ak*lına getirdi. Bunu düşününce rahatladı ve ölüm kendisiyle değil de yalnız Ivan İlyiç’le ilgili bir şeymiş gibi arkadaşının nasıl öldüğünü inceden inceye soruşturmaya başladı. Kocasının çektiği gerçekten korkunç bedensel acıları bütün ayrıntılarıyla anlattıktan sonra — Piyotr Ivanoviç bu acıların nasıl bir şey olduğu*nu en azından Praskovya Fiyodorovna’nın sinir*lerinin böylesine yıpranmasından anlamıştı— dul kadın asıl konuya geçmenin gerektiğini düşüne*rek, “Ah, Piyotr Ivanoviç,” dedi. “Ne kadar zor, ah, ne kadar zor bir durumdayım, bilseniz!…” Sonra da ağlamaya başladı. Piyotr Ivanoviç içini çekerek ağıtın sonunun gel*mesini bekledi. Kadın mendiliyle burnunu şilin*ce bir kez daha, “Bana güveniniz…” dedi. Bu*nun üzerine kadın yeniden konuşmaya başlaya*rak ondan istediği şeyi anlattı. Kocasının arka*daşından Öğrenmek istediği, Ivan Ilyiç’in ölümü üzerine hazîneden dul aylığı almanın yollarıydı. Dul aylığı almanın yollarını Piyotr İvanoviç’ten öğrenmek istiyormuş gibi bir tavır takınmakla birlikte konunun inceliklerim ondan daha iyi bildiği gözden kaçmıyordu. Kocasının ölümü üzerine hazineden ne kadar para verileceğini de

99

biliyordu, ama onun asıl öğrenmek istediği, daha yüklüce bir dul aylığının bağlanıp bağlanamaya*cağıydı. Piyotr Ivanoviç bir çıkar yol bulmaya çalışırcasına bir süre düşündü, sonra cimriliğin*den dolayı hükümete söverek, istenilenin müm*kün olamayacağını söyledi. Bunun üzerine kadın bir daha içini çekti, ziyaretçisinden kurtulmaya çalışmanın yollarım aramaya başladı. Adam bu*nu anladı, sigarasını söndürdü, kadının elini sı*karak hole çıktı.
Bir duvarında Ivan Ilyiç’in pek beğendiği kelepir saat asılı yemek odasına girince orada papazı, tö*rene gelen birkaç tanıdığı ve Ivan Ilyiç’in yetişkin kızını gördü. O da karalara bürünmüştü, zaten ince olan beli yas giysileri içinde daha da ince duruyordu. Somurtkan, kararh, öfkeli bir görü*nüşü vardı. Piyotr Ivanoviç’e, bir suçluya selam verir gibi eğilerek selam verdi. Kızın arkasında ise, işittiğine göre, nişanlısı olan, yalandan tanıdığı, zengin bîr aileden genç bir sorgu yargıcı dikiliyor*du. Onun da yüzünde aynı küskün ifade vardı. Piyotr Ivanoviç üzgün bir yüzle herkesi selamla*dıktan sonra ölünün bulunduğu odaya geçmek üzereydi ki, Ivan Ilyiç’in tıpkı kendine benzeyen kolejli oğlu merdivenin başında göründü. Piyotr İvanoviç’in Hukuk Okulu’ndan2 tanıdığı küçük İvan İlyiç’in ta kendisiydi bu çocuk. Ağlamaklı gözleri, on üç, on dört yaşlarında, suç işlemiş çocukların gözlerini andırıyordu. Oğlan, Piyotr İvanoviç’i görünce surat astı, kızaran yüzünü

2) Ortaokuldan sonra gidilen meslek okulu, (ç.n.)

100

buruşturdu. Piyotr Ivanoviç, çocuğu başıyla se*lamladıktan sonra Ölünün odasına girdi. Cenaze töreni sürerken mum ışıkları, inlemeler, günlük kokusu, gözyaşları, hıçkırıklar birbirine karıştı. Piyotr Ivanoviç, başı eğik, gözlerini önündeki ayaklara dikerek somurtuyordu. Bir kerecik ol*sun başım kaldırıp ölüye bakmadı, içinde gittik*çe zayıflayan karamsar duyguya kendini kaptır*madı, dışarıya ilk çıkanlardan biri de o oldu. Sofrada kimsecikler yoktu. Mutfak uşağı Gerasim, ölünün odasından dışarıya fırladı, güçlü el*leriyle bütün kürkleri karıştırarak Piyotr İvanoviç’inkini bulup çıkardı. Piyotr Ivanoviç bir şey söylemiş olmak için, “Ne var, ne yok, Gerasim?” dedi. “Beyefendi için çok üzüldün mü?”
“Tanrı’nın emri. Hepimizin gideceği yer orası.” Gerasim bunları söylerken, eksiksiz iki sıra be*yaz dişlerini de göstermişti. Sonra işi başından aşkın birinin ivecenliğiyle kapıyı açtı, arabacıya seslendi. Piyotr Ivanoviç’in arabaya binmesine yardım ettikten sonra yapılması gereken bir şeyi anımsamış gibi, yeniden eve doğru seğirtti. Günlük, ceset ve fenol kokusundan sonra temiz havayı ciğerlerine doldurmak Piyotr İvanoviç’in çok hoşuna gitti.
“Nereye emredersiniz?” diye sordu arabacı. “Daha vakit erken, Fiyodor Vasilyeviç’e uğrayayım bakayım.”
Oraya vardığında arkadaşları tam birinci partiyi bitirmek üzereydiler; o nedenle beşinci oyuncu olarak aralarına girmesi kolay oldu.

101

II

Ivan İlyiç’in sona eren yaşamının öyküsü yalın ve olağan olduğu kadar korkunçtu. Tam kırk beş yaşında, yargıçlar kurulu üyesi olarak dün*yaya gözlerini yummuştu.
Ivan İlyiç, Petersburg’da çeşitli daire ve bakan*lıklarda görev yapmış olan bir memurun oğluy*du. Babasının meslek yaşamı, Önemli bir işi yürütemeyecekleri açıkça belli olduğu halde, uzun hizmet yılları ve eriştikleri mevki dolayısıyla me*murluktan atılamayan, bu nedenle de uydurma makamlar yanında, onları çok uzun süren yaşlı*lıklarının son anına kadar yaşatacak beş altı bin*lik uyduruk ücretler alan insanların meslek ya*şamının bir benzeri olmuştu. Üçüncü dereceden memur Ilya Yefimoviç Golovin ayrıca bir sürü gereksiz kuruluşun gereksiz bir üyesiydi.
Ilya Yefimoviç’in üç oğlu vardı. Ivan Ilyiç ailenin ikinci oğluydu. En büyükleri başka bir bakanlık*ta çalıştığı halde meslek yaşamı babasınınkinin aynısı olmuş, ücretlerin kendi kendine yükseldiği bir dereceye iyice yaklaşmıştı. Üçüncü oğlu bece*riksizin biriydi. Girdiği bütün işlerde bir terslikle karşılaşmış, şimdi de demiryolu işletmesine geç*mişti. Gerek babası, gerekse ağabeyleri, en çok da onların karıları üçüncü oğlandan nefret et*mekle kalmıyorlar, pek zorunlu olmadıkça onun adını dahi anmaktan kaçınıyorlardı. Ailenin tek kızı ise, babaları gibi başkentte bakanlık memu*ru olan Baron Gref’le evliydi.

102

Ivan Ilyiç için ‘le phenix de la famille’ derlerdi. Ne ağabeyi gibi titiz ve soğuk, ne de küçük kar*deşi gibi aklı bir karış havadaydı. Onların ortası bir şey; zeki, afacan, canayakın, terbiyeliydi. Küçük kardeşiyle birlikte Hukuk Okulu’na gir*mişler; öteki beşinci sınıftan kovulduğu halde, o, okulu başarıyla bitirmişti. Hukuk Okulu’nda nasıl bir çocuksa, yaşamı boyunca da öyle kal*mıştı: Yetenekli, şen, sıcakkanlı, girgin, görevi saydığı şeyi sonuna kadar götüren bir adam… Onun görev olarak gördüğü şey, üstlerinin görev saydıklarının aynısıydı. Ne çocukken, ne de son*raları başkalarına yaltaklanan biri olmuştu; ama küçüklüğünden beri, ışığa koşan sinekler gibi, kendisinden yüksektekilerin çekimine kapı*larak onların tavırlarını takınmış, yaşam görüşle*rini benimsemiş, onlarla yakın ilişkiler kurmuştu. Çocukluk ve gençliğin bütün heyecanları onda derin izler bırakmadan uçup gitmiş, sonunda olgun, gururuna düşkün bir delikanlı olmuştu. Okulda ancak son sınıfa doğru, sezgisiyle doğru*luğuna inandığı liberal görüşleri benimsemişti. Hukuk Okulu’ndayken giriştiği birtakım hare*ketleri zaman zaman beğenmez, bunları yapar*ken kendisinden tiksindiği bile olurdu. Ama son*raları, aynı hareketlerin büyüklerince de yapılıp üstelik kötü gözle görülmediğini anlayınca, ken*disi bunlara iyi gözle bakmamışsa bile, hepsini kolaycacık unutmuş, bir daha hiçbirini akhna getirip üzülmemişti.

3) Ailenin medarı iftiharı, (ç.n.)

103

Hukuk Okulu’nu onuncu sınıf bir memur olarak bitirdikten sonra babasından para isteyerek Charmer’e bir resmi elbise diktirdi, ‘respice finem’4 yazılı bir madalyonu zincirle kemerine taktı, öğretmenlerine veda edip arkadaşlarıyla Donon’da güzel bir yemek yedi. İvan İlyiç, Hu*kuk Okulu’nda olduğu gibi, görev yaptığı yerler*de de kolayca işlerini düzene koydu. Bir yandan mesleğinde ilerlerken, bir yandan da gününü gün ediyordu. Arada bir görevinin gereği olarak ilçe merkezlerine gidiyor, hem üstleri hem de astlarıyla iyi geçiniyor, özellikle Raskolniklerle5 ilgili davalara övülmeye değer bir dürüstlük ve titizlikle bakıyordu.
Genç oluşuna, keyif düşkünlüğüne karşın göre*viyle ilgili konularda çok ağırbaşlı, resmi, hatta sertti. Toplumsal ilişkilerinde ise şen şakrak, nükteci, terbiyeli, hoş görülü -evlerine aileden biriymiş gibi girip çıktığı amiri ile karısının söy*ledikleri gibi- ‘bon enfant’dı.6 Bir taşra ilinde ona askıntı olan bir kadınla, son*ra da bir kadın terzisiyle gönül ilişkisi oldu. Ora*daki askerî birliğe atanan hassa subaylarıyla içki alemlerine katıldı, yemeklerden sonra uzak bir sokağa gittiler. Amirine yaranmak, hatta karısı*nın gözüne girmek için özel çaba harcadığı za*manlar oldu, ama bu davranışlara, toplumun kabul ettiği kurallara uygunluğu dolayısıyla

4) Latince’de ‘her işin sonuna bak’, (ç.n.)
5) Ortodoks Kilisesi’nden ayrılarak ayinlerini eski usullere göre yapan mezhep üyeleri, (ç.n.)
6) Fransızca’da ‘iyi çocuk’, (ç.n.)

104
kötü gözle bakılamazdı, olsa olsa Fransızca şu özdeyişin kapsamına girebilirdi: II faut que jeunesse se passe.7 Bütün bunlar tertemiz ellerle, temiz gömlekler giyilmiş olarak, Fransızca konu*şularak, en önemlisi de seçkin bir topluluk için*de geçmekteydi. Seçkin bir topluluk içinde geç*mesi dolayısıyla da yüksek memurlarca hoş kar*şılanıyordu.
İvan İlyiç böylece beş yıl hizmet etti, daha sonra görevinde bir değişiklik oldu. Yeni hukuk kuru*luşları ortaya çıkmış, yeni yeni insanlara gerek*sinme duyulmuştu.
İşte İvan İlyiç bu yeni insanlardan biriydi. İvan Ilyiç’e sorgu yargıçlığı görevi Önerilmiş, bu görevin başka bir ilde olmasına karşın, kurulu düzenini bozup yeni bir düzen kurmak pahasına da olsa bunu kabul etmişti. Dostları onu yolcu etmeden önce hep birlikte satın aldıkları gümüş bir sigaralık armağan ettiler, İvan İlyiç yeni görev yerine uğurlandı.
İvan İlyiç özel iğler memurluğunda olduğu gibi, sorgu yargıçlığında da ne istediğini bilerek, göre*vini özel yaşantısından ayırarak, kendini herke*se saydırıp herkesi sayarak çalışıyordu. Yeni gö*revi eskisinden çok daha ilginçti onun için. Eski görevinde, müdürün kapısında korkudan titre*şerek bekleşen dilek sahiplerinin ve küçük me*murların imrenen bakışları arasında, sırtında Charmer’in diktiği şık giysi, elini kolunu sallaya*rak içeri girmesi, müdürle karşı karşıya oturup

7) Fransızca’da ‘gençleri hoş görmeli’, (ç.n.)

105

çayını içerken sigarasını tüttürmesi hoş bir şey*di. Ama o zaman emrinin altında böylesine çok insan yoktu. Olsa olsa görev için ilçelere gittiği zamanlar emniyet amiri ile anlaşmazlığa düşen*ler ona son derece saygılı davranıyorlardı. Ivan Ilyiç, emrinin altındaki bu birkaç kişiye nazik, hemen hemen arkadaşça davranır, onlardan da*ha güçlü olduğu halde, dostça, senli benli davran*dığını hissettirmek isterdi. Ama böyle davrana*bileceği kişilerin sayısı kaç taneydi ki? Sorgu yargıcı olduğu zaman en forslu, en burnu havada kişileri avcunun içine aldığını; başlıklı resmi kâğıda yazacağı birkaç satır yazıyla bu forslu, burnu havada kişileri karşısına sanık ya da tanık olarak getirebileceğini, oturmalarım söy*lemediği sürece sorularına karşısında dikilerek yanıt verdireceğini biliyordu. Ama o, yetkisini kötüye kullanmıyor, tam tersine davranışlarını yumuşatmaya çalışıyordu. Yeni görevinin bütün çekiciliği de, gücünün ayırdına varmasıyla birlik*te, bunun etkisini yumuş atabilme olanağıydı. Görevini yürütürken, özellikle soruşturmalarda, konuyla ilgili olmayan ayrıntılardan kolayca sıy*rılmasını biliyor; konu ne denli karışık olursa olsun, kendi kişisel görüşünden hiç söz etmeden, davanın kâğıt üzerinde yalnız dış hatlarıyla be*lirmesini, en önemlisi de, bütün teferruatlara uyulmasını sağlıyordu. Bu tarz çalışma yeniydi. Ayrıca, 1864 yasalarının uygulamasına ilk ge*çenlerden biri de Ivan Ilyiç’ti. Ivan Ilyiç sorgu yargıcı olarak yeni bir ile atanın*ca yeni dostluklar, ilişkiler kurdu; tavrını değiş-

106

tirerek kendini yeni bir kişi olarak kabul ettirdi. II yöneticileriyle arasında epeyce bir mesafe bı*raktıktan sonra adliye personelinden ve kentte yaşayan zengin soylular takımından iyi bir arka*daş çevresi seçti. Bu arada hükümetten pek mem*nun değilmiş gibi tavırlar takınarak, ılımlı bir liberalliği ve Batılılaşma görüşünü benimsedi. Ayrıca giyim kuşamının inceliğinden bir şey yi*tirmeden, sakalının istediği biçimde uzamasına göz yumdu.
Yeni kentteki yaşantısı da iyice düzene girmişti. Valiye cephe alan memurlar topluluğu birbirine bağlıydı, aylığı da artmıştı. Burada oynamaya başladığı vist oyunu da yaşantısına ayrı bîr tat katıyordu. Ivan Ilyiç’in bir an neşesini yitirme*den, uzağı görerek onayabilmesi, çoğu zaman oyu*nu onun kazanmasını sağlıyordu. Yeni kentteki görevinin ikinci yılında ileride ka*rısı olacak bir genç kızla tanıştı. Praskovya Fiyodorovna Mihel, Ivan Ilyiç’in bulunduğu toplu*luktaki kızların en zekisi, en çekicisi, en göz alıcısıydı. Öteki eğlenceleri ve görev yorgunlukların*dan sonraki dinlenmeleri dışında, Ivan Ilyiç, Praskovya Fiyodorovna ile hoşça vakit geçiri*yor, sıkılmadan karşılıklı eğleniyorlardı. Özel işler memuruyken danslara katılırdı, ama sorgu yargıçlığına başladıktan sonra dansa ara*da bir kalkar oldu. “Her zaman dansa kalkmam, hem pek dikkat de etmem, ama iş iddiaya bindi mi, herkesten daha güzel dans etmesini bilirim,” demeye getirirdi. Praskovya Fîyodorovna’yla da, seyrek olarak, toplantıların sonuna doğru dans

107

ediyordu; işte daha çok bu danslar dolayısıyla-dır ki genç kızın gönlünü kazanmayı bildi. Ivan Ilyiç’in kafasında açık olarak belirmiş bir evlenme tasarısı yoktu, ama genç kız kendisine âşık olunca evliliği ciddî olarak düşünmeye baş*ladı. Kendi kendine, “Sahiden, evlensem nasıl olur?” diye sordu.
Praskovya Fiyodorovna soylu bir ailenin, güzel, fazla drahoması bulunmayan bir kızıydı. Ivan Ilyiç kendisine daha iyi bir eş seçebilirdi, ama bu da iyi sayılırdı. Kendi aylığı vardı, evleneceği kızdan da bir o kadar umuyordu. Üstelik Pras*kovya Fiyodorovna soylu bir aileden gelen, canayakın, hoş, çok da aklı başında bir kızdı. Ivan Ilyiç’in Praskovya Fiyodorovna’yı sevdiği ya da onunla iyi anlaştığı için evlendiğini söylemek ne kadar yanhş olursa, onunla sırf çevresinin böyle bir birleşmeyi uygun bulduğu için evlendiğini söylemek de o kadar haksızlık olur. Ivan Ilyiç kendi düşüncelerine göre kararını verdi. Hem iyi bir kızla evlilik bağı kuracak, hem de böylece büyüklerinin istediklerini yerine getirecekti. Düşündüğü gibi de yaptı.
Düğün hazırlıklarından başlayıp karısının gebe*liğine kadar karşılıklı sevgi, yeni mobilyalar, ye*ni kapkacak, yeni çamaşırlar arasında geçen ilk evlilik ayları Ivan Ilyiç’in o kadar hoşuna gitti ki o zamana değin içinde bulunduğu ve kendi yaradılışına has yaşamının başkalarınca da uy*gun karşılanan ağırbaşlı, sıkıntısız, hoş, eğlenceli havasının evlilikle bozulmak şöyle dursun, daha da canlanacağını düşünmeye başladı. Ama karı-

108

sının gebeliğinin ilk aylarından sonra, hiç bekle*mediği ve bir türlü yakasını kurtaramadığı, yep*yeni, umulmadık, edep kurallarına aykırı, daya*nılması zor olaylarla karşılaşmaya başladı. Karısı, ortada fol yok yumurta yokken, kendi deyimiyle ‘de gaite de cceur’8 yaşamının tadını tuzunu kaçırıyordu. Durup dururken onu kıs*kanıyor, ondan kendisine ilgi göstermesini isti*yor, sağa sola çatıyor, hoş olmayan, kaba bazı davranışlarda bulunuyordu. Ivan Ilyiç, önce, yaşam karşısındaki her zamanki kolaycı, nazik tavrıyla, bu can sıkıcı durumdan kurtulmaya çalıştı. Böyle davranmakla şimdiye dek burnu bile kanamamıştı. Karısının suratsız*lığım görmezlikten gelerek evine arkadaşlarını çağırıp oyun partileri düzenliyor; arada bir de kulübe ya da arkadaşlarının evine gidiyordu. Böylece eski, kolay, eğlenceli yaşantısını sürdü*rüyor denilebilirdi.
Ama bir gün karısı açtı ağzını yumdu gözünü, ona söylemediğini bırakmadı; sonra da kocasına istediklerini her yaptıramayışında onu aynı bi*çimde azarlamaya başladı.
Karısının dediklerini yapmadığı, yani onunla birlikte evde oturup çile doldurmadığı sürece, onun bu hır güre son vermeyeceğim anlayan Ivan İlyiç’in içine bir korku düştü. Evlilik yaşa*mının, en azından karısıyla geçecek günlerin, her zaman eğlenceli, huzur dolu olamayacağım, tersine, huzurunu kaçıracağım görerek bu du-

8) Fransızca’da ‘gönlünce’, (ç.n.)

