Japonyanin Yonetim Bicimi

Sponsorlu Bağlantılar

Devlet Yönetim Şekilleri – Monarşi Ve Monarşi İle Yönetilen Ülkeler ile ilgili bilgileri bu yazıda paylaşıyorum. Bu yazı Japonyanin Yonetim Bicimi ve Monarsi Yonetim Bicimi hakkında bilgiler içerir. Bu not umarım işinize yarar.


Devlet Yönetim Şekilleri – Monarşi Ve Monarşi İle Yönetilen Ülkeler

Monarşi
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Monarşi bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir.Saltanatın bir başka adıdır. Bu hükümdar, Türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir gibi çeşitli adlar alabilir. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır.Hükümdar öldükten sonra onun soyundan biri gelir(oğlu,kardeşi gibi). Cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir. “Monarşi” sözcüğü dilimize Fransızca Monarchie kelimesinden gelir. Cezalandırma ve bağışlama yetkileri sadece hükümdarın elindedir. Otoritenin bir kralın veya bir imparatorun elinde olduğu yönetim türüdür.
Etimolojik anlamına bakılırsa monarşi bir kişinin yönettiği bir dev­let düzenidir. Gerçekte ise bu terim, iktidarın aynı ailede soydan geçme yoluyla kalması biçiminde nitelendi­rilebilecek bir yönetim biçimini ta­nımlar.
Monarşi, yüzyıllar boyu, dünyada en yaygın yönetim biçimiydi. Bunlar çoğu zaman, geleneksel tanı­ma en yakın, tanrısal hakka dayanan monarşilerdi: prens, iktidarı tek ba­şına elinde tutardı ve Tanrı’dan başka kimseye hesap vermek zorunda de­ğildi, çünkü otoritesini ondan aldığına inanılıyordu. Aslında, bu tip yönetim hiç bir zaman tam anlamıyla uygulanama­mıştır. Gerçekten, en müstebit hükümdarlar bile, uyruklarının bazıları­nı (zengin ve güçlü soylular, etkili din adamları gibi) kollamak zorundaydı­lar; üstelik ulaşım ve haberleşme araçlarının yavaşlığı da onları, uzak bölgelerdeki topraklarını başkaları eliyle yönetmeğe zorluyordu. Bunun­la birlikte otorite, kralın ve­ya danışmanlarının elinde toplan­mıştı ve halk, alınan kararlara karışamıyordu.

Birçok ülkede toplumsal ve siyasal gelişim, özellikle XVIII. yy. sonların­da, «meşrutî» adı verilen yeni bir tür monarşinin doğmasına yol açtı: o za­man hükümdarın yetkileri, yazılı bir anayasa ile tanımlanmış ve sınırlan­mıştır. Bu monarşi genellikle «parlamenter»dir ve demokrasiye pek yakındır: kral, devletin sim­gesi olarak kalır, ancak yürütme yet­kisini bir hükümete bırakır. Hükü­met de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uymak zorundadır. Sözgelimi Hollanda, Danimarka, İngiltere, İsveç ve Belçika’da durum böyledir.

Feodal Monarşi
Feodal monarşi, soydan gelme monarşiden (aile ya da klan önderi durumundaki kralın, iktidarı elinde bulundurduğu, aile ve devlet hizmetinin karıştığı, ailenin gelirlerinin devletinkine denk düştüğü ve ailenin hizmetinde olanların kralın yönetimine doğrudan yardımda bulunduğu bir rejim) doğdu. Söz konusu soydan gelme monarşi rejimi, Franklar dönemine (V-IX. yy.) raslar. Bununla birlikte, Karolenjlerin ilk döneminde imparatorun otoritesi kendi topraklarının ötesine taşıyordu. Bu durum, Charlemagne’ın 754‘te kutsanması ve 800‘de taç giyerek Roma imparatorlarının yerini alacak kişi olarak belirlenmesi sayesinde gerçekleşti. Roma İmparatorluğu’ nun gücünü yeniden canlandırmak için yapılan bu girişim, büyük senyörlerin imparatora karşı çıkmaları sonucunda başarısızlıkla sonuçlandı. Bu çatışmadan feodal monarşi doğdu: Devletin topraklarının bölünmesi; geniş prensliklerin kurulması; kralın büyük senyörler tarafından seçilmesi. Söz konusu monarşi, X. yy’dan XV.yy’a kadar Fransa’nın, ayrıca Japonya’nın, Ming sülalesi döneminde Çin’in ve XIII. yy’da Rusya’nın da yönetim biçimi oldu. Büyük senyörler, krallığa ait hakları ve halk otoritesi olma haklarını etkin bir biçimde kullanıyorlardı: Adalet dağıtıp vergi topluyor, para basıyor ve topraklarında yaşayan halkı gerçek anlamda temsil ediyorlardı. Kral, en üstün kişi olmakla birlikte, en azında XI. yy’da, söz konusu büyük senyörler arasında en güçlü olanı değildi. Kralın Reims’de kutsanması ona bir otorite ve yönetime karışan öbür kişilerin üstünde bir yer sağlıyordu ama, vasalların onayını almadan iktidarını sürdüremiyordu. Bu nedenle kral, köy ve kentlerde büyük senyörlerin koruyuculuğundan sıkıntı çekenlerin tümünü koruması altına aldı ve kendi gücünü sınırlandıran bütün güçlerle çatıştı.
XIV. ve XV. yy’larda krallık yönetimi güçlendi ve feodal nitelikteki bu monarşi bir tür yönetim monarşisine dönüştü. Bu da yavaş yavaş mutlak monarşiye doğru evrim gösterdi.