109

rumdan kurtulmak için çıkış yolları aramaya başladı. Görevinin Praskovya Fiyodorovna üze*rinde olumlu bir etkisi bulunduğunu biliyordu; işte bu yoldan, göreviyle ilgili yükümlülüklerle karısına karşı savaşmaya, böylece bağımsızlığını korumaya karar verdi.
Çocuklarının doğumundan sonra ortaya çıkan, beslenme sorunlarıyla ilgili başarısız denemeler, anne ile bebeğin hem gerçek hem hayali hastalık*ları, bu gibi durumlarda kendisinden ilgi bekle*nen, ama böyle şeylerden fazla anlamayan Ivan Ilyiç’e bağımsız yaşantısını koruması konusunda daha çok engel çıkarıyordu. Karısının hırçınlığı artıp daha çok sinirlendikçe, o da, hayatının ağırlık merkezini işine kaydırma*ya başladı. Eskisine göre işinin üzerine daha çok düşüyor, yükselme hırsı gittikçe gözünü buru*yordu.
Evliliğinin üzerinden bîr yıl bile geçmemişti ki, bu hayatın kimi elverişli yanlarının olması ya*nında, aslında dayanılması güç, içinden çıkılmaz bir şey olduğunu anladı. Üzerine düşen borcu ödemesi, yani toplumun hoş göreceği edepli bir yaşam sürmek için, göreviyle olduğu kadar eviy*le de belirli ilişkiler kurması gerektiği kararına vardı.
Bu ilişkileri kurdu. Onun evden bütün istediği, karısının ona verebildiği kadarı, yani ev yemek*leri, ev kadınlığı ve yatak arkadaşlığıydı. En çok da, görünüşte bile olsa, toplumun sınırla*rını çizdiği edepli bir davranış bekliyordu karı*sından. Bunların dışında, ölçülü hareket etme-

110

sinden, onunla hoşça vakit geçirmekten başka aradığı ne vardı ki! Bunları bulursa haline şükre*diyor; bulamayıp da sertlikle ve azarla karşıla*şırsa, görevi çevresinde kurduğu kalın duvarlı dünyasına çekilerek orada huzur arıyordu. Aynı kentte yedi yıl kadar kaldıktan sonra Ivan Ilyiç’i başka bir il merkezine savcı olarak atadı*lar. Yeni evlerine taşındılar, paraları yetersizdi, bu yüzden yeni evleri Praskovya Fiyodorovna’nın hoşuna gitmedi. Aylıkları eskisine göre biraz artmıştı, gelgelelim yaşam pahalıydı, üste*lik çocuklardan ikisinin ölümü, aile içinde geçen zamanı Ivan Ilyiç için dayanılması zor bir hale getirdi.
Çalışkan bir memur olduğu için herkes Ivan IIyiç’i beğeniyordu, bu yüzden üç yıl sonra onu savcı yardımcısı yaptılar. Yeni görevler, bu gö*revlerin toplumun gözündeki önemi, istediği ki*şiyi mahkemeye çağırıp hapse atabilme olanağı, kalabalık önünde rahat konuşması ve işleri yü*rütmedeki büyük başarısı onu işine daha çok bağlıyordu.
Birbiri üstüne çocukları oldu. Praskovya Fiyodorovna’nın sinirliliği, hırçınlığı arttıkça artı*yor, ama Ivan Ilyiç’in ailesiyle olan ölçülü ilişki*leri onu karısının hırçınlığından koruyordu. Praskovya Fiyodorovna yeni görev yerlerinde başlarına gelen bütün felaketlerde kocasını suç*lu buluyordu. Karı koca arasında geçen günlük konuşmalar, özellikle çocukların eğitimi konusu, dönüp dolaşıp asıl tartışma nedeni olan sorunlara gelip dayanıyordu. Zaten tartışmalar, alevlenmek

111

için fırsat kollamaktaydı; tek mutlu zamanları, seyrek olarak gelip kısa zamanda sönen karşılık*lı sevgi dönemleriydi. Bu dönemler, gizli düş*manlık denizinde bir an için karaya çıkıp sonra yemden açılarak birbirinden iyice uzaklaştıkları ufacık adalar gibiydi. Karısından uzaklaşması*nın tuhaf bir durum olmayıp, tam tersine, ailesi*ne karşı tavrının asıl dayanağı olduğunu kabul eden Ivan Ilyiç’in hiçbir şeye canı sıkılmamaya başladı. Durumu böyle kabul etmese, üzüntüden kendi kendisini yerdi herhalde. Bütün amacı, kendisini aile kavgalarından uzak tutup bunları her ailede görülebilecek türden, zararsız bir bi*çime büründürmek değil miydi? Evinde geçirdi*ği süreyi günden güne kısaltarak, böyle durum*ları da başkalarının orada bulunduğu bir zama*na denk getirerek amacına erişiyordu. Artık onun için en önemli şey göreviydi. Yaşantı*sının bütün özünü çalışmaya adamıştık Böylece her şeyi unutuyordu. Gücünü anlamış olması, mahvetmek istediğini mahvedebilme olanağı, mahkemeye girerken, kendinden aşağıdakilerle konuşurken takındığı tavır, gerek büyüklerinin gerekse küçüklerinin karşısında kazandığı başa*rı, davayı yürütmedeki ustalığı onu son derece sevindiriyor; akşamları arkadaş toplantıları, ye*mekler, vist partileriyle birlikte günlük yaşamını dolduruyordu. Yaşantısı böylece, kendi istediği gibi, edep kurallarına uygun, hoş biçimde sürüp gitmekteydi.
Yedi yıl daha böylece geçip geçti. Büyük kızı on altı yaşına girdi. Bir çocukları daha ölünce, hep

112

sorun olan kolejli oğlanla birlikte iki çocukları kaldı. Ivan Ilyiç, o çocuğu Hukuk Okulu’na ver*mek istemiş, Praskovya Fiyodorovna ise, tersine, koleje göndermişti. Kız evde ders alarak iyi ye*tişmişti, öbür oğlan ise iyi okuyor sayılırdı.

III

Ivan Ilyiç’in evlendiği günün üzerinden tam on yedi yıl böylece akıp gitti. Bir gün, az kalsın bü*tün huzurunu kaçıracak, hiç beklemediği tatsız bir olay başına geldiği sırada artık deneyimli bir savcıydı: Ivan Ilyiç istediği yere verilmeyi bekle*yerek birkaç görev önerisini geri çevirmişti. iste*diği yer, üniversitesi bulunan bir kentte başsav*cılıktı. Yeni göreve atanmayı umarken, Goppe, birdenbire önüne geçerek o yeri elinden aldı. Ivan Ilyiç buna sinirlendi, sitem etti, Goppe île, en yakın amiriyle takıştı. Bunun üzerine bakan*lıktan ona karşı soğuk davranmaya başladılar, ikinci atama döneminde yine atlattılar. Bu olay 1880 yılında geçiyordu. Ivan Ilyiç’in ya*şamındaki en zor yıl da budur. Bir yandan aylı*ğının geçinmeye yetmediğini ilk kez fark ederken, öte yandan herkesin onu unuttuğunu, onunla ilgili işlerde kendisine büyük haksızlıklar yapıl*dığını, ama kimsenin buna aldırış etmediğini anla*dı. Babası bile ona yardım etmek sorumluluğunu unutmuştu. Ivan Ilyiç yılda üç bin beş yüz ruble*lik geliriyle normal, hatta mutlu bir hayat sürdü*ğünü varsayarak bütün yakınlarının onu kendi

113

haline bıraktıklarını sanıyordu. Yapılan haksız*lıklar, karısının ömrünü törpüleyip durması, ken*di gücünün üstünde harcayarak girdiği borçlar sonunda, durumunun normalden çok uzak oldu*ğunu fark eden tek kişi gene kendisi oldu. Parasal durumlarının biraz düzelmesi için, o yaz izin alarak hep birlikte kaynının oturduğu köye gittiler.
Köyde görevinden uzak kalan Ivan Ilyiç, ilk kez can sıkıntısını, hem de dayanılmaz bir biçimde tadarak, bu yaşayışın hiç de istediği bir şey olma*dığına, birtakım kesin önlemler almak zamanı geldiğine karar verdi.
Terasta geçirdiği uykusuz bir gecenin sabahında Petersburg’a gidip işlerini bir hal yoluna koyma*yı, değerini anlamayanları cezalandırmak için başka bir bakanlığa geçmeyi aklına koydu. Karısının, kaynının bütün ısrarlarına aldırmaksızın ertesi gün yola çıktı. Tek bir isteği vardı: Beş bin rublelik geliri olan bir görev almak. Ne herhangi bir bakanlıkta gözü vardı, ne bir siya*sal görüşte, ne de herhangi bir işte… Bütün iste*diği, yılda ona beş bin ruble getirebilecek bir yerdi. Bunun için bankalarda, denizyollarında, İmparatoriçe Mariya kurumlarında,9 hatta güm*rükte bile çalışabilirdi. Yeter ki, beş bin rublesi*ni versinler, bir de değerini anlamayanların ba*kanlığında onu mumla arasınlar. Bu yolculuk, umulmadık, şaşırtıcı bir başarıyla son buldu.

9) Hayır Dernekleri, (ç.n.)

114

Kursk’ta trenin birinci mevkiine F.S. Ilyin adında bir tanıdığı bindi. Onun anlattığına göre, Kursk valisi az önce bir telgraf almıştı; telgrafta bakan*lığın yakınlarda bir devrim geçireceği, Piyotr Ivanoviç’in yerine Ivan Semyonoviç’in atanacağı bildiriliyordu.
Beklenen devrim, Rusya’nın yararından çok Ivan Ilyiç için önemliydi, çünkü Piyotr İvanoviç’i ve besbelli ki dostu Zahar İvanoviç’i ön saf*lara iterek çok işine yarayacaktı. Zahar İvanoviç’le çok yakın görüşürlerdi. Moskova’ da haber doğru çıktı. Petersburg’a gelir gelmez Zahar Ivanoviç’i arayarak, ondan, işyeri*nin bağlı bulunduğu Adliye Bakanlığı’nda sağ*lam bir yer için söz aldı.
Bir hafta sonra karısına şu teli çekti: “Zahar, Miller’in yerini aldı. Bakan ilk fırsatta atanmamı sağlayacak.”
Ivan Ilyiç, bu değişiklikler sayesinde, kendi ba*kanlığında, beklenmedik anda iyi bir mevkiye geçiverdi. Arkadaşlarından iki üst dereceye yük*seldiği gibi, yılda beş bin rubleden başka barem üstü üç bin beş yüz ruble alacaktı. Eski hasımla*rı ile bakanlığına duyduğu hıncı unutarak mut*luluğa erişti.
Ivan Ilyiç, daha önce kimsenin tanık olmadığı bir sevinç ve neşeyle köye döndü. Praskovya Fiyodorovna’nın da neşesi yerine gelince aralarında barış antlaşması imzalandı. Ivan Ilyiç, Petersburg’da saygıyla karşılandığını, ona düşmanca davrananların yüzleri kara çıkınca yaltaklan*maya başladıklarını, herkesin yerini kıskandığını,

115

hele hele onu Petersburg’da sevenlerin ne kadar çok olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. Praskovya Fiyodorovna inanmıyormuş gibi ya*parak anlatılanları sonuna kadar dinledi. Koca*sının söylediklerine hiç itiraz etmiyor, taşınacak*ları kentle yeni yerlerine yerleşme tasarıları ya*pıyordu. Karısının tasarılarının kendi düşünce*leriyle tıpatıp aynı olduğunu gören Ivan Ilyiç, onunla yeniden anlaşma ortamı bularak, gölgele*nen yaşamlarına eski neşesini, tadını, düzenini verebilecekleri umuduyla sevinmeye başladı. Ivan Ilyiç, köye kısa süreliğine dönmüştü. Eylül ayının sonunda göreve başlaması, daha önce de, taşra ilinden bütün eşyalarını getirdikten sonra ısmarlanacak, alınacak pek çok yenileriyle bir*likte yeni evlerine yerleştirmesi gerekiyordu. Bu kez gönlünden geçirdiği gibi ve karısının da ta*sarladığı biçimde düzenleyecekti evlerini. Bütün işlerin yoluna girmesi, karısıyla amaçla*rında birleşmeleri, ayrıca onunla fazlaca bir ara*da kalmamaları evliliklerinin ilk yıllarında bile görülmeyen bir yakınlık kurdu aralarında. Ivan Ilyiç, ailesini de alarak hemen yola çıkmak istedi, ama ona ve ailesine karşı birdenbire son derece akrabaca davranmaya başlayan kaynı ile karısı*nın ısrarlarına dayanamadığı için yalnız başına yola çıktı.
Elde ettiği başarıların sevinci, karısıyla anlaşmış olmanın verdiği kıvanç yol boyunca bir an olsun eksilmedi. istedikleri gibi bir daire de bulunmuş*tu. Eski tarzda, uygun, yüksek tavanlı ve geniş bir konuk odası, çalışmak için kocaman bir salon,

116

karısıyla kızı için ayrıca odalar, oğlu için ders çalışacağı «ayrı bir oda; kısacası her şey onlar için düşünülmüş gibiydi. Ivan Ilyiç evin düzenini de üzerine aldı. Duvar kâğıtlarını kendi eliyle seçti, evin mobilyasını elden düşme eşyalardan alarak beğendiği döşemelik bir kumaşla kaplattı, bunlara günün anlayışına uygun bir hava verdi. Evin içi döşendikçe hayalinde yaşattığı biçime yavaş yavaş bürünüyordu. Bütün işler yarı yarı*ya bitmişti ki, evin görüntüsü umulanı da geçti, Ivan Ilyiç her şey olup bittikten sonra, evin günün zevkine uygun, ince, kibar bir görünüş alacağını anlamıştı. Akşamleyin uykuya yatarken salonun alacağı biçimi gözlerinin önüne getiriyor; henüz tamamlanmayan konuk odasına baktıkça ocağı, ocağın Önüne konulacak paravanayı, etajeri, sa*ğa sola dağıtılacak ufak sandalyeleri, duvarlara asılacak tabakları, tunç bibloları tastamam yerli yerinde görüyordu. Bu işlerden anlayan oğlu Paşa ile kızı Lizanka’nın bunları görünce nasıl şaşıracaklarını düşündükçe sevincinden kabına sığamıyordu. Herhalde bu kadarını beklemez*lerdi. Odalara kibar bir görünüş veren eski eşyaları ne iyi etmişti de ucuza alıvermişti. Karısıyla çocukları şaşırtmak için mektupların*da yapılanları olduklarından daha kötü gösteri*yordu. Bu işler onu öylesine alıkoyuyordu ki gö*revini sevdiği halde yeni işine aldırış etmez ol*muştu. Duruşmalarda bazen dalıp gidiyordu, bu sırada düz ya da kabartmalı kornişlerden hangi*sinin perdelere daha çok yakışacağını düşünü*yor olmalıydı. Evin düzenlenmesi işine kendini

117

iyice kaptırdığı için odadan odaya koşuyor, ikide bir eşyaların yerlerini değiştiriyor, perdeleri çı*karıp yeniden takıyordu. Bir keresinde, durumu bir türlü anlamayan duvar kaplamacısına ne is*tediğini göstermek için merdivene tırmandı ama ayağı kayarak aşağıya yuvarlandı. Neyse ki çe*vik, güçlü bir adam olduğundan bir yerlere tu*tunmuş, yalnızca böğrü bir dolap kapağının kul*puna çarpmıştı. Böğrü bir süre ağrıdı, sonra ge*çip gitti.
Ivan Ilyiç’in neşesi yerindeydi; kendini her za*mankinden daha dinç hissediyor, mektuplarında on beş yaş gençleştiğini yazıyordu. Eylül ayında bitirmeyi düşündüğü halde işler Ekim ortalarına kadar sürdü. Ama her şey istediği gibi olmuştu; bunu yalnız o değil, bütün görenler söylüyordu. Aslına bakılırsa pek zengin olmayanların zengin*lere benzemek için aldıkları eşyalar ancak birbi*rine benzer. İvan Ilyiç’inkinin olup olacağı da buydu. O da, kendisi gibi orta halli insanların belirli kişilere özenerek aldıkları döşemelik ku*maş, abanoz mobilyalar, çiçekler, halılar, tunç biblolar cinsinden açıklı koyulu birtakım bilinen eşyalar almıştı. Bütün bunlar, başkalarınınkine benzedikleri için değerlerinden yitiriyordu, ama gelin bir de ona sorun!…
Çoluk çocuğu istasyonda karşılayıp mumlarla pırıl pırıl aydınlattığı eve getirdikten sonra, be*yaz boyunbağlı bir uşak onları önce çiçekle süs*lenmiş sofraya, oradan da konuk odasına ve sa*lona götürünce sevinçle hepsinin ağzı bir karış açık kaldı. Ivan Ilyiç çok mutluydu; çocukların

118

övgüsünü yutarcasına dinliyor, sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. O akşam çay içerlerken Praskovya Fiyodorovna, söz arasında merdiven*den nasıl düştüğünü sorunca Ivan Ilyiç güldü, düşmesiyle kaplamacı ustasının çok korktuğunu söyledi.
“Boşuna sporcu dememişler. Benim durumum*da başkası olsa bir yerini kırardı, bense azıcık şuramı vurdum. Dokunursam ağrıyor, ama geçti artık; biraz morluk var, o kadar.” Böylece yeni evlerinde yaşamaya başladılar. Ama her zaman olduğu gibi, iyice yerleşince evin onlara yetmediği, bir odaya daha ihtiyaç olduğu anlaşıldı. Gelirleri de beş yüz ruble kadar eksik görünüyordu, bununla birlikte, gül gibi geçinip gidiyorlardı. Hele eşyalar daha yerli yerine kon*madan önce yaşam ne kadar tatlıydı! Alınacak yeni şeyler çıkıyor, başka eşyalar ısmarlanıyor, evdeki eşyaların yerleri değiştirilerek yeni bîr düzene sokuluyordu. Arada bir karı koca ara*sında bazı anlaşmazlıklar çıkmıyor değildi, ama ikisinin de durumlarından genellikle memnun olmaları ve işlerin çokluğu büyük kavgaların çıkmasını önlüyordu. Her şey düzene girince bi*raz canları sıkılmaya, bir şeyin eksikliğini duy*maya başladılar; neyse ki o zamana kadar yeni dostluklar kurulmuş, yaşamları yeni ilişkilerle dolmuştu.
Ivan Ilyiç gündüzleri mahkemede geçirdikten sonra Öğle yemeğine eve geliyordu, evden dolayı biraz başı ağrımakla birlikte keyfine diyecek yoktu. (Masa örtüsündeki, döşeme kumaşların

119

daki lekeler, perdenin eskimiş kordonu gözüne çarptıkça sinirleri bozuluyordu. Nasıl bozulma*sın ki, hepsine teker teker emek vermişti!) Gün*lük yaşamı, geçmesini istediği biçimde kolay, hoş, genel kurallara uygun olarak geçiyor sayıla*bilirdi. Saat dokuzda kalkıyor, kahvesini içer*ken gazetesini okuyor, sonra resmi giysisini ku*şanıp mahkemeye gidiyordu. Orada ise çekeceği arabanın hamutu hazırdı, boynuna takıveriyordu hemen. Davacılar, mahkeme ilmühaberleri, bürodaki yazışmalar, açık ve gizli oturumlar… işte bütün bunlardan, davanın dürüst olarak yürütülmesini engelleyecek, duygusallıkla ilgili ne varsa hepsini çıkarmak gerekiyordu, insanlarla görev dışı alışverişte bulunulmuyor, onlara ancak dava ile ilgili durumlarda yaklaşılıyordu. Diyelim, biri gelmiş, bir konuyu öğrenmek isti*yor. O işin sorumlusu olamayan Ivan Ilyiç’in bu adama söyleyeceği bir şeyi yoktu. Ama öyle değil de başlıklı kâğıda yazılabilecek türden konularda kendisine başvuruyorsa, res*miyet çerçevesi içerisinde elinden gelen her şeyi yapacaktı. Hem de iş sahibiyle arasında dostça ilişkiler varmışçasına, yani ona son derece nazik davranarak…
Resmi bağlantılar kesilir kesilmez bütün öteki ilişkiler de kesiliveriyordu. Yaşamının görevle ilgili bölümünü kişiliğiyle ilgili olandan ayırma yeteneği uzun yıllar boyunca o denli gelişmiş, bu yanını öyle ustalıkla kullanır duruma gelmişti ki arada bir gönlünü eğlendirmek için görev iliş*kileriyle senli benli davranışları mahsus birbirine karıştırdığı oluyordu. Kendisine böylesine ga*rip bir özgürlük tanımasının nedeni, gerektiği anda yalnızca görevle ilgili alışverişi yerinde bı*rakarak geri kalanı kesip atmak konusunda ken*disine olan sonsuz güveniydi. Çevresiyle ilişkilerini yoluna yordamına uyarak, kolayca, kimseyi kırmadan yürütmekle kalmı*yor, bu konuda büyük bir ustalık da gösteriyor*du. Duruşma aralarında çayım içip sigarasını tüttürerek, biraz siyasetten, biraz günlük işler*den, biraz kâğıt oyunlarından, daha çok da ata*malardan söz açtığı olurdu. Ama orkestrada kendi çalacağı parçayı diğer birinci kemanlar*dan tüm açık seçikliğiyle ayıran bir virtüöz ha*vasıyla, eve yorgun argın dönerdi. Karısı ile kızı bir yerlere gitmiş olurlardı ya da evlerinde biri*leri bulunurdu. Koleje giden oğlu, hocasının de*netiminde ödevlerini günü gününe yeniden göz*den geçirirdi. Ivan Ilyiç’in keyfine diyecek yok*tu. Öğle yemeğinden sonra konuk filan gelme*mişse, bazen sözü çok edilen bir kitabı okumaya başlardı. Akşamleyin işinin başına geçerdi; ev*rakları okur, verilen ifadeleri karşılaştırır, yasa kitaplarını inceleyerek ilgili maddeleri bulurdu. Bu çalışma gönül eğlendirici değilse bile can sıkı*cı da değildi. Daha olmadı, kalkar vint oynamaya giderdi. Vint oynamadığı zamanlar yalnız başına oturmaktan ya da karısıyla konuşmaktan iyiydi çalışmak!…
Ivan Ilyiç’in büyük zevki, toplumun ileri gelenle*rinden birkaç kişiyi çağırarak onlarla birlikte öğle yemeği yemekti. Onun bu Öğle yemekleri de,

121

evlerinin konuk odaları nasıl birbirine benziyorsa, kendi düzeyindeki ailelerin öğle yemeklerinin aynısıydı.
Bir gün evinde danslı bir akşam toplantısı bile düzenledi, her şey kusursuz olmuş, çok da eğlenmişlerdi; ne var ki sonradan pastalar, şekerle*meler yüzünden karısıyla aralarında büyük bir kavga çıktı. Praskovya Fiyodorovna, pastayı bir şekerciden almakta ısrar ederek bir sürü pasta getirmişti. Toplantıdan sonra pastalar kalıp şe*kerciye borçları kırk beş ruble tutunca kızılca kıyamet koptu. Praskovya Fiyodorovna kocası*na ‘bunak’, ‘mıymıntı’ diyecek kadar ileri gitti. İvan İlyiç başını döverek, öfkeyle, ‘boşanmak’, ‘karısını bırakmak’ gibi laflar etti. Oysa ne güzel bir akşam geçirmişlerdi! Seçkin kişiler gelmiş, İvan İlyiç ‘Üzüntümü Al Benden’ derneğini ku*ran kadının kızkardeşi Prenses Trufanova’yla dans etmişti.
İvan İlyiç’in görevinden duyduğu mutluluk, tek başına tattığı bencilce sevinçler, topluluk içindeki neşesi gösterişten başka bir şey değildi. Onun asıl sevinci vint masasında oyundan aldığı sevinçti. Her ne olursa olsun, başından geçen can sıkıcı bir olaydan sonra, karşısına oturaklı, ağırbaşlı bir arkadaş alarak düşüne düşüne oynadıkları ciddi bir oyuna başladı mı, sıkıntıdan eser kal*mazdı. Oyun dört kişiyle oynanır, hele bir de kâğıt gelirse tadına doyum olmazdı. Yedek beşin*ci kişiyle oynamaktan zevk aldığını söylerse de dörtlünün hali başkaydı. Sonra da akşam yeme*ğine oturulur, birer bardak şarap içilirdi. Ufak

122

bir kârla vint partisinden kalkınca (büyük bir kâr pek hoşuna gitmezdi) yaşamından çok mem*nun olarak uykuya yatardı. İşte böyle yuvarlanıp gidiyorlardı. Bulundukları arkadaş çevresi en seçkin kimselerden oluşmuş*tu. Evlerine önemli kişilerden de gelip giden olu*yordu, gençlerden de…
Erkek tanıdıkları konusunda İvan İlyiç olsun, karısı ya da kızı olsun aynı düşünceyi paylaşıyor*lardı. Duvarlarında Japon işi tabaklar asılı konuk odasına türlü türlü övgülerle doluşan çapaçul akraba ve ahbaplardan, söz birliği etmişçesine aynı zamanda yüz çevirip yakayı sıyırmayı bildiler. Çok geçmeden bu çapaçul tanıdıklarının gidiş gelişleri iyice kesildi, Golovinlere seçkin bir top*luluk gelip gitmeye başladı. Gençler Lizanka’ya kur yapıyorlardı. En sonunda Dmitriy İvanoviç Petrişçev’in oğlu ve tek varisi olan sorgu yargıcı Petrişçev de evin genç kızıyla ilgilenmeye başla*dı. Hatta bir gün İvan İlyiç ile karısı arasında bu konu görülüp konuşuldu: Acaba gençleri bir araba gezintisine mi göndermeliydi, yoksa evde bir temsil mi vermeliydi?… Günlük olaylar böylece sürüp gidiyordu. Fazla*ca değişen bir şey yoktu, yaşamlarından mem*nundular.

IV

Hepsinin sağlığı yerindeydi. İvan İlyiç arada bir ağzını tadının bozulduğunu, karnının sol yanında

123

tuhaf bir rahatsızlık olduğunu söylüyorsa da, bunlar hastalık sayılmazdı. Ama terslik bu ya, karnındaki rahatsızlık arttıkça arttı; henüz bir ağrı haline gelmediyse bile, böğründe bir ağırlık hisseden Ivan Ilyiç’in keyfi kaçmaya başladı. Bu keyifsizliği günden güne artıyor, bir süredir aile*de kurulmuş olan karşılıklı anlayış ve huzur ha*vası gitgide bozuluyordu. Bunun üzerine karı koca sık sık kavga etmeye başladılar; evde ne dirlik kaldı, ne düzen. Durumu başkalarından güçlükle saklıyorlardı.
Bu kavgaların sonunda karı kocanın hır gürsüz geçirdikleri zaman adacıkları seyreldikçe seyrel-di. Bu sefer Praskovya Fiyodorovna kocasının çekilmez bir adam olduğunu söylemekte hiç de haksız değildi. Her şeyi büyütme alışkanlığıyla, kocası gibi bir adamı yirmi yıldır çekmek için ancak melek olmak gerektiğini ileri sürüyordu. Kavgaların hep Ivan Ilyiç’ten çıktığı doğruydu. Hem de tam öğle yemeğine oturdukları sırada, çorba içmeye başlarken patlak veriyordu anlaş*mazlıklar. Ivan Ilyîç kah tabaklardan birinin kırılması, kah oğlunun masaya dirseklerini da*yaması, kah kızının saç tuvaleti yüzünden hır çıkıyordu. Üstelik hepsinde de Praskovya Fiyodorovna’yı suçluyordu.
Praskovya Fiyodorovna başlangıçta aynı biçim*de karşılık vererek olmadık sözler söyledi. Ama baktı ki, kocası hep sofraya oturunca sağa sola çatıyor, bunun yemek yemekten ileri gelen bir hastalık olduğunu anlayarak biraz yatıştı, he*men yemeğini bitirip sesini çıkartmadan sofradan

124

kalkmaya başladı. Kocasının karşısında susmanın yüce bir davranış olduğuna inanan Praskovya Fiyodorovna, hayatını zehir eden çekilmez bir adamla evlendiği için kendine acıyordu. Kendisi*ne acıdıkça hıncı da zamanla arttı. Hatta kocası*nın ölümünü bile dilemeye başladı, ama geçimle*ri için gereken parayı düşününce bu dileğinden vazgeçti. Parasal bakımdan ona bağlı olması, ölümünden sonra bile ondan kurtulamayacağını anlaması bu mutsuz kadını kocasına karşı daha çok kin duymaya yöneltiyor, kinini saklayıp dert*lerini içine attıkça öfkesi birikiyordu. Bir gün Ivan Ilyiç’in gerçekten haksız olduğu böyle bir kavga sonunda, Ivan Ilyiç sinirlerinin çok bozuk olduğunu, ama bütün bunların rahat*sızlığından ileri geldiğini söyledi. Bunun üzerine, karısı, hastaysa kendisini tedavi ettirmesini, bu*nun için de hemen ünlü bir doktora görünmesini salık verdi.
O da muayeneye gitti. Her şey beklediği gibi çık*tı, zaten bundan başkası da olamazdı. Sıra bekle*mesi, doktorun—mahkemedeyken kendisinin de takındığı- yapmacık tavırlar takınarak şurasını burasını vurup dinlemesi, yanıtı Önceden hazır, hiç gereği olmayan sorular sorması, ‘Siz kendinizi bize bırakın, gerisini düşünmeyin’ dercesine ça*lım satması —ülkemizde kendinizi birilerinin eline bırakırsanız, hakkınızda en iyisinin düşünülece*ğinden kuşkunuz olmasın- tıpkı mahkemelerde onların yaptıklarının aynısıydı. Ivan Ilyiç’in mahkemede sanıklar karşısında takındığı tavrı, şimdi de ünlü doktor ona karşı takınıyordu.

125

Doktor, “Şunlar şunlar sizde şöyle bir hastalığın olduğunu gösteriyor, ama falanın falanın incele*mesi bu durumu doğrulamazsa sizde falan hasta*lıkların bulunduğunu düşünmek gerekiyor,” di*yordu. Oysa Ivan Ilyiç için asıl sorun, hastalığın tehlikeli olup olmadığıydı. Ama doktor bu yersiz sorunun yanıtından hep kaçıyordu. Ona göre boş bir soruydu bu, üstünde kafa yormaya bile değmezdi. Asıl sorun bütün olasılıkları dikkate almaktaydı; böbrek kayması mı, midesinde ülser mi vardı; yoksa körbağırsak mı tıkanmıştı?… Ivan Ilyiç’le bu konuları inceden inceye gözden geçirerek körbağırsak tıkanması yönünde başa*rılı bir karara varan doktor, idrar tahlili sonun*da eline yeni kanıtlar geçince durumu bir daha inceleyeceğim söyledi. Ivan Ilyiç de sanıkların suçluluk durumunu tıpkı böyle, hem de binlerce kez başardı bir biçimde karara bağlamıştı. Kendi sanığına cakayla, üstelik neşeli gözlerle bakan doktor da, aynı onun yaptığı gibi, kesin kararını vermiş bulunuyordu. Ivan Ilyiç doktorun kara*rından durumun hiç de iyi olmadığını, ama dok*torun kendisi başta olmak üzere kimsenin buna aldırış etmediğini anladı. Bunu anlayınca büyük bir şaşkınlığa düşerek kendine acımaya, böyle önemli bir konuda ilgisiz kalan doktoruna kin duymaya başladı.
Ama öfkelendiğini ona sezdirmeden ayağa kalk*tı, masasının üzerine vizite ücretim koydu, içini çekerek, “Biz hastalar mutlaka çok yersiz sorular sorarız,” dedi. “Benim hastalığım nasıl bir şey? Önemli mi, değil mi, lütfen söyler misiniz?”