Mutlak Monarşi
Daha önceleri, Mısır ve Babil monarşileri için kullanılan mutlak monarşi deyimi daha çok Batı monarşileri, özellikle XVI. -XVIII. yy’lar arasındaki Fransız ve İspanyol monarşileri için kullanıldı.
Mutlak kral (en iyi örneği Fransa’da Louis XIV‘tü) senyörler senyörüdür. Kralın, senyörü olmayanlara senyör olma hakkı, buradan kaynaklanıyordu. Reims’de kutsanan mutlak kral Tanrı’nın iktidarını kullanıyordu ve yalnızca Tanrı’ya hesap verirdi. Bu durum ona belirli görevler yüklüyor ve özellikle Tanrı saygısı ve “gerçek inancı” savunma yükümlülüğü veriyordu. Hiçbir prens dinlerin çokluğunu hoşgörüyle karşılayamazdı. Bu nedenle Nantes Fermanı kabul edilmez nitelikteydi ve yürürlükten kaldırılması, mutlakiyetçiliğin mantığı gereğiydi. Bununla birlikte kral, uyrukları bağlılık yeminleri bakımından “bağlı tutmak ve serbest bırakmak” gibi papaların kendi kendilerine verdikleri hakkı kabul etmiyordu. Kral ile Papalık arasındaki çatışma 1682‘de yeniden alevlendi, sonra yatıştı. Fransa kralı,kendini Kutsal Roma-Germen imparatoruna bağlı olarak da görmüyordu. Kral yasama gücüne, yargı gücüne (son yargılama yetkisi kralındı ve her uyruk ona başvurabilirdi), vergi toplama hakkına, nişan ve rütbe verme hakkına (soyluluk unvanı verme, subay atama hakkı), para basma, barış ve savaşa karar verme hakkına sahipti.