126

Doktor, gözlüğünün üzerinden tek gözüyle ona sert sert baktı. Sanki bu bakışıyla, “Bak sanık, size sorulan soruların sınırını zorlamaya kalkar*sanız ben de sizi duruşma salonundan çıkarmak zorunda kalacağım!…” demek istiyordu. “Size uygun bulduğum kadarını söyledim. Ileri-ki incelemeler bizi daha çok aydınlatacak.” Doktor böyle söyleyerek Ivan Ilyiç’i selamladı. Ivan Ilyiç ağır ağır dışarı çıktı, içinde büyük bir sıkıntıyla kızağa bindi, evine yollandı. Yol bo*yunca doktorun söylemiş olduğu sözleri bir bir hatırından geçiriyor, anlamını pek bilmediği çet*refil bilimsel terimleri basit konuşma diline çevi*rerek hastalığını çıkarmaya çalışıyordu. Duru*mu kötü müydü, çok mu kötüydü, yoksa Önemli bîr şey yok muydu?… Doktorun tavırlarına, ko*nuşmalarına bakılırsa hiç de iç açıcı bir durumu yoktu.
Sokaklarda ona her şey hüzünlü görünüyordu. Arabacılar, evler, gelip geçenler, dükkanlar, hepsi birden derin bir hüzne gömülmüş gibiydi. Böğründe bir an olsun kesilmeyen, sağır, iğne gibi batan ağrı, doktorun belirsiz sözleriyle bir*leşince bambaşka bir anlam kazanıyordu. İçine düşen yeni bir korkuyla Ivan Ilyiç ağrılarını din*lemeye başladı.
Eve gelince olanı biteni karısına anlattı. Kadın kulak kesilmiş dinliyordu. Ama daha konuşma*sının yarısında, başında şapkasıyla kızı içeri gir*di: Annesiyle bir yere gideceklerdi. Kız kendini zorlayarak, babasının anlattığı can sıkıcı öyküyü dinlemek için sandalyeye ilişti. Ama biraz sonra

127

dayanamayıp kalktı, bunun üzerine karısı da dinlemekten vazgeçti.
“Eh, bu duruma çok sevindim. Bak, gör işte, ilaçlarını düzenli almayı ihmal etme. Reçeteni ver, Gerasim’i eczaneye göndereyim.” Karısı böyle diyerek giyinmek için odasına gitti. Henüz derin bir soluk bile alamayan Ivan Ilyiç, karısı çıkınca derin derin içini çekti. “Ne diyelim?… Belki de sandığım kadar korku*lacak bir şey yok.”
İlaçlarını almaya, doktorun söylediklerini eksik*siz yapmaya başladı. Ama idrar tahlilinden sonra doktorun ilk söyledikleri geçerliliğini yitirdi. Ge*rek tahlilde, gerekse bundan sonra yapılan ince*lemelerde birtakım değişiklikler, belki de anlaşılmazlıklar ortaya çıktı. Ivan Ilyiç bir türlü dok*torla görüşemiyordu. Yapılanlar, doktorun ona açıkladığı durumla taban tabana zıttı. Ya doktor bir şeyler daha eklemeyi unutmuş, ya yalan söy*lemiş, ya da ondan bazı şeyleri gizlemişti. O gene de söylenenleri aksatmadan yapıyor, ilk zamanlar bundan büyük bir rahatlık duyuyordu. Doktora muayene olalı beri Ivan Ilyiç’in başlıca uğraşı, sağlığını koruması için doktorun söyle*diklerini harfi harfine uygulamak, ilaçlarını al*mak ve bedenini günden güne kemiren ağrıları*na kulak vermek olmuştu. Çevresindeki insanla*rın hastalıkları, sağlık durumları, onun en çok ilgi duyduğu konular arasına girdi. Yanında bi*rilerinin hastalığından, Ölümünden, iyileşmesin*den, hele hele kendisininkine benzeyen bir has*talığından söz edilmeye görsün, hemen dikkat

128

kesiliyor, heyecanını belli etmeden sorup soruş*turuyor, onu kendi hastalığıyla kıyaslıyordu. Ama ağrıları bir türlü azalmak bilmiyordu. Gene de, Ivan Ilyiç, durumunun daha iyi olduğunu kendine telkin etmek için elinden ne gelirse yapı*yordu. Herhangi bîr şeyden heyecanlanmadığı sürece de kendisini aldatabilmesi kolaydı. Ama karısıyla kavga edecek olsa, görevinde bir başa*rısızlığa uğrasa, vint oyununda eline kötü kâğıt gelse, hastalığının sıkıntısı olanca ağırlığıyla he*men üzerine çöküyordu. Eskiden olsa bu başarı*sızlıklara dayanır, kötü günlerin geçip iyi günle*rin geleceğine yönelik bir güvenle dişini sıkardı. Ama şimdi her türlü aksaklık elini kolunu bağla*yıp onu umutsuzluğa sürüklüyordu. İşlerin böylesine ters gittiği zaman kendine, “Yeni yeni başlamıştım, ilacın da ne güzel yararı*nı görüyordum. Nereden çıktı şu mendebur iş?” diye söylenip duruyordu… Karşısına çıkan bu tersliklere, başının belası insanlara hırslanıp öf*keleniyor, üstelik bu öfkenin onu yiyip bitirdiği*ni biliyordu, ama kendisini bundan kurtarmaya gücü yetmiyordu bir türlü, insanlara, çevresin*de olup bitenlere kızdıkça hastalığının artacağı*nı, bu yüzden hiçbir şeye aldırış etmemesi gerek*tiğini kabul ettiği halde tam tersini yapıyordu. Huzurun, sağlığın kendisine çok iyi geldiğini bil*diği için her yerde onu arıyor, huzurunu kaçıran en ufak olayda ise zıvanadan çıkıyordu. Tıp kitapları okuması, başka doktorlara başvur*ması ise aslında ona en büyük kötülüğü yapmak*taydı. Günden güne kötüleşmesi öyle belirsizce

129

seyrediyordu ki bir gün öncesiyle karşılaştırınca aradaki ufak fark kendi kendisini aldatmasına engel olmuyordu. Ama doktorlara gittiği zaman durumun kötüleştiğini, hem de yıldırım hızıyla kötüleştiğini düşünmeye başlıyordu. Bütün bun*lara karşın doktorların eşiğini aşındırmaktan ge*ri kalmıyordu.
O ay başka bir doktora gitti, o da birincisinin söylediğinin aynısını söyledi, yalnız konuyu bi*raz değişik açıdan inceledi. İkinci ünlü doktorla konuşması İvan İlyiç’in kuşkularını, korkusunu artırmaktan başka bîr işe yaramadı. Bu doktor, hastalığına büsbütün değişik bir tanı koyarak ona iyileşeceğini söyledi, ama sorduğu sorularla, bir*takım varsayımlarla adamcağızın kafasını iyice karıştırdı. Bu arada, Ivan Ilyiç’in danıştığı üçün*cü bir hekim onda başka bir hastalık bularak birtakım ilaçlar verdi. Ivan İlyiç bir hafta kadar bu ilaçları aldı. Ama bu sürenin sonunda ağrılarında bir hafifleme duymadığı, üstelik hem önceki doktorlara, hem de sonuncusuna güvenini yitir*diği için daha büyük bir umutsuzluğa düştü. Bir gün, tanıdığı bir kadın, ona aziz resimleriyle tedavi yapılan bir yerden söz etti. Ivan İlyiç ka*dını can kulağıyla dinlediğini, böyle bir şeyin olabileceğine inandığını neden sonra fark ederek büyük bir korkuya kapıldı. Kendi kendine şöyle söylüyordu: “Ben manen böylesine zayıfladım mı? Olacak şey değil! Bırak bu saçmalıkları şim*di. .. Kendini kuruntuya kaptırmadan bir doktor seç de sıkı bir tedavi yolunu tut! Tamam, bu iş burada biter! Düşündüğüm gibi yapacağım. Ka-

130

famı fazla yormadan yaza kadar çok iyi tedavi olacağım. O zaman neyin nasıl olduğunu görü*rüz, tereddüte yer yok artık!…” Bunları söylemek kolaysa da yapmak olanaksız*dı. Bu arada ağrıları arttıkça artarak böğrüne saplandı kaldı, çok da canını sıkıyordu üstelik. Ağzının tadı da iyice kaçmıştı. Ona ağzı çok kötü kokuyormuş gibi geliyordu. İştahı azalmış, kuv*vetten düşmüştü. Artık kendisini kandırmak olanağı da kalmamıştı. Başına şimdiye dek karşı*laşmadığı, yepyeni, korkunç mu korkunç, çok önemli bir şeyin geldiğini anlıyordu. İşin kötüsü, bunu yalnız o biliyordu; çevresindekiler ise ya anlamadıkları ya da anlamak istemedikleri için hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. Onu en çok üzen de buydu işte! Ev halkı, Özellikle karısı ile kızı her zamankinden daha sık gezintilere çı*karlarken bir türlü İvan İlyiç’i anlamıyorlar, asık suratlı ve titiz olması kendi kabahatiymiş gibi, için için ona kızıyorlardı. Her ne kadar bunu ona sezdirmemeye çalışıyorlarsa da İvan İlyiç’in gö*zünden hiçbir şey kaçmıyordu. Evdekilere ayak bağı olduğunu, karısının, hastalığına karşı değiş*mez bir tavır takınarak onun yaptıklarına, söy*lediklerine pek kulak asmadığını anlıyordu. işte karısının ona nasıl davrandığına bir Örnek: Praskovya Fiyodorovna, ahbaplarına, “Biliyor musunuz,” diyordu, “bütün hastalar gibi İvan İlyiç de doktorların söylediklerini tamı tamına yapmaz. Bir gün damlalarını alır, izin verilen ye*mekleri yer, zamanında yatar; ama gözünü biraz ondan uzaklaştıracak olsan, bir de bakmışsın

131

ilacını içmeyi unutmuş, mersinbalığı yemiş (ye*mesi yasaktı), vint masası başında saatin birine kadar oturmuş.”
Canı sıkılan Ivan Ilyiç, “Ne zaman gördün?” di*ye bağırıyordu. “Bîr kere Piyotr İvanoviç’lerde oynadım. Ne yapayım! Nasıl olsa ağrıdan uyuyamayacaktım…”
“Her neyse, sen bu gidişle iyileşemezsin. Bizi de boşuna üzüyorsun.”
Praskovya Fiyodorovna’nın, kocasının hastalı*ğıyla ilgili olarak, gerek başkalarının yanında, gerekse yalnızken ona karşı takındığı tavrın özü, hastalığında asıl kabahatin kendisine ait olduğu, salt karısına kötülük yapmak için başına bu has*talığı çıkardığı yolundaydı. Ivan Ilyiç, karısının isteyerek öyle davranmadığını biliyordu, ama bunu bilmek ağrılarını dindirmezdi ki!… Ivan Ilyiç adliyede de kendisine karşı tuhaf davranıldığını fark ediyor ya da öyle sanıyordu. Ona hep çok geçmeden yeri boşalacak bir adam gözüy*le bakıyorlarmış gibi geliyordu. Ya da arkadaşla*rı, ummadığı bir zamanda başına gelen ve günden güne onu kemiren, kimbilir sonunda nerelere kadar götürecek korkunç derdim şaka konusu yaparak kuruntularıyla alay etmeye başlıyorlar*dı. Kıvraklığı, şakacılığı, ölçülü davranışlarıyla on yıl öncesinin Ivan Ilyiç’ini andıran Schwarz, hepsinden daha çok damarına basıyordu. Arkadaşları geliyorlar, oyun oynamak için ma*saya oturuyorlardı. Gıcır gıcır kâğıtlar dağıtılı*yor, karolar karoların yanma konuluyordu: Elin*de tam yedi karo oluyordu. Partneriyle birlikte

132

oyunu açıyor, sonra iki karoya yükseltiyordu. Daha ne isterdi? Şlem diyebileceği için sevinme*si, hop oturup hop kalkması gerekmez mi?… Ama hayır, birden böğründeki ince sızıyı, ağzındaki tatsızlığı hissediyor, şlem dediğine de diyeceğine de bin pişman oluyordu.
Başım kaldırıp oyun ortağı Mihail Mihayloviç’e bakıyordu. Arkadaş canlılığıyla elini masaya vu*ran ortağı, kazançlarını kendisi almamak inceli*ğini göstererek, pulları toplama zevkini Ivan IIyiç’e bırakıyor, kolunu fazla ileri uzatmak zah*metine girmemesi için pulları Ivan Ilyiç’in önüne doğru itiyordu. Ivan Ilyiç, “Yoksa elimi ileri uzatamayacak kadar kuvvetten düştüğümü mü sa*nıyor?” diye düşünüyordu. Böyle düşünürken hangi kâğıdın koz olduğunu unutarak gereksiz yere koz istiyor ve üç içeri giriyordu. Hepsinden korkuncu da Mihail Mihayloviç’in çok üzüldü*ğünü gördüğü halde kendisinin buna pek aldır-mamasıydı. Niçin aldırmadığını düşünmek ise onu öldürüyordu.
Ivan Ilyiç’in kötüleştiğini gören arkadaşları, “Yoruldunuzsa bırakalım… Siz biraz dinlenin,” diyorlardı.
Yorulmak mı? Hayır, hiç yorulmamıştı, partiyi tamamlamaları gerekirdi. Herkesin suratı bir karış asıktı, kimseden çıt çıkmıyordu. Ivan Ilyiç, arkadaşlarının suratsızlığına kendisinin neden olduğunu hissediyor, ama onları neşelendirmek içinden gelmiyordu. Birlikte akşam yemeği ye*dikten sonra herkes evine dağılıyordu. Yalnız kalan Ivan Ilyiç yaşamının zehirlendiğini, üstelik

133

şimdi de başkalarınınkini zehirlemeye başladığı*nı, bunun da azalacağı yerde günden güne çoğa*larak bütün benliğini sardığını anlıyordu. Bu düşüncelerle, böğründeki ağrı ve içindeki korkuyla yatağa yatmak, çoğu zaman ağrıdan gözünü kırpmamak demekti… Ama sabahleyin gene kalkmak, giyinmek, mahkemeye gitmek, ya*zıp çizmek, konuşmak gerekiyordu; eğer gitme*yip evde kalırsa, her biri başlı başına birer ıstı*rap kaynağı olan yirmi dört saatini evde geçir*mek zorundaydı. Hem de kendisini anlayıp ya*kınlık gösterecek bir kişi bile bulamadan, ölü*mün eşiğinde tek başına yaşayarak…

V

Böylece iki ay daha geçti. Yılbaşından önce bir gün kaynı çıkageldi evlerine. O sırada Ivan Ilyiç mahkemedeydi, Praskovya Fiyodorovna ise alış*verişe çıkmıştı. Ivan Ilyiç eve döndüğünde sıcak*kanlı bir adam olan kaynını çalışma odasında valizlerini açarken buldu. O içeri girerken kaynı gözlerini dikmiş, konuşmadan ona bakıyordu. Ivan Ilyiç bu bakıştan her şeyi anladı. Hatta kay*nı ‘Ah’ çekmek için ağzını açmış, ama sonra ken*dini zor tutmuştu. Onun bu hareketleri, anladığı şeyi daha da pekiştirdi. “Nasıl, değişmiş miyim yoksa?” diye sordu. “Evet… Var bir değişiklik.” Bunun üzerine, Ivan Ilyiç, kaynını dış görünüşü hakkında ne kadar zorlarsa zorlasın, kaynı hep

134

susmakta ısrar etti; Praskovya Fiyodorovna ge*lince de onun yanına gitti. Ivan İlyiç odaya kapa*nıp kapıyı arkadan kilitledi. Aynanın karşısına geçerek kendisine bir karşıdan, bir yandan uzun uzun baktı… Karısıyla çektirdikleri resmi ayna*daki görüntüsüyle karşılaştırdı. Arada büyük bir değişildik vardı. Sonra kollarını dirseklerine kadar sıvayarak kollarına baktı, tekrar yenini aşağıya indirdi, divana oturup kara düşüncelere daldı. Kendi kendine, “Bırak bu düşünceleri,” diyerek ayağa fırladı, masaya yaklaştı. Orada bir dosya açıp okumaya başladıysa da yapamadı. Kapıyı açarak salona çıktı. Konuk odasının kapısı kapa*lıydı. Ayak uçlarına basarak kapıya yaklaştı, dinlemeye başladı.
Praskovya Fiyodorovna, “Hadi canım sen de, büyütüyorsun!” diyordu.
“Ne büyütmesi? Sen farkında değilsin. Adamın Ölüp gittiği bakışlarından belli. Feri kaçmış göz*lerinin. Nesi var kocanın?” “Kimse bilmiyor. Nikolayev (ikinci doktor) bir şeyler dediydi ama, aklımda kalmadı. Oysa Leşçetitskiy (ünlü doktor) bambaşka şeyler söy*lemişti.” Ivan Ilyiç kapıdan uzaklaşarak odasına doğru gitti, yatağına yatıp düşünmeye başladı: “Böbreğim kaymış… Evet böbreğim kaymış.” Doktorların söylediklerini bir bir anımsadı: Böbreğinin biri yerinden koparak kaymıştı. Ha*yalinde bu böbreği yakalayıp durdurmaya, yeri*ne yerleştirmeye çalışıyordu. Hani bunu yapmak böyle uzun boylu bir iş de değildi. “Hele ben bîr Piyotr Ivanoviç’e gideyim de,” diye düşündü.

135

Yakın arkadaşı olan Piyotr İvanoviç’in iyi bir doktor arkadaşı vardı.
İvan İlyiç çıngırağı çaldı, arabayı koşmalarını söyledikten sonra hazırlanmaya başladı. Karısı, yüzünde keder izleri, sesinde başka za*man görülmeyen bir tatlılıkla, “Nereye, Jean?” diye seslendi.
Karısının sesindeki bu alışılmadık yumuşaklık onu çileden çıkardı. Yüzünü ekşiterek baktı, “Piyotr İvanoviç’e uğrayacağım.” Doktor bir arkadaşı olan dostunun evine gitti. Onunla birlikte de doktora. Adamı yerinde bul*dular, uzun uzun konuştular. Doktor, kendi düşüncesine göre, hastanın bede*ninde olan biteni bir kere anatomik, bir kere de fizyolojik açıdan inceleyince her şeyi anladı. Körbağırsağında bir şey, ufacık bir şey vardı. Ama iyileştirilmesi mümkündü. Organlarından birinin gücünü azaltıp ötekininkini artırdın mı, bedeni makine gibi tıkır tıkır işlemeye başlayacaktı. İvan İlyiç yemeğe biraz geç geldi. Yemekte çok neşeliydi, durmadan konuştu, canı bir türlü ça*lışmak istemiyordu. En sonunda odasına çekile*rek hemen işlerinin başına oturdu. Dosyaları okuyor, yazıp çiziyor, ama geriye bıraktığı ve çalışmasının sonunda ilgileneceği önemli bir ko*nunun onu beklediği bir an olsun aklından çık*mıyordu. Çalışmasını bitirince bu önemli konu*nun körbağırsağıyla ilgili düşünceler olduğunu anımsadı. Yakasını bu korkunç düşüncelere kap-

10) Ivan’ın Fransızca söylenişi, (ç.n.)