Mutlakiyetin Sınırları
Bu “mutlak” monarşi gene de sınırsız değildi. Tahta geçmeye ilişkin kurallar gelenekle ve krallığın “temel yasalarıyla” belirlendiği için kral, kendisinden sonra gelecek kişiyi seçemezdi. Kral naipliklerinin örgütlenmesi işini belirleyemezdi. Louis XIII ve Louis XIV‘ün bu konuda aldıkları kararlar Parlamento tarafından bozuldu. Kral, ülke toprağının bir bölümünü devredemezdi (bu kural, François I‘e, kötü sonuçlar veren Madrid Anlaşması’nı reddetme olanağı sağladı). Kral, ayrıcalıkları ve her bölgenin geleneklerini dikkate almak zorundaydı. Krallık yasası, öbür yasalara yalnızca eklenir ve onlara herzaman egemen olamazdı.
Krallık iktidarının sınırlarını iyi anlayabilmek için, yasaların yazıya geçirilmelerinin ve özellikle uygulanmalarının güçlüklerini göz önünde tutmak gerekir. Unutkanlıklar, kasıtlı ya da kasıtsız savsaklamaları da bunlara eklemek gerekir. Yeni devlet memurluklarının açılmasına gelince bunlar, babadan oğula geçer hale geldi. Bu görevlerin sayısı, kralın mali gereksinimlerine
bağlı olarak artıyordu. Yeni memurluklar açılması, bazen planlar kuran bir görevliler topluluğunun kurulmasına yol açıyordu. Krallık iktidarının bir bölümünü elinde bulundurduğunun bilincinde olan bu topluluk, güç anlarda bunu hissettirmesini bildi. Kral, bastırdığı parayı kuşkusuz zorla kabul ettirebiliyordu, ama uluslararası büyük tacirlerin verdikleri değere göre belirlenen paranın kurunu zorla kabul ettiremiyordu. XVI. yy’dan XVIII. yy’a kadar, Fransa Krallığı sık sık para sıkıntısı içinde kaldı ve mali bunalım krallığın yıkılmasında etkili oldu. Kral, mali alanda her istediğini yapamazdı. Louis XV döneminde olduğu gibi kral, kendisine gerekli olan parayı ödünç olarak veren bankerlerle uyuşmak zorundaydı. Daha adaletli vergiler getirmek istediği zaman da, ayrıcalıklı kişilerin direnişleriyle karşılaşıyordu. Kral tek başına yönetmiyordu. Krallığın yüksek dereceli görevlileri (baş mabeyinci, amiral, şansölye) kendisine yardım ederlerdi. Monarşinin gizine ve özüne çok yakından bağlı olan, görevinden alınamayan ve kralın yokluğunda kurullara başkanlık eden şansölyeninki bir yana öbürlerinin görevleri, daha çok onursal nitelikteydi. Kral, kurulu ile birlikte yönetimi sağlıyordu. Simgesel de olsa her zaman kurulda hazır bulunurdu ve bu kurulun üyelerini (bunlar çoğunluktaydı) soylular sınıfından seçerdi. Bu kurul yapılacak işlere göre bölünürdü. “Yüksel Kurul”, önemli kararları alan kuruldu ve üyeleri “devlet bakanı” unvanını taşırlardı. “Resmi Yazışmalar Kurulu” taşra ile olan yazışmaları yönetirdi. “Maliye Kurulu”,”Ticaret Kurulu” (1730‘dan sonra) da vardı. “Vicdan Kurulu”na daha çok kralın günah çıkarıcısı olan papaz katılırdı. “Özel Devlet, Maliye, Yönetim Kurulu” öbür geri kalan işlere bakardı ve bu kurulun iki yüz kadar üyesi olabilirdi. Buna kendi alanlarında kararlar alan, sürekli ya da süreksiz olarak çalışan kurullar ve dosyaları hazırlayan daireler eklenirdi.
Kral,dört “devlet sekreteri” il de yönetimi sağlıyordu (Dışişleri, Savaş ve Deniz, Saray ve Protestanlık İşleri). Fouquet’nin gözden düşme olayına kadar mali işler genel nazırı da vardı. Bu daha sonra, mali işler genel denetimcisi oldu.
Taşra yönetimini valiler ve özellikle nazırlar yönetiyordu. Bunların güçlenmeleri, Eski Rejim’in sonuna kadar arttı. Yönetimin merkezileştirilmesi mutlak monarşinin istediği şeydi. Kral, halkına da danışabilirdi. Bu danışmayı, istediği gibi toplayıp dağıtabildiği “état généraux”lar ve aynı zamanda ileri gelen kişilerin oluşturduğu meclis aracılığıyla
yapıyordu. Krallığın zayıflık dönemlerinde çokça yapılan bu toplantılar 1614‘ten 1789‘a kadarki dönemde bir yana bırakıldı, ama unutulmadı. Parlamentolar üst düzeydeki adalet ve tescil organlarıydılar. “Uyarma hakkı” (kral buyrultuları üzerine hukuk düzeni açısından uyarma hakkı) onlara verilmişti. Bu parlamentolar monarşinin zayıflıklar gösterdiği zamanlarda bu hakkı kullanmaktan geri kalmadılar. Kralın istediklerinde, kendi ayrıcalıklarına yönelik bir şey bulduklarını sandıkları zaman, bu hak onları XVIII. yy’da sistemli olarak muhalefete itti. Kral onları da hesaba katmak zorundaydı. Kuşkusuz, sınırsız olmayan bu monarşi, gene de meşruti bir monarşi değildi. .

Meşruti Monarşi
Mutlak monarşiden farklı olan bu tür monarşide kral, Tanrı tarafından değil, ulus tarafından seçilir. Kral ile ulus arasındaki ilişkiler bir metinle, Anayasa’yla belirlenmiştir (en azından Fransa’