136

tırmadan salona çay içmeye gitti. Orada konuk*lar vardı; konuşuyorlar, piyano çalıyorlar, şarkı söylüyorlardı. Kızlarına kur yapan genç sorgu yargıcı da oradaydı.
Praskovya Fiyodorovna’ya bakılırsa, İvan îlyiç o akşamı herkesten daha neşeli geçirmişti. Ama kendisine sorarsanız, körbarsağıyla ilgili düşün*celeri bir an olsun bırakmamıştı yakasını. Saat 11′de konuklardan izin alarak odasına çekildi. Hastalığından beri çalışma odasının yanındaki bölmede yalnız başına yatıyordu. Odasına girince soyundu, eline Zola’nın bir ro*manını aldı. Ama bir türlü kendini okumaya ve*remiyordu. Hayalinde körbağırsağını isteğine uy*gun biçimde düzeltti. Bütün organları görevleri*ni düzenli bir biçimde yaparak tıkır tıkır çalış*maya başladılar. Kendi kendine, “Olacağı zaten buydu, sadece doğaya biraz yardım etmek ge*rek,” diye düşünüyordu. Bu sırada ilacını anım*sadı. İlacın etkisini, ağrıyı nasıl yavaş yavaş kes*tiğini dinlemeye koyuldu.
“İlacımı akşamdan almak, zararlı şeylerden ko*runmalıyım… Daha şimdiden iyileştiğimi, hem de epey iyileştiğimi hissediyorum.” Böyle düşü*nerek böğrünü yokladı, dokununca ağrımıyor*du. “Hiçbir şey duymuyorum, gerçekten daha iyiyim şimdi.”
Mumu söndürüp yan yattı… Körbağırsağı düzeliyordu, hiçbir aksaklık yoktu… Ama, o pek iyi bildiği, derinden gelen, inatçı, sinsi, kunt, rahatsız edici ağrıyı hissetmeye başladı ansızın. Ağzında gene o berbat tatsızlık… Yüreği cız etti, zihni

137

karıştı. “Aman Tanrım! Aman!… Gene başladı, gen… Bitmeyecek bu, hiç bitmeyecek!…” Birdenbire durumunu başka bir açıdan görmeye başladı. “Körbağırsakmış! Böbrekmiş! Ne körbağırsak umurumda ne de böbrek! Benîm yaşamım söz konusu burada. Ölmek ya da yaşamak!… Sağdım, sağlamdım, ama sona eriyor iş*te! Bu gidişi durdurabiliyor muyum? Hayır! Öy*leyse ne diye kendi kendimi kandırıyorum? Öl*mekte olduğum benden başka kimsenin gözün*den kaçıyor mu? Ölümüm şurada gün, hafta, belki de an sorunu… Demin ortalık aydınlıktı, şu anda karanlık… Şimdi buradayım, birazdan oraya gideceğim… Ama nereye?” Birdenbire ürperti, soluğu kesildi. Yalnız yüreğinin vuruşları*nı hissediyordu.
“Ben yok olursam ne çıkar? Hiçbir şey… Peki burada olmazsam nereye gideceğim? Ölüm, ölüm mü bu yoksa? Hayır istemiyorum…” Yatağından fırlayarak mumu yakmak istedi; titreyen elleriy*le sağı solu yoklarken mumu şamdanla birlikte yere devirdi, kendisi de gerisin geriye yastığın üzerine yıkıldı. Gözleri açık, yattığı yerden ka*ranlığa bakıyordu. “Hiçbir şeyin önemi yok… Ölüm! Evet ölüm!… içeridekilerin hiçbiri bilmi*yor, bilmek istemiyor… Acıyorlar, keyif sürü*yorlar.” Uzaktan, kapalı kapıların ötesinden şen şakrak kahkahalar, şarkı sesleri geliyordu. “Dün*ya umurlarında değil, ama bir gün onlar da öle*cekler! Bugün ben, yarın onlar; bundan kurtuluş yok!… Oturmuş eğleniyorlar. Hayvanlar!…” Öfkeden boğulacak gibiydi. Duyduğu üzüntüye,

138

çektiği acılara dayanamıyordu. “Bu korku… Herkesin bu korkuyu duyması olacak şey değil!” diye söylendi ve yataktan kalktı. “Doğru yapmıyorum, sakinleşmeliyim. Her şeyi ta başından bir kez daha düşünmeliyim.” Dü*şünmeye başladı. “Evet… Hastalığın başlangı*cı… Böğrüme vurdu. Önemli bir şey değil gibiy*di. Üzerinden günler geçti, başlangıçta biraz sız*lıyordu, sonra ağrı fazlalaştı, sonra doktorlar ortaya çıktı, umutsuzluk, üzüntü, gene doktor*lar… Derken, adım adım uçurumun kenarına geldim. Güçten düştüm, bir deri bir kemik kal*dım, gözlerimin feri kaçtı. İşte ölüm gelip çattı, ben hâlâ körbağırsağımı düşünüyorum. Körbağırsağı nasıl düzeltsek diye yollar arıyorum. Oy*sa ölüm karşımda… Yoksa ölüm mü?” Yeniden korku sardı benliğini, boğulacak gibiydi. Eğile*rek kibriti aramaya başladı, bir dirseğini komo*dine dayadı Komodin eğilmesine engel oluyor, kolunu acıtıyordu. Öfkelenerek hızlıca bastı ve komodini devirdi: Kendisi de ölümün hemen gel*mesini bekleyerek, umutsuzluk içinde, soluk so*luğa yatağa düştü.
O sırada konuklar evlerine gidiyorlardı. Praskovya Fiyodorovna onları uğurlarken gürültüyü duyarak içeri girdi. “Ne oldu?”
“Hiç! Komodini devirdim de…” Kadın dışarı çıktı, mum getirdi. Ivan Ilyiç bir kilo*metre koşmuş gibi derinden, sık sık soluk alıyor, durgun gözlerini karısına dikmiş bakıyordu. “Ne oldu Jean?”

139

“Hi..ç.. Dü..şür..düm…”
“Ne desem boş. Zaten anlamaz ki!” diye düşündü. Karısı gerçekten de anlamamıştı. Mumu yerden aldı, yaktı, ivedilikle dışarı çıktı. Bir bayan ko*nuğunu geçirecekti. Döndüğü zaman Ivan Ilyiç hep öyle, arka üstü, tavana bakarak yatıyordu. “Sana ne oluyor? Yoksa kötüleştin mi?” “Evet.”
Kadın başını sallayarak yanına oturdu. “Beni dinle, Jean. Bana kalırsa Leşçetitskiy’i eve çağıralım. Ne dersin?”
Bu, ünlü doktoru çağırıp parayı esirgememek demekti. Ivan Ilyiç zehir gibi bir gülümsemeyle, “Hayır, istemez,” dedi.
Kadın biraz daha oturdu, sonra yaklaşıp alnın*dan öptü.
Ivan Ilyiç, karısı onu öperken bütün benliğiyle ondan iğreniyor, onu itmemek için kendini zor tutuyordu.
“Haydi hoşça kal. Uyursun inşallah.” “Bilmem artık…”

VI

Ivan Ilyiç Ölmekte olduğunu görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. Ölmekte oldu*ğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alış*mak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğu*nu anlamıyor, anlamak istemiyordu. Kiesewetter’in mantık kitabındaki şu akıl yürüt*meyi anımsadı:

140

“Gaius bir insandır, insanlar ölümlü oldukları*na göre Gaius da ölümlüdür.” Ama Gaius için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. Gaius bir insandı, hem de sıradan bir insandı; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. Kendisi ise ne bir Gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka biriydi. Annesiyle, babasıyla, Mitya ve Volodya’sıyla,11 öbür oyuncaklarıyla, arabacısıyla, dadısıyla, mürebbiye Katenya’sıyla; ço*cukluğunun, erginliğinin, gençliğinin sevinçleri, anıları, heyecanlarıyla Vanya12 idi o. Gaius, Vanya’nın o kadar çok sevdiği çizgili me*şin topunun kokusunu bilir miydi? Gaius onun gibi annesinin elini öper miydi? Gaius’un annesi*nin ipek entarisi de onun annesininki gibi tatlı hışırdar mıydı? Hukuk Okulu’nda börek yüzün*den baş kaldıran Gaius muydu? Vanya gibi o da âşık olmuş muydu? Onun gibi duruşma yürüte*bilir miydi?
“Gaius gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir neden yok; ama ben Vanya, Ivan Ilyiç, başka bîriyim… Bütün duygularımla, düşünce*lerimle herkesten ayrıyım. Benim ölmek zorun*da olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç bir şey olur bu!”
Ivan Ilyiç’in aklından geçen bunlardı. “Benim de Gaius gibi ölmem gerekseydi bunu bilirdim, içimden bir şey böyle olacağını bana

11) Oyuncak hayvanlar, (ç.n.)
12) Ivan’ın küçüklük adı. (ç.n.)

141

önceden söylerdi. Ama hiç de böyle olmadı; ne ben, ne de arkadaşlarım, başımıza Gaius’unki gibi bir şey geleceğini tahmin edebildik. Oysa şimdi durum değişti… Olmaz böyle şey! ‘Ola*maz’ diyorum ama oluyor işte!… Nasıl bir şey bu? Derinliğine nasıl inmeli?…” Ölüm düşüncesini bir türlü anlayamıyor; bu saç*ma sapan, marazlı düşünceleri kendinden uzak*laştırarak yerine doğru ve sağlam olanlarını koy*mak istiyordu. Ama aynı düşünceler, hem de dü*şünce olmaktan sıyrılıp bir gerçek olarak gene gelip karşısına dikiliyordu.
Bunun üzerine, bu düşüncenin yerine başka dü*şünceleri çağırarak onlardan destek bulmaya ça*lışıyordu. Ölüm düşüncesini perdeleyen eski dü*şünme biçimine dönüyordu. İşin tuhafı, önceleri ölüm düşüncesini perdeleyen, gizleyen, yok eden düşünceler şimdi aynı etkileri göstermiyordu. Son zamanda Ivan Ilyiç’in bütün işi, ona ölümü unutturacak oyalanma yolları aramak olmuştu. Bazen kendi kendine, “işimle uğraşayım, eski*den bütün yaşamımı o doldururdu,” diyor, bütün kaygılarını bir yana bırakıp mahkemeye gidiyor*du. Orada arkadaşlarıyla konuşmaya dalıyor; Öteden beri yaptığı gibi, insanlara aldırış etmeyen, düşünceli bakışlarla duruşma salonunu dolduran kalabalığı süzüyordu. Sonra, zayıflayan ellerini meşe koltuğun kenarlarına dayayarak alışılmış bir hareketle arkadaşına doğru eğiliyor, dosyayı önüne çekip onunla fısıldaşıyor, sonra birden bire gözlerini kaldırıp koltuğunda dikilerek bili*nen sözleri söylüyor, duruşma başlıyordu.

142

Ama tam duruşmanın ortasında böğründeki ağrı, davanın nasıl gittiğine aldırmadan, sinsi, kemirici işine başlıyordu. Ivan Ilyiç hem kendini dinliyor, hem de ‘ölüm’ düşüncesini kafasından kovmaya çalışıyordu. Ama işte ağrı sürüp gitmekteydi; taş kesilen Ivan Ilyiç’în gözlerinin ışığı sönmüştü. Kendi kendine, “Tek gerçek o mu?” diye soru*yordu. O zaman, arkadaşlarıyla küçük memur*lar, onun gibi yetenekli, dikkatli bir yargıcın nasıl olup da şaşırdığını, yanlış yaptığım ağızları bir karış açık, üzülerek görüyorlardı. Ivan Ilyiç silkinerek kendisini toparlamaya çalışıyor, duruş*mayı zar zor sonuna kadar götürüyordu. Sonra, artık mahkemedeki çalışmasının bile, gizlemek istediği şeyi ondan gizlemediğini, mahkemedeki çalışmasıyla eskisi gibi ‘ondan’ kurtulamayacağını anlayarak üzüntüyle evine dönüyordu. İşin en kötüsü ise ‘o’, Ivan Ilyiç’i bir şey yapması için değil, gözlerini ‘ona’ dikip bakması, ‘ona’ baktık*ça da eli kolu bağlı, acılar içinde kıvranması için kendine çektikçe çekiyor, onunla oynuyordu. Bu zor durumdan kurtulunca, Ivan Ilyiç başka avuntular, başka kaçamaklar arıyordu. Ama kısa bir süre onu kurtarır gibi olduktan sonra bunlar da, bütün bütüne ortadan kalkmasalar bile, işe yaramaz hale geliyorlardı. ‘Ölüm düşüncesi’ kar*şısına konan hiçbir engeli tanımıyormuş gibi hep*sinin üstesinden gelip karşısına dikiliyordu. Diyelim, son günlerde sık sık olduğu gibi, kendi eliyle döşediği oturma odasına girerken cilalı ma*sanın kıyısındaki bir çizik gözüne ilişiverdi. Dö*şenmesi için yaşamını verdiği bu odada -anımsa-

143

dıkça içi burkularak güler, çünkü hastalığının, düşerken böğrünün bu masanın köşesine çarp*ması sonunda başladığını çok iyi bilmektedir— böyle şeyler olmamalıydı.
Ivan Ilyiç, çiziğin neden meydana gelmiş olabile*ceğini araştırıp bulurdu. Albümün tunç süsünün kalkık kenarı yapmış olabilirdi bunu. Özene be*zene düzenlediği pahalı albümü eline alınca, kızı*nın ve arkadaşlarının savrukluğuna canı sıkılır*dı. Resimlerin kimisi yırtılmış, kimisi ters konul*muştu. Ivan Ilyiç resimleri yeniden düzene sokar, süsün kalkık kenarını düzeltirdi. Sonra aklına bütün albümleri oradan kaldırıp başka bir yere, diyelim çiçeklerin yanına koy*mak gelirdi. Bunun üzerine uşağı çağırır, onun seslendiğini işiten karısı ya da kızı yardıma gelir*di. Ama onun fikrini beğenmezler, karşı çıkar*lardı; o da kızar, bağırıp çağırırdı. Ama bütün bunlar iyiydi, çünkü Ivan Ilyiç ‘onu’ unutmuş olurdu, o artık gözünün Önüne gelmezdi. Ama eşyaların yerini değiştirmeye kalkışınca he*men karısı araya girer, “Bırak canım, uşaklar yap*sınlar. Sonra gene bir yerini incitirsin,” derdi. İşte ‘o’, engelleri aşıp birden gözünün önünden geçerdi, ‘onu’ bir an için görür gibi olurdu. ‘Onun’ geçip gittiğini, bir daha gelmeyeceğini umar, ama bir de böğründeki ağrıyı dinleyince orada aynı şeyin sızlayıp durduğunu anlardı. ‘Onu’ kafasın*dan atamayacaktı, çiçeklerin arkasından bakıp bakıp sırıtıyordu. Bütün çabaları boştu… “Doğru mu benim şurada, şu eşyalar uğruna yaşa*mımı harcadığım? Olacak şey değil!… Korkunç,

144

korkunç olduğu kadar anlamsız! Olamaz, olamaz! Ama gerçek bu işte!…” Odasına çekilip yatağına uzanır, yeniden ‘onunla’ baş başa kalırdı. Göz göze gelirlerdi… Ama ‘onunla’ yapacak bir şeyi yoktu, yalnızca bakıp bakıp korkudan buz kesilirdi…

VII

Nasıl olduysa oldu, ama bunun nasıl olduğunu kimse söyleyemez; çünkü her şey adım adım, far*kına yarılamadan ortaya çıktı. Hastalığın üçün*cü ayında Ivan İlyiç’in karısı, oğlu, hizmetçiler, uşaklar, ahbaplar, doktorlar, en başta da kendi*si, onun artık başkalarını yalnız bir bakımdan ilgilendirdiğini anladılar: Şimdi en önemli sorun, onun makamını hemen boşaltıp boşaltmayacağı, çevresindekileri varlığından tedirgin olmaktan, kendisini de çektiği acılardan ne zaman kurtaracağıydı.
Geceleri gittikçe daha az uyuyordu. Önceleri af*yon veriyorlardı, daha sonra morfin iğnelerine başladılar. Acıları gene de dinmek bilmiyordu. Yarı uykuluyken duyduğu sıkıntılı bir ağırlık başlangıçta yeni bir durum olarak içini rahatlat*mıştı, ama sonraları ağrı kadar, hatta ondan da*ha çok canını sıkmaya başladı. Doktorun tavsiyesine uyarak Ivan İlyiç’e özel yemekler pişiriyorlardı. Bunlar da gitgide tatsızlaşıyor, günden güne tiksindirici oluyordu. Aptese çıkması için özel düzenekler yapılmıştı. Gene de her seferinde bir sürü azap çekiyordu.

145

Pislikten, utanç verici durumundan, kokudan, bu iş olurken yanında başkasının da bulunma*sından dolayı içi içini yiyordu. Neyse ki bu en pis işte talih Ivan Ilyiç’in yüzüne gülmüştü. Ona mutfak uşağı Gerasim yardım ediyordu.
Gerasim, kent yemekleriyle semirmiş, eli yüzü düzgün, temiz bir köy delikanlısıydı. Aydınlık yüzü her zaman gülerdi. Tertemiz Rus köylüsü kılığıyla bu pis işi yapması önce Ivan Ilyiç’in çok tuhafına gitti.
Bir keresinde, oturaktan kalkıp kendinde panto*lonunu çekecek güç bulamayınca, oracıkta yumu*şak bir koltuğa yığılıverdi. Korku dolu gözlerini, zayıflıktan kadidi çıkmış çıplak kalçalarından ayıramıyor, öylece duruyordu. O sırada içeriye ağır, ama güçlü adımlarla Gerasim girdi. Ayağında kalın çizmeler, üzerinde keten bezinden bir önlük ve temiz basma bir mintan vardı. Mintanının yenlerini sıvadığı için genç, sağlam kolları açığa çıkmıştı. İçeri girerken çiz*melerinin hoş katran kokusunu ve taze kış hava*sını da birlikte getirdi.
Gerasim, Ivan Ilyiç’e bakmadan, besbelli hastayı incitmemek için yüzündeki yaşama sevincini giz*lemeye çalışarak, oturağa yaklaştı. Ivan Ilyiç zayıf bir sesle ona, “Gerasim,” diye seslendi.
Gerasim bir yanlışlık yapmış olmaktan korkarak birden irkildi. Sakalları yeni çıkmaya başlamış, genç, körpe, güleç, saf yüzünü hızlı bir hareketle hastaya döndürdü.

146

“Bir şey mi buyurdunuz, efendim?” “Belki iğreniyorsundur, oğlum… Ne yapayım, kusura bakma…”
Gerasim parlayan gözlerini ona çevirdi, pırıl pı*rıl beyaz dişlerini göstererek sırıtıyordu. “Hiç iğrenilir mi? Ne yapalım, hastasınız…” Böyle diyerek becerikli, güçlü elleriyle alıştığı işi bitirdikten sonra sessiz adımlarla dışarı çıktı. Beş dakika sonra aynı sessiz yürüyüşle geri döndü. Ivan Ilyiç hep koltukta oturuyordu. Uşak temiz*leyip yıkadığı oturağı yerine koyunca, “Gerasim,” dedi. “Ne olur, şuraya gel de bana yardım et.” Gerasim yaklaştı
“Kaldır beni… Yalnız kalkamıyorum… Dmitri’yi dışarı göndermemeliydim…” Gerasim yanına geldi, tıpkı yürüyüşündeki ken*dine güvenle onu kucaklayıp becerikli, yumuşak bîr hareketle kaldırdı, öylece tuttu. Bir eliyle de pantolonunu yukarı çekip tekrar oturtmak isti*yordu. Ama Ivan Ilyiç ona kendisini divana ka*dar götürmesini söyledi. Gerasim, sanki kolla*rında tüy taşıyormuş gibi, onu incitmeden diva*na götürüp oturttu.
“Sağ ol, oğlum. Çok beceriklisin. Bu işleri ne kadar kolay yapıyorsun!…” Gerasim yeniden gülümseyerek dışarı çıkmak istedi. Ivan Ilyiç kendisini bu çocuğun yanında çok rahat hissettiği için onu bir türlü bırakmak istemiyordu.
“Bak oğlum, şu sandalyeyi çekiver lütfen. Hayır onu değil, ötekini… Şöyle ayaklarımın altına koyu*ver. Ayaklarım yüksekte olunca rahatlıyorum.”

147

Gerasim sandalyeyi alarak hiç gürültü çıkarma*dan yere bıraktı, hastanın ayaklarını bunun üs*tüne koydu. Ivan Ilyiç, Gerasim ayaklarını yük*seğe kaldırınca biraz rahatladığını hissetti. “Hah, bak ne kadar iyi oldu!.. Şu yastığı da ayaklarımın altına koy bari.” Gerasim bunu da yaptı, ayaklarını bir daha kal*dırıp altına yastık koydu. Gerasim ayaklarını kaldırınca Ivan Ilyiç daha da rahatlamış gibiydi. Gerasim ayaklarını yastığın üzerine bırakınca yeniden kötüleşir gibi oldu. “Gerasim, şu anda işin var mı?” Kentlilerden beyefendilerle nasıl konuşulacağını öğrenen Gerasim, “Hayır, efendim,” dedi. “Yapılacak başka ne işin kaldı?” “Daha ne işim kalacak, hepsini yaptım. Yalnız yarına odun kıracağım, o kadar.” “Öyleyse ayalarımı biraz yukarıda tut… Olmaz mı?
“Niçin olmasın? Tutarım.”
Gerasim, hastanın ayaklarını kaldırdı. İvan Ilyiç bu durumda ağrılarını hiç duymuyor gibiydi. “Odun işi ne olacak?”
“Siz hiç merak etmeyin. Onu da yetiştiririz.” Ivan Ilyiç, Gerasim’e, sandalyeye oturarak ayak*larını tutmasını söyledi, onunla konuşmaya baş*ladı. İşin tuhafı, Gerasim ayaklarını yukarıda tutarken kendisini çok iyi hissediyordu. Ivan Ilyiç o günden sonra Gerasim’i arada bir yanına çağırıp oturtmaya başladı. O sırada onun*la konuşmaktan da zevk alıyordu. Gerasim bunu, zorluk çekmeden, istekle, büyük bir sadelikle

148

yapıyordu. Başkalarının canlılığı, sağlamlığı, dinçliği, gücü Ivan Ilyiç’i incittiği halde yalnız Gerasîm’in kuvveti ve dinçliği zoruna gitmiyor, üstelik onu yatıştırıyordu.
Ivan İlyiç’i en çok üzen, herkesin yalan söyleme*siydi. Sanki ölmek üzere değilmiş de yalnızca hastaymış, sinirlenmez, tedavi görürse her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takınıyorlardı. Oysa ne denli uğraşırlarsa uğraşsınlar durumun dü*zelmeyeceğini, üstelik ağrılarının artıp öleceğini adı gibi biliyordu. İşte herkes gibi onun da bildi*ği bu gerçeği örtbas ederek gözüne baka baka yalan söylemeleri, ayrıca bu yalana katılması için onu da zorlamaları onu kahrediyordu. Ölmek üzereyken çevresini saran bu yalanlar ne kadar aşağılıktı! Ölüm gibi korkunç, görkemli bir olayı günlük ziyaretler, ev eşyaları, yemek için alınan mersinbalığı türünden olağan şeylere indirgemeleri Ivan İlyiç’e büyük bir azap veri*yordu. İşin tuhafı, onlar böyle gözüne baka baka yalan söylerken kimbilir kaç kez, “Bırakın artık şu yalanları! Ölmek üzere olduğumu siz de bili*yorsunuz, ben de. Hiç olmazsa yalan söyleme*yin!” dîye bağıracak olmuş, ama hiçbir zaman kendinde bu gücü bulamamıştı. Korkunç, feci bir şey olan ölüme çevresindekiler herhangi tatsız bir şey, hatta yakışıksız bir dav*ranış gözüyle bakıyorlardı. Kalabalık bir salona girerken pis kokular saçan bir adammış gibi ta*vır takınıyorlardı ona karşı. Bütün bunları yap*tıran da, Ivan Ilyiç’in hayatı boyunca sıkı sıkıya uyduğu nezaket kurallarıydı. Ona kimse acımı-

149

yordu, çünkü durumunu anlamak isteyen tek bir Tanrı’nın kulu yoktu. Yalnızca Gerasim her şeyi anlıyor, ona acıyordu. Bu yüzden Ivan Ilyiç yalnız Gerasim’le baş başa kaldığı zamanlar ken*disini iyi hissediyordu. Gerasim sabahlara kadar uyumadan yanında kalır da bacaklarını tutarsa acıları diner gibi oluyordu. “Siz merak etmeyin, beyefendi, ben sonra uyu*rum,” diyordu Gerasim.
Bazen de birden bîre senli benli konuşmaya baş*lıyordu: “Keşke hiç hasta olmasaydın. Yoksa sa*na hizmet etmekten kaçınır mıyım?” Yalan söylemeyen tek kişi Gerasim’di; işin aslını yalnız onun anladığı, gizlemeye gerek görmeden, eriyip giden efendisine açıkça acıdığı ortadaydı. Hatta bir keresinde, Ivan Ilyiç onu yatmaya gön*derdiği sırada, “Hepimiz ölüp gideceğiz. Ne diye yardım etmekten yüksünelim!” deyivermişti. Gerasim bu sözlerle, ölmekte olan birine yardım*dan kaçınmadığını, bir gün o da ölürken birinin ona yardım edeceğini söylemek istiyordu. Bu yalanlardan başka ya da bu yalanların sonu*cu olarak Ivan Ilyiç’i üzen bir şey de kimsenin ona onun istediği gibi acımamasıydı. Çektiği uzun ıstırap dönemlerinden sonra öyle anlar oluyor*du ki —bunu kendi kendine bile açıklamaktan utanıyordu- biri ona acısın, hem de hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu… Çocuklar gibi sevilip avutulmayı, okşanmayı, birilerinin başın*da oturup ona ağlamasını istiyordu. Yaşını başı*nı almış, önemli bir yargıca böyle şeylerin yapılamayacağını bile bile istiyordu bunu…

150

Gerasim’le yakınlığı ona az da olsa bu merhameti sağladığı için onun yanında avunabiliyordu. Evet, Ivan Ilyiç ağlamak, okşanmak ve başında ağlayanları görmek istiyordu. Ama onu yokla*maya gelen arkadaşı, mahkeme üyesi Şabak’a ağlayıp içini dökeceği yerde somurtuyor; sert, haşin bir tavır takınarak, sözü yargıtaya gönde*rilen bir karara getirip görüşünü şiddetle savun*maya başlıyordu.
Ivan Ilyiç’in son günlerini en çok içindeki ve çevresindeki bu yalan zehirliyordu.

VIII

Sabah olmuştu, evet sabah olmuştu zira Gerasim gitmiş, yerine gelen uşak Piyotr mumları söndü*rüp perdeyi açtıktan sonra gürültü etmemeye çalışarak yavaşça ortalığı toplamaya başlamıştı. Sabah mıydı, akşam mıydı; Cuma mıydı, Pazar mıydı?… Hangi gün, hangi vakit olursa olsun, ne fark ederdi ki? Bir dakikacık dinmeyen öldü*rücü ağrılar; umutsuzca süren, gene de sönme*miş yaşama isteği; biricik gerçek olan, şu gittikçe yaklaşan korkunç, iğrenç ölüm ve çevresini sa*ran yalan… Bu durumda haftanın, günün, vak*tin değeri mi olurdu? “Çayınızı getireyim mi efendim?” Ivan Ilyiç, “Uşak, düzeni sürdürmek istiyor; bey*ler sabahleyin çay içmeli…” diye düşündü. “İstemez!” diyerek kestirip attı. “Divana geçmek ister misiniz?”

151

“Odayı toplaması gerek. Çocuğun işine engel olu*yorum; üstelik pislik, düzensizlik kaynağıyım.” “Hayır rahat bırak beni!”
Uşak ortalığı topladı. îvan İlyiç elini uzattı. Piyotr hizmete hazır, koşup yanına geldi, “Bir emriniz mi var beyefendi?” “Şu saati…”
Piyotr hastanın uzansa alabileceği saati alıp ona verdi.
“Sekiz buçuk. Daha kalkmadılar mı?” “Hayır efendim. Vasiliy İvanoviç (oğlu) okula git*tiler. Praskovya Fiyodorovna çağırdığınız zaman uyandırmamızı söylediler. Uyandıralım mı?” “Yok istemez.”
“Bir çay içsem ne olur?” dedi kendi kendine. “Şey… Getir bir çay!…”
Piyotr kapıya doğru yürüdü. Ivan İlyiç yalnız başına kalmaktan korkarak, “Ne yapsam da onu burada oyalasam?” diye düşünmeye başladı. “Hah, ilaç isterim!”
“Piyotr, ilacımı ver. Alalım bari, belki yararı olur.”
Kaşığı alarak bîr yudum içti. Ağzında ilacın o pek iyi tanıdığı, umut kırıcı, iç bayıltıcı tadını duyunca, “Yok, fayda etmez! Bütün bunlar saç*ma, boş şeyler…” diye karar verdi. “Hayır, hiç*birine inanmıyorum artık. Ama şu ağrı, şu ağrı yok mu ya!… Bir dakikacık dinsin hiç olmazsa!” İnledi. Piyotr geri döndü. “Yok, yok… Git, çayımı getir!” Piyotr çıktı. Ivan İlyiç yalnız kalınca inlemeye başladı; inlemesi, şiddetlenen ağrılarından çok,

152

içinin sıkıntısındandı. “Her gün aynı şey… Bit*meyen geceler ve gündüzler… Çabuk olsa bari! Ama çabuk olacak ne? Ölüm, karanlık?… Hayır, hayır! Ölüm olmasın da ne olursa olsun!” Piyotr tepsiye koyduğu bir bardak çayla geri döndüğü zaman İvan İlyiç ona kim olduğunu, niçin geldiğini anlamadan şaşkın bakışlarla uzun uzun baktı. Piyotr bu bakışlardan şaşırınca an*cak kendine gelebildi.
“Ha çay mı getirdin?… Peki, koy şuraya. Ama önce yıkanmama yardım et, bir de temiz gömlek
ver…
Ivan îlyiç yıkanmaya başladı. Dinlene dinlene ellerini, yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Saçını tararken aynaya baktı. Aynada kendini görünce, özellikle saçlarının solgun alnına yapıştığını fark ettiğinde içine bir korku düştü. Gömleğini değiştirirken bedenine bakarsa daha çok korkacağını bildiği için hep aynadan gözlerini kaçırıyordu. Bunu da bitirdikten sonra sabahlı*ğım giydi, dizlerine battaniyesini örterek çay iç*mek için koltuğa oturdu. Bir an için canlandığını hissetti, ama çayını içmeye başlamıştı ki, gene aynı tadı, aynı ağrıyı duydu. Çayını güçlükle bi*tirdi, sonra bacaklarını uzatarak yattı. Piyotr’u da gönderdi.
Hep aynı şeylerdi içindeki duygular… Kah bir umut kıvılcımı, kah umutsuzluk dalgaları onu içine alıyordu. Ağrılar ve can sıkıntısı arasında değişmeyen, aynı kalan bir dünya… Yalnızlıktan patlayacak gibiydi. Birini çağırmak istiyor, ama başkalarının yanında daha kötü olacağını önceden

153

biliyordu. “Bari gene morfin verseler de ken*dimden geçsem. Doktora söyleyeyim de bulsun bir şey. Dayanılmaz buna… Dayanılmaz!” Bir iki saat böyle geçti. Birden bire bir zil sesi geldi dışarıdan. “Doktor olsa bari!” Gerçekten de doktordu gelen; canlı, dinç, besili ve neşeli. Yüzünün, “Sîz bir şeyden korkmuşa benziyor*sunuz, ama şimdi bunun çaresine bakarız,” der gibi bir duruşu vardı. Doktor bu tavrın burada sökmeyeceğini pek iyi bilmekteydi, ama bir kere takınmıştı bu tavrı, bir daha da vazgeçmiyordu. Ziyaretlere giden birisinin sabahleyin giydiği frakını çıkarmaması gibi…
Doktor onu canlandırmak için ellerini ovuşturdu. “Üşüdüm. Hava çok soğuk. Önce biraz ısına*yım…” dedi.
Sanki iş onun ısınmasındaymış, ısındıktan sonra her şeyi yoluna koyacakmış gibi bir havası vardı. Ivan Ilyiç’e yaklaşarak, “Nasılız bakalım?” diye sordu.
Ivan Ilyiç, onun, “Söyleyin bakalım, şu küçük marazlarınız ne durumda?” diye sormak istedi*ğini, ama böyle sormanın yakışıksız kaçacağını düşünerek sorusunu değiştirdiğini hissetti. Doktora, “Yalan söylemekten sıkılmıyor mu*sun?” der gibi baktı. Ama doktor onun bu bakı*şını anlamazlıktan geldi.
“Hep öyle,” dedi Ivan Ilyiç, “çok ağrıyor. Ağrı*nın bir türlü önüne geçemedik… Başka bir şey verseniz bari…”
“Ah bu hastalar, siz hep böylesinizdir. Eh, artık ısınmış gibiyim. Vücut ısını titiz bir hanımefendi
154
olan Praskovya Fiyodorovna’ya bile söyleyecek söz bırakmıyor. Öyleyse, merhaba.” Böyle diyerek Ivan İlyiç’in elini sıktı. Deminki hoppaca tavırlarını bırakarak, ciddi bir yüzle hastanın nabzını, ısısını ölçtü; şurasına burasına vurarak dinledi.
Ivan Ilyiç bütün bunların göz boyamaca, aldat*maca olduğunu kesin olarak biliyordu. Ama doktor diz çöküp üzerine doğru abanarak kula*ğını bir aşağıya bir yukarıya koydukça, yüzünde ciddi bir ifadeyle çeşitli beden hareketleri yap*tıkça kendini bu işin zevkine kaptırdı. Ivan Ilyiç, tüm bunları, tıpkı bir zamanlar sırf yalan söyle*miş olmak için yalan söyleyen avukatların çır*pınmalarını dinler gibi dinledi… Doktor, divanın üstüne diz çökmüş, başka yerle*rine vururken kapıdan Praskovya Fiyodorovna’nın ipekli giysisinin hışırtısı işitildi. Praskov*ya Fiyodorovna, doktorun geldiğini haber ver*mediği için Piyotr’a çıkışıyordu. İçeri girip kocasını Öptü; yataktan kalkalı çok olduğunu, doktorun gelişi sırasında burada bulunamamışsa, bunun bir anlaşmazlıktan ileri gel*diğini anlatmak için bir sürü dil döktü. Ivan Ilyiç gözlerini ona çevirerek tepeden tırnağa süzdü. Teninin beyazlığı, tombulluğu, ellerinin, boynunun düzgünlüğü, saçlarının pırıltısı, hayat dolu gözlerinin ışıltısı yüzünden karısını ayıpla*dı. Bütün benliğiyle ondan nefret ediyor, onun kendisine dokunmasıyla içinde kabaran nefret dalgasının verdiği acıyla kıvranıyordu. Karısının ona ve hastalığına karşı olan tavrı hiç

155

değişmemişti. Nasıl bir doktor, hastalarına karşı belirli bir tavır takınarak bunu hiçbir zaman değiştirmezse, o da kocasına karşı değişmez bir tavır takınmıştı. Sözde İvan İlyiç gerekeni yapma*maktadır ve suç hep ondadır. Kocasını sevdiği için ona sitem etmektedir Praskovya Fiyodorovna… Ve bu tavrını üzerinden asla atmamaktadır. “Hiç söz dinlemiyor. İlacını vaktinde almıyor. Hele yatış biçimi sağlığına çok zararlı. Hep ayak*larını yukarıda tutarak yatıyor.” Bunları söyledikten sonra kocasının Gerasim’e ayaklarını havaya kaldırttığını anlattı. Doktor, “Ne yaparsınız! Hastaların aklına bazen böyle saçma sapan şeyler eser. Hoş görmeli…” gibisin*den, yarı alaycı yarı acıyan bir gülümseyişle gü*lümsedi.
Doktor, muayenesini bitirince saatine baktı. O sırada, Praskovya Fiyodorovna, İvan Ilyiç’e, o kızsa da kızmasa da bugün ünlü doktoru eve çağırdığını, Mihail Daniloviç ile (muayeneyi he*nüz bitirmiş olan doktorun adı buydu) durumu görüşüp bir karara varacaklarını söyledi. “Rica ederim, karşı çıkma. Bunu senin için, yani durumu iyice anlamak için yapıyorum.” Kadın bunu alaycı bir sesle söylerken her şeyi onun için yaptığını, bu yüzden ona itiraz hakkı tanımadığını hissettirmek istiyordu. İvan Ilyiç ses çıkarmadı, yüzünü buruşturmakla yetindi. Çevresini saran yalan ağı öyle karışıp birbirine dolaşmıştı ki içinden kurtulana aşk ol*sun! Karısı onun için yapar göründüğü şeyleri salt kendisi için yapıyordu, üstelik böyle yaptı-

156

ğını açık açık söylüyordu. Ona göre, yapılan bu olağanüstü şeyler kocası tarafından tümüyle ters değerlendirilecekti.
Gerçekten de, saat 11.30′da ünlü doktor geldi. Yeniden dinlemeler başladı, önce İvan Ilyiç’in yanında, sonra başka bir odada ciddi tartışma*lar oldu; tekrar böbreği, körbağırsağı görüşül*dü. Doktorların hastalığı incelerken takındıkları tavır Öyle tumturaklıydı ki zavallı İvan Ilyiç’in aklından bir an olsun çıkmayan asıl mesele (ölüm-kalım meselesi) unutulmuş, böbrek-körbağırsak tartışması yeniden alevlenmişti. Mihail Danilo*viç ile ünlü doktor, işlevini yerine getirmeyen bu organların üzerine atılıp ikisini de zorla çalış*tıracaklardı neredeyse.
Ünlü doktor, ciddi ama umut verici bir yüzle, gitmek için izin istedi. İvan îlyiç korkuyla, umut*la parlayan gözlerini doktora çevirerek iyileşme olasılığının bulunup bulunmadığını çekine çeki*ne sordu. Bunun üzerine doktor, kesin bir şey söylememekle birlikte, böyle bir olasılığın bulun*duğunu bildirdi. İvan İlyiç’in doktoru uğurlarkenki umut dolu bakışı öyle acı doluydu ki dok*torun vizite parasını vermek için odadan çıkan Praskovya Fiyodorovna ağlamaya başladı. Doktorun yüreklendirici sözlerinin etkisi uzun sürmedi. Gene aynı oda, aynı tablolar, perdeler, duvar kâğıtları, ilaç şişeleri, gene o ağrılı be*den… İvan İlyiç incelemeye başladı. İğne yaptı*lar; uykuya daldı.
Kendine geldiği zaman ortalık kararmaya başla*mıştı. Yemeğini getirdiler. Et suyuna çorbadan

157

zorla birkaç kaşık alabildi. Sonra gene aynı şey*ler, gene karanlık akşam.
Yemekten sonra saat 7′de odasına Praskovya Fiyodorovna geldi. Akşam eğlencesine katılacakmış gibi giyinmiş, iri göğüslerini korseyle sıkmıştı. Yü*zünde pudra izleri vardı. Sabahleyin Ivan Ilyiç’e tiyatroya gideceklerini söylemişti. Yabancı bir sanatçı olan Sarah Bernhardt kentlerindeydi. Ivan Ilyiç loca almalarını ısrarla söylemiş, onlar da almışlardı. Ama sonra o bunu unuttuğu için karısının giyimli hali gücüne gitti. Çocuklar için estetik ve eğitici bir şey olacağı düşüncesiyle loca alıp tiyatroya gitmelerindeki ısrarını anımsayınca boşuna gücendiğini anladı ama belli etmedi. Praskovya Fiyodorovna içeriye halinden mem*nun, aynı zamanda suçlu bir tavırla girmişti. Ko*casının yanına oturdu, sağlık durumunu sordu. Ivan Ilyiç, karısının bunu durumunu öğrenmek için değil, laf olsun diye sorduğunu biliyordu. Çün*kü kadının, kocasıyla ilgili öğrenecek bir şeyi yoktu artık. Ivan Ilyiç böyle düşünüyordu. Praskovya Fiyodorovna aslında kocasına bir şey söylemek için gelmişti oraya: Loca alınmamış olsa, Elen, kız*ları ve Petrîşçev (kızlarının nişanlısı olan sorgu yargıcı) gitmeseler, evden dışarı adımım atmazdı. Şimdi onları yalnız başlarına bırakmak uygun kaçmayacaktı. Böyle bir zorunluluk çıkmasa ko*casının yanında seve seve otururdu. O evde yok*ken doktorların dediklerini yapar mıydı? “Şey… Fiyodor Dmitriyeviç (kızlarının nişanlısı) seni yoklamak istiyordu. Gelsin mi? Lizanka da…” “Gelsinler.”

158

Üstünde açık bir giysiyle körpe bedenini tüm çıp*laklığıyla sergileyen kızı girdi içeriye. Ivan Ilyiç’in bedeni sonsuz acılar içinde kıvranırken kızı kör*pe bedenini gözler önüne seriyordu. Sağlam ya*pılı, güçlü, üstelik âşık olduğu gözden kaçmayan Liza, mutluluğunu gölgeleyen her türlü hastalı*ğa, ıstıraba, ölüme diş biliyor olmalıydı. Saçları ‘kapoul tarzı’ kıvrılmış, farklı bir genç olan Fiyodor Dmitriyeviç de girdi içeriye. Damar*ları dışarıya fırlamış, uzun boyunlu beyaz yaka*lığım sımsıkı sarmıştı. Kolalı kocaman bir göğüs*lüğü, kuvvetli kalçalarını saran dar siyah bir pan*tolonu vardı; beyaz eldivenli elinde silindir şap*kasını tutuyordu.
Fiyodor Dmitriyeviç’in arkasından kolejli oğlu da gizlice içeriye süzüldü. Zavallıcık yeni bir res*mi giysi giymiş, ellerine eldiven takmıştı. Gözleri*nin altında, Ivan Ilyiç’in anlamını çok iyi bildiği morluklar vardı.
Ivan Ilyiç oğluna karşı her zaman sevgi duyardı. Çocuğun ürkek, acıyan bakışı korkunçtu. Evde Gerasim’den başka durumu yalnız o anlıyor, ba*basına yalnız o acıyordu belki de. Hepsi oturdular, gene sağlığını sordular. Sonra ortalığa bir sessizlik çöktü. Liza annesinden dür*bününü istedi. Ana kız arasında dürbünü nereye koydukları konusunda ufak bir ağız dalaşı çıktı. Tatsız bir durum doğdu.
Fiyodor Dmitriyeviç, Ivan Ilyiç’e Sarah Bernhardt’ı seyredip seyretmediğini sordu… Ivan Il*yiç önce sorularını anlamamıştı. Sonra, “Hayır,” dedi. “Siz seyrettiniz mi?”

159

“Evet, Adrienne LecouvreurMe.” Praskövya Fiyodorovna, artistin özellikle falanca piyeste güzel oynadığını söyledi. Liza buna karşı çıktı. Artistin oyununun inceliği, gerçekçiliği üze*rine her zamanki konuşmalardan biri başladı. Konuşmanın ortasında, Fîyodor Dmitriyeviç, Ivan Ilyîç’e bakarak birden sustu. Ötekiler de sustular. Ivan Ilyiç, ışıl ışıl gözlerini önüne dik*miş, anlaşılacağı üzere onlara kızıyordu. Hepsi de garip bir durum içindeydiler. Bunu düzelt*mek gerekiyordu, ama nasıl? Ne yapıp etmeli, ortalığa çöken bu suskunluğu bozmalıydı. Kimse bu işi üzerine almıyor, nezaket yalanının birden*bire yıkılarak gerçeğin ortaya çıkacağı korku*suyla sesini çıkaramıyordu. İlk olarak Liza dav*ranıp sessizliği bozdu. Herkesin yüreğinde du*yup açıkça söyleyemediğini ağzından kaçırıverdi. Babasının armağanı olan saatine bakarak, “Eh, gideceksek gidelim. Vakit geldi,” dedi. Yalnız ikisinin bildikleri bir şey dolayısıyla nişan*lısına hafifçe, anlamlı anlamlı gülümsedi. Sonra giysisini hışırdatarak kalktı. Liza’nın arkasından hepsi kalktılar, vedalaşıp çıktılar.
Onlar gidince Ivan Ilyiç sanki birden hafifledi. Yalan da onlarla birlikte gitmiş, ama geriye ağrı kalmıştı. Aynı ağrı, aynı korku, durumu ne ağır*laştırıyor, ne de iyileştiriyordu. Her zamanki hastalığında değişen bir şey yoktu… Gene dakikalar dakikaları, saatler saatleri kova*lamaya başladı. Bitip tükenmek bilmeyen zama*nın akışı ve korkunç son…

160

Piyotr’un sorusuna karşılık, “Evet, Gerasim’i gönderin,” dedi.

IX

Karısı gece geç vakit dönmüştü. Hastayı uyan*dırmamak için parmaklarının ucuna basarak kocasının odasına girdiyse de Ivan Ilyiç onun gelişini duydu, gözlerini açmasıyla kapaması bir oldu. Kadın, Gerasim’i gönderip kocasının ba*şında kendisi kalmak istiyordu. Ivan Ilyiç gözle*rini açtı hemen. “Hayır, istemez.” “Çok ağrıyor mu?” “Ağrırsa ne çıkar…” “Afyon al bari…”
Razı oldu, afyon hapı yuttu. Praskövya Fiyodo*rovna dışarı çıktı.
Saat üçe kadar vakit azap verici bir dalgınlık içinde geçti. Onu, sanki her tarafını sıkıştıran dar, karanlık, uzun bir çuvala sokmaya çalışı*yorlar; durmadan takıştıkları halde bir türlü işlerini bitiremiyorlardı. Bu durum korkunç acı*lar içinde uzayıp gidiyordu. Ivan Ilyiç bir yan*dan korkuyor, bir yandan da çuvala girmek için debelenip çırpınarak onu itenlere yardım edi*yordu. Böyle debelenirken, birdenbire kurtula*rak yere düştü, kendine geldi. Gene aynı Gerasim ayak ucunda oturmuş, sessiz ve sabırlı, uyuklayıp duruyordu. Kendisi ise ayağında çoraplar, bit*kin bacaklarını Gerasim’in omuzlarına dayamış

161

yatıyordu. Hep aynı abajurlu mum, dinmek bil*meyen ağrı…
Fısıltıyla, “Sen git Gerasim…” dedi. “Zararı yok… Otururum.” “Hayır,git.”
Bacaklarını indirdi, kolunun üstüne yan attı. Kendisine çok acıyordu… Gerasim’in bitişik odaya gitmesine kadar zor bekleyerek çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Zavallılığına, korkunç yalnızlığına, insanların, Tanrı’nın acı*masızlığına, belki de Tanrı’nın yokluğuna ağlı*yordu… “Bütün bunları niçin yaptın? Niçin be*ni buraya getirdin? Ben ne yaptım da bana bu acıları çektiriyorsun?…”
Sorularına yanıt beklemiyordu. Yanıt alamaya*cağı için de ağlıyordu. Ağrılar gene depreşti, ama o kıpırdamıyor, kimseyi yardıma çağırmıyordu. Kendi kendine “Haydi, daha vur!… Ne duru*yorsun? Vursana!… Ama neden? Ben sana ne yaptım?…” diyordu.
Sonra sustu, yatıştı. Yalnız ağlaması değil soluk alması bile durdu; dikkat kesilip dinlemeye ko*yuldu. Dinlediği şey, bir ses ya da bir konuşma değildi; ta derinden gelen düşüncelerinin kıpırdanışını dinliyordu sanki. “Ne istiyorsun?”
Ruhu ona açıkça böyle sesleniyordu. “Ne istiyorsun? Ne istiyorsun?” diye üsteledi birkaç kez daha.
O zaman Ivan Ilyiç, “Ne mi istiyorum? Açı çek*memek. Yaşamak,” dedi. Sonra yeniden dinlemeye başladı. Öyle dikkatli

162

dinliyordu ki ağrıyı bile hissetmez olmuştu. Ruhunun sesi, “Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?” diye soruyordu.
“Eskiden nasıl yaşıyorsam öyle. Rahat, tatlı…” “Eskiden rahat, tatlı mı yaşıyordun?” Ivan Ilyiç hayalinde tatlı yaşantısının en iyi za*manlarını gözden geçirmeye başladı, işin tuhafı, tatlı yaşantısının en hoşa giden anları şimdi ona eskisinden çok farklı görünüyordu. Çocukluğu dışında yaşamının en zevkli anı bile değerini yi*tirmişti. Yalnız orada, çocukluğunda, gerçekten tatlı olan, yeniden döndürülebilse yaşamaktan zevk alacağı çok şey vardı. Ama bu zevkleri tadan adam o değildi artık… Sanki başka birine ait anılardı bunlar. Bugünkü Ivan Ilyiç içinse, o za*man erinç saydığı her şey şimdi gözünde eriyor, çoğu kez iğrenç bir şeye dönüşüyordu. Çocukluğundan uzaklaşıp bugüne yaklaştıkça se*vinç diye bir şey kalmıyor ya da sevinç olma nite*liğini yitiriyordu. Bu dönem Hukuk Okulu’yla başlıyordu. O zaman gerçekten tatlı olan bir şey*ler vardı gene de. Neşe vardı, arkadaşlık vardı, umut vardı… Ama üst sınıflarda bu tatlı anlar iyice seyrekleşiyordu. Sonra, valinin yanında ilk görevi sırasında yeniden güzel bir dönem başlı*yordu. Ancak Ivan Ilyiç’i bu dönemde en çok heyecanlandıran, bir kadının sevgisiyle ilgili anı*lardı. Sonra her şey karışıyor, iyi zamanlar yeni*den azalıyordu. Daha sonra büsbütün azalıyor, böylece gitgide yitiyordu.
Hiç beklemediği anda çıkagelen evlilik, karısının yapmacık davranışları… Ve o öldürücü çalışma

163

isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl… Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Meğer başarılı bir yolda yürüdü*ğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dört nala koşuyormuş da haberi yokmuş. Gerçekten de öyleydi. “Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görü*nürken hayat ayaklarımın altından akıp gidiyor*muş… Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım.” Ama bunun anlamı ne? Neden böyle oluyor? Olamaz, yaşam böylesine anlamsız, böylesine çirkin olamaz! Yaşam böylesine çirkin ve anlam-sızsa, bu, ölmek için bir neden mi?… Başka bîr iş var bunun içinde…
“Belki de gerektiği gibi yaşamadım?” diye geldi aklına. Kendi kendine, “Ama nasıl olur, her şeyi gerektiği gibi yaptım,” dedi. Sonra yaşam ve Ölüm bilmecesinin bu biricik çözümünü, olmayacak bir şeymiş gibi hemen ka*fasından uzaklaştırmaya çalıştı. “Peki, şimdi istediğin nedir? Yaşamak mı? Nasıl yaşamak? Mahkemedeki mübaşirin, ‘Mahkeme başlıyor,’ diye bağırdığı zamanki gibi mi?” “Mahkeme başlıyor, mahkeme başlıyor,” diye üsteledi kendi kendine. “Al işte sana mahkeme!” “Ama ben suçlu değilim!” diye bağırdı öfkeyle. “Niçin yapıyorsunuz bunları?” Ağlamayı kesti, yüzünü duvara döndürerek hep aynı şeyi düşünmeye başladı: “Nedendir bu kor*kunç acılar? Nedendir? Ha?” Ne kadar düşünürse düşünsün, soruları yanıtsız kalıyordu. Her zaman olduğu gibi, gerektiği biçimde yaşamadığı aklına gelince hemen doğru

164

yaşadığında direterek bu garip düşünceyi zih*nînden kovuyordu.

X

İki hafta daha geçti, Ivan İlyiç divandan kalka*maz olmuştu. Yatağa yatmak istemediği için çok*tan beridir divanda yatıyordu. Yüzü duvara dönük, bir yandan bitmek tükenmek bilmez acılar çekiyor, bir yandan da kafasında yer etmiş olan düşünceye yanıt arıyordu. Neydi bu? Yaklaştığı şeyin ölüm olduğu doğru muydu? içindeki ses, “Evet doğru,” diye karşılık veriyordu. “Peki, ya bu ağrıların ne gereği var!” “Hiç, öyle işte!…” Bundan başka bir yanıt yoktu… Hastalığı ortaya çıkıp doktora ilk gittiğinden be*ri Ivan Ilyiç’in yaşamı ruhsal olarak birbirinin tersi iki duruma ayrılmaktaydı. Nöbetleşe var olan bu iki durumdan birinde, anlaşılması güç, korkunç ölümü umutsuzluk içinde beklerken; ötekinde ise içinde doğan bir umut kıvılcımıyla bedeninin her türlü kıpırdanışım ilgiyle izliyor*du. Gözünün önüne bazen, geçici bir süre için, ödevini yapmayan böbreği ya da bağırsağı geli*yor, bazen de bir türlü etkisinden kurtulamadı*ğı, anlaşılmaz, korkunç Ölümü düşünüyordu. Bu iki ruh durumu hastalığının başlangıcından beri sırayla birbirini kovalıyordu. Ama hastalık ilerledikçe böbrekle ilgili düşüncesi daha çok düşsel, kuşkulu bir hal alıyor, yaklaşan Ölüm kavramı ise gitgide gerçeklik kazanıyordu.

165

Üç ay öncesiyle o anki durumunu karşılaştırıp adım adım ölüme gittiğini düşünmesi, bütün iyi*leşme umutlarının yıkılmasıyla sonuçlanıyordu. Kalabalık bir kentte, dostları arasında, ailesinin içinde olduğu halde, Ivan Ilyiç son zamanlarını korkunç bir yalnızlık içinde, yüzünü divanın ar*kalığına döndürüp yalnızca geçmişini düşünerek geçirmekteydi. İçine düştüğü yalnızlık ne deni*zin dibinde, ne de yerin altında bulunabilecek türdendi. Bu koyu yalnızlıkla geçmişin bütün hayallerini birbiri ardına gözünün önüne getiri*yordu. Ama ne zaman hayale dalsa en yakın gün*lerle ilgili olandan başlayıp en uzaktakilere, ço*cukluk günlerine varıp dayanıyordu. Akşam ye*meğinde verdikleri kuru erik hoşafı mı geldi ak*lına, hemen çocukluğunda yediği buruşuk, hanı frenkeriğini, eriğin kendisine özgü tadını, çekir*değine kadar yiyince ağzının salyayla dolmasını anımsıyordu. Oradan da, sırayla, o dönemin bit*mez tükenmez anıları birbirini kovalamaya baş*lıyordu: Dadısı, kardeşleri, oyuncakları… Ivan Ilyiç kendi kendine, “Bunları bırakalım… çok acı…” diyor, yeniden bugünkü yaşamına dönüyordu. Divanın arkalığında bir düğme, sah*tiyan kaplama kırışıklar, derken, “Sahtiyan hem pahalı, hem de dayanıksız… Onun yüzünden az mı kavga ettik?… Ama babamızın yırtılan çanta*sının sahtiyanı da, o yüzden çıkan kavga da bir başkaydı… Kavga ettik diye babam bizi odaya kapatmış, annem gizlice börek getirmişti…” diye düşünerek yine çocukluğuna gidiyor, gene acı şeyler anımsıyor, bu düşünceleri kendinden

166

uzaklaştırıp başka şeyler düşünmeye çalışıyor*du.
Anılar zihninde birbirini kovalaya dursun, bir yandan da hastalığının nasıl başlayıp geliştiği geliyordu aklına. Zamanda gerilere gittikçe yaşa*ma gücü artıyordu. Yalnız yaşama gücü değil, yaşamındaki iyi günlerin sayısı da çoğalıyordu. Daha doğrusu bunlar birbirine karışıyordu. “Çektiğim acılar arttıkça hayatın yaşanacak ya*nı kalmadı,” dedi kendi kendine. Ta gerilerde, hayatın başlangıcında, aydınlık bir nokta vardı; ondan bu yana her şey gittikçe hızlanarak ka*ranlığa gömülüyordu. “Ölüme olan uzaklığın ka*resiyle ters orantılı bir hız…” diye düşündü. Hızı artarak düşen bir taşın görüntüsü saplandı zihnîne. Gittikçe çoğalan acılar yumağı olan ya*şamı, acıların en korkuncu olan bir sona doğru takla atarak uçuyordu. “Ben de uçuyorum…” diye geçirdi içinden.
Ivan Ilyiç ürperiyor, debeleniyor, bu gidişe karşı koymak istiyordu. Ama artık karşı koyamayaca*ğını biliyordu. Baka baka yorulduğu halde, gö*zünün önündekine bakmaktan kendini alamaya*rak divanın arkalığına bakıyor, tepetaklak düş*tükten sonra korkunç bir çarpmayla parampar*ça olacağı anı bekliyordu. “Karşı konulmaz,” diyordu. “Ama en azından nedenini anlayabil-seydim! Bunu da yapamıyorum… Gerektiği gibi yaşamamış olsaydım aklım yatardı. Böyle bir şe*yi nasıl kabul ederim?” Ivan Ilyiç şöyle bir geri*lere gidince yaşamının geleneklere, göreneklere, nezaket kurallarına uygun geçtiğini düşünüyor,

167

“Böyle bir şey olamaz!” diyordu. Bir yandan da gülümsüyordu. Sanki birisi bu gülümsemeyi görüp aklanacaktı. “Akıl almaz bir şey! Acılar, ölüm… Neden?”

XI

Böylece iki hafta daha geçti. Bu sırada hem Ivan Ilyiç’in, hem de karısının istedikleri, çoktandır bekledikleri bir şey oluverdi. Petrişçev, kızlarını resmen istedi. Bir akşamüstü gerçekleşti bu olay. Ertesi sabah Praskovya Fiyodorovna, Petrigçev’in evlenme önerisini kocasına nasıl söyleye*ceğini düşünerek odasına girdi. O gece Ivan IIyiç’te kötüleşmeye yüz tutan yeni bir değişiklik olmuştu.
Praskovya Fiyodorovna onu dîvanın üstünde, ama başka bir durumda buldu. Ivan Ilyiç sırtüstü yatıyor, inliyordu; gözlerini tavana dikmişti. Ka*rısı ilaçlardan söz açınca Ivan Ilyiç gözlerini ona dikti bu sefer, kadının lafı ağzında kaldı Kocası*nın bakışı, özellikle ona karşı, büyük bir kinle doluydu.
“Tanrı aşkına, bırak beni rahat öleyim,” dedi Ivan Ilyiç.
Praskovya Fiyodorovna odadan gitmek için dav*randı, tam o sırada kızı içeri girerek hatırını sor*mak amacıyla babasının yanına yaklaştı. Ivan Ilyiç ona da karısına baktığı gibi baktı. Kızının sağlığını sormasına karşılık, soğuk bir sesle, ya*kında kendisinden kurtulacaklarını bildirdi.

168

Onun söylediklerine karşılık vermediler; biraz oturduktan sonra sessizce çıktılar. Liza, “Bizim ne suçumuz var?” dedi annesine. “Sanki onu bu duruma sokan bizmişiz gibi… Babam için üzülüyorum, ama onun bize acı çek*tirmesi doğru mu?”
Doktor her zamanki saatinde geldi. Ivan Ilyiç, kin dolu gözlerini bu sefer ona dikip bütün soru*larına kısaca ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ diyerek karşı*lık verdi. En sonunda, “Elinizden bir şey gelme*yeceğini biliyorsunuz. Bırakın beni artık,” dedi. “Acıları hafifletebiliriz hiç olmazsa.” “Onu da yapamıyorsunuz. Bırakın…” Doktor dışarı çıktı. Praskovya Fiyodorovna’ya kocasının durumunun iyice bozulduğunu söyle*di. Acılar son derece şiddetlenmiş olmalıydı, din*dirmek için tek çare afyondu. Doktorun bedensel acıların korkunç olduğunu söylemesi bir gerçekti. Ama hastanın çektiği ma*nevi acılar, bedensel acılardan kat kat fazlaydı. Bugün ıstıraptan kıvranmasının asıl nedeni de buydu.
Ivan Ilyiç’in manevi acılarının bir nedeni vardı. O gece ayak ucunda uyuyan Gerasim’in çıkık elmacık kemikli, uysal yüzüne bakarken aklına birdenbire şu düşünce gelmişti: “Ya bütün haya*tım, yaşadığımın bilincinde olduğum bu hayat, gerçekten olması gerektiği gibi değilse?” Şimdiye dek olmayacağını sandığı şey, yani yaşa*mının gerektiği biçimde yaşanmamış olabileceği düşüncesi aklına yatmaya başladı. Kendisinden yüksekte olanların iyi saydığı şeylere karşı içinde

169

uyanan belli belirsiz kıpırdanışlar, hani şu için*de uyanır uyanmaz kovmaya çalıştığı zayıf kuş*kular doğru olabilirdi ve belki bunun dışındaki*ler gerçeğe aykırıydı! İşi de, yaşama düzeni de, aile anlayışı da, görev ve toplum ilişkileri de te*melden yanlıştı belki de.
Ivan Ilyiç bunları kendisine karşı savunmak is*tedi. Ama savunmasının ne kadar güçsüz oldu*ğunu o anda anladı. Hem savunsa eline ne geçe*cekti? “Madem ki gerçek bu, şu dünyada elime geçen nimetleri berbat ediyorum, üstelik bunları düzeltmeme de olanak yok, öyleyse niye boşuna uğraşıyorum?” dedi.
Sırtüstü uzandı, başından geçenleri başka bîr gözle incelemeye koyuldu. Ertesi sabah önce uşağın, sonra karısının, sonra kızının, sonra da doktorun her davranışı, her sözü, o gece gözleri*nin önünde beliren korkunç gerçeği doğrula*maktaydı. Bütün bu hareketlerde kendini, şim*diye dek nasıl yaşadığını gördü. Artık açıkça an*lıyordu ki, yaşamı ve ölümü kapsayan korkunç bir yanlış işlemişti. Bunu anlaması bedensel acı*larını artırdı, on katına çıkardı, inliyor, çırpmı*yor, üstünü başına paralıyordu. Giysisi onu sıkı*yor, boğuyordu sanki; bu yüzden herkesten nef*ret ediyordu.
Ivan Ilyîç’e fazlaca afyon verdiler, çok geçmeden daldı, ama öğle yemeğinde her şey nüksetmeye başladı. Herkesi yanından kovuyor, kendini yer*den yere atıyordu. Karısı yanına geldi. “Jean, canım,” dedi. “Benim için yap bunu… Benim için. Bunun bir zararı dokunmaz, çoğu

170

zaman yararı bile olur… Sonra zor bir şey de değil… Çoğu sağlıklı kimseler bile…” Ivan Ilyiç’in gözleri belerdi. “Ne?… Priçaştiye mi?13 Ne gereği var? İste*mem… Ama bu…” Karısı ağlamaya başladı.
“Yapılsın, değil mi dostum? Bizim papazı çağıra*yım. Çok iyidir.” “Peki. Yapın ne istiyorsanız…” Papaz gelip günah çıkardığı zaman yatıştı, kuş*kularından, dolayısıyla acılarından kurtulduğu*nu hissetti, içinde yeni bir umut ışığı parladı. Şimdi gene körbağırsağını, onun düzelme olasılı*ğını düşünüyordu. Gözleri yaşla dolu olarak kut*sal şaraplı ekmeği yedi.
Ayinden sonra yatırılınca bir süre hafif hissetti kendini, içinde yaşama umudu yeniden doğdu. Doktorların önerdikleri ameliyatı düşünmeye başladı. İçinden, “Yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum,” diyordu. Karısı ayinin bitiminden sonra onu kutlayarak, “Şimdi daha iyisin, değil mi?” diye sordu.
îvan İlyiç onun yüzüne bakmadan, “Evet,” dedi. Karısının giyinişi, duruşu, yüz ifadesi, sesinin tonu ona hep aynı şeyi söylüyordu; “Hayır, ha*yır. .. Ne o zaman, ne de şimdi doğru olanı yaşa*dın. Bütün yaptıkların, hayatı ve ölümü senden uzak tutan kocaman bir yalandı.” İvan İlyiç bunları düşünür düşünmez içindeki kin yeniden kabardı; kinle birlikte bedensel ağ-

13) Günah çıkarma töreni sırasında yapılan şaraplı ekmek yedirme ayini. (ç.n.)

171

rıları, ağrılarla birlikte, gittikçe yaklaşan Ölü*mün korkusu depreşti. Yeni bir sıkıntı çöktü üzerine; içinden bir şeyler yükselmeye, soluğu daralmaya başladı. ‘Evet’ derken korkunç bir görünüşü vardı. Gözlerini karısına dikerek za*yıflığından umulmayan bîr çeviklikle yüzükoyun döndü.
“Gidin, hepiniz gidin!… Yalnız bırakın beni!…” diye bağırdı.

XII

O andan sonra da, üç gün ardı arkası kesilmeyen haykırışlar başladı. Bu korkunç çığlıkları iki üç kapı öteden işitenler dehşete düşüyorlardı. Karısına ‘Evet’ dediği zaman artık mahvolduğunu, bir daha geriye dönemeyeceğini, sonunun geldiğini, kuşkularının çözülmeden gene kuşku olarak kaldığını anlamıştı.
Türlü sesler çıkararak, “Uu… Uu… Uu!…” diye bağırıyordu.
Önce, “Yaşamak istiyorum, yaşamak istiyor-u-m…” diye tutturmuş, sonra da “Uuu!” diye ba*ğırmaya başlamıştı.
Zaman kavramını unuttuğu üç gün boyunca, gö*rünmeyen, karşı konulmaz bir kuvvetin onu sokmaya çalıştığı siyah çuvalın içinde debelendi durdu.
Ölüm hükmü giyen bir suçlunun, celladın elin*den kurtulamayacağını bile bile çırpınması gibi bir şeydi onun çırpınması. Karşı koymak için

172

harcadığı bütün çabalara karşın, içine korku sa*lan şeye her an biraz daha yaklaştığını hissedi*yordu. Istırabının, hem o kara deliğin içine zorla sokulmaktan, hem de onun içine kendi isteğiyle girmesinden kaynaklandığını anlıyordu. Hayatı*nın iyi geçmiş olduğuna yönelik inancı, oraya gir*mesini engelliyor gibiydi. Kendisini haklı görme*si, hem orada kalakalıp ileri gidememesine, hem de daha çok acı çekmesine neden oluyordu. Birdenbire, bilinmeyen bir kuvvet onu önce göğ*sünden, sonra böğründen itti; soluğu daha çok kesildi. İvan Ilyiç deliğe yuvarlanıverdi… Ora*da, deliğin dibinde bir aydınlık belirdi… Yolcu*lukta tren geri geri giderken ileri gittiğinizi sanır*sınız, sonra asıl yönünüzü anlarsınız. İvan Ilyiç’e de aynı şey oldu.
Kendi kendine, “Evet, yaşamım boyunca gerekeni yapamadığım doğru,” diyordu. “Ama zararı yok. ‘Mecbur olunan şey’ de pekâlâ yapılabilir. Peki nedir bu mecbur olunan şey?” İvan İlyiç bu so*ruyu sorduktan sonra birdenbire sakinleşti. Bu durum üçüncü günün sonunda, ölümüne iki saat kala meydana çıkmıştı. Tam o sırada kolejli oğlu, babasının odasına yavaşça girdi, yatağına sokuldu. Can çekişen İvan İlyiç avaz avaz bağırı*yor, kollarını oradan oraya savuruyordu. Eli bir*den oğlunun başına çarptı. Çocuk elini yakaladı, dudaklarına götürdü, ağlamaya başladı, işte o anda kara deliğe yuvarlanarak oradaki ışığı görmüş, yaşamının gerektiği biçimde geçmediği*ni, ama henüz bunu düzeltebileceğini anlamıştı. Kendi kendine, “Nedir bu şey?” diye sorduktan sonra sakinleşerek içindeki sesi dinlemeye koyul*du. O anda birinin elini öptüğünü hissetti. Gözle*rini açıp oğluna baktı. Acımaya başladı çocuğa. Karısı yaklaştı o sırada. Ivan İlyiç ona da baktı. Kadının ağzı açıktı, burnundaki, yanaklarındaki gözyaşlarını silmemişti. Keder dolu gözlerle ona bakıyordu. Ivan Ilyiç karısına da acıdı. “Evet, üzüyorum onları,” diye düşündü. “Bana acıyorlar ama ben ölünce her şey düzelecek.” Bunu söylemek istediyse de kendinde konuşacak güç bulamadı. “Zaten söylemekten ne çıkar? Yapmak gerek,” diye geçirdi içinden. Gözleriyle oğlunu gösterdi karısına. “Çıkar… Yazık… Sana da…” dedi. “Prosti,”14 diye eklemek istedi, dili dolaşarak, “Propusti,”15 dedi. Kendinde yaptığı yanlışı dü*zeltecek gücü bulamayınca elini salladı. Anlaya*cak olan anlardı nasıl olsa… İçini sıkan, içinden çıkmayan şeyin birden dışarı çıkmaya başladığım, hem de iki yerinden, on ye*rinden, her yerinden çıkmaya başladığını anladı. Ailesine acıyordu. Onların üzülmemesi için bir şeyler yapmalıydı. Hem onları, hem kendisini bu acıdan kurtarmalıydı. “Ne kadar rahat, hem de ne kadar kolaymış!…” diye düşündü. “Ya ağrı? Onu ne yapmalı?…” “Ağrı! Söyle neredesin?” Böyle söylenerek dinlemeye başladı. “Hah işte şurada! Ne yapalım, varsın olsun!…” “Ya ölüm? O nerede?”

14) Affet, (ç.n.)
15) Çıkar, bırak gitsin, (ç.n.)

174

içinde ölüme karşı duyduğu her zamanki korku*yu arıyor, bulamıyordu. Nerede?… Ne ölü*mü?… Korkunun zerresi yoktu, çünkü ölüm yoktu. Ölüm yerine aydınlık vardı. “Demek öyle! Ne büyük mutluluk!…” Bütün bunlar onun için bir anda oluverdi ve bu anın anlamı artık değişmedi. Orada bulunanlar içinse can çekişmesi iki saat daha sürdü. Göğsünde bir şeyler hırıldıyor, bit*kin bedeni tir tir titriyordu. Sonra hırlamalar, titremeler gitgide azaldı. Birisi üzerine eğilerek, “Bitti!” dedi. Ivan Ilyiç bunu işitti, içinden aynı sözü yinele*yip, “Ölüm bitti, o yok artık,” dedi. Derin bir soluk aldı. Daha soluğun yarısındayken durdu, gerindi ve can verdi.

Etiketler:ivan ilyiçin ölümü özeti ivan ilyiçin ölümü ivan ilyiçin ölümü özet tolstoy ivan ilyiçin ölümü özeti ivan ilyiçin ölümü kitap özeti ivan ilyiç kitabındaki karakterler tolstoy un ivan ilyiç in ölümü adlı kitabın özeti ivan ilyiçin özeti ivan ilyiçin ölümü konusu ivan ilyiçin kitap özeti ivan ilyiçin ölümü kitabının konusu İVAN İLVİÇİN ÖLÜMÜ ÖZETİ ivan ilyicin olumu ivaan iliçin ölümü özeti ivan ın ölümü özeti ıvan ilyiçin ölümü tolstoy ivan ilyiçin ölümü ansiklopedik özet ivan ilyiçin ölümü kitabının özeti Ivan ilyiç in ölümü özeti ivan ilyiçin ölümü tolstoy kitap özeti
İvan Konev: İvan Konev (Rusça: Ива́н Степа́нович Ко́нев / Ivan Stepanovich Konev, d. 28 Aralık 1897; Lodeyno, (Podosinovskiy), Kirov - ö.
İvan Sergeyeviç Turgenyev: İvan Sergeyeviç Turgenev (, ) (28 Ekim 1818, Orel - 3 Eylül 1883, Bougival) Rus yazar, oyun yazarı, kısa öykü yazarı.
İvan Bagramyan: İvan Bagramyan (Rusça: Ива́н Христофо́рович Баграмя́н / Ivan Khristoforovich Bagramyan, Ermenice adı: Հովհաննես Խաչատուրի Բաղրամյան / Hovhannes Haçaturi Bagramyan []), d.
Iván Zamorano: Iván Luis Zamorano Zamora (d. 18 Ocak 1967, Santiago), Şilili eski futbolcu. Attığı gollerle taraftarlarının sevgisini kazandı ve Şili'nin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu konumundadır.
İvan Ayvazovski: İvan Ayvazovski (Rusça: Иван Константинович Айвазовский / Ivan Konstantinovich Ayvazovskiy, Ermenice: Հովհաննես Այվազովսկի / Hovhannes Aivazovsky, Hovhannes Ayvazyan), (d.
Ölümüne Kadar (film): Ölümüne Kadar, (özgün ad:Play It to the Bone) 1999 yapımlı bir macera filmi.Filmin yönetmeni ve senaristi Ron Shelton, daha önce de yönettiği bazı filmler spor içerikliydi.
Ölümüne Sevmek: Ölümüne Sevmek Lawrence Kasdan'ın yönettiği 1990 tarihli bir komedi filmidir. Filmin başrollerinde William Hurt, Kevin Kline, Tracey Ullmann, River Phoenix ve Keanu Reeves oynamaktadır.
Ölümün Gölgesi Yok: Ölümün Gölgesi Yok, Adnan Binyazar'ın Can Yayınları'ndan çıkardığı romanıdır. Yazar, 34.Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan eserinde eşi Filiz Binyazar'ı Çorum Öğretmen Okulu'nda nasıl tanıdığını ve onu yıllar sonra Berlin'de amansız hastalıktan kaybedişini anlatıyor.
Ölümün Soluğu: God on Trial 2008 BBC / WGBH Boston televizyon Antony Sher, Rupert Graves ve Jack Shepherd oynadığı Frank Cottrell Boyce tarafından yazılmış bir filmdir.
Ölümü Bekleyen Kent: Ölümü Bekleyen Kent, Yıldırım Keskin'in 1996'da yayımlanan romanıdır. 1997 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan kitap, karakışın, yoğun hava kirliliğinin, içe işleyen çamurun ve bitip tükenmek bilmeyen terörün yaşandığı bir kenti konu edinir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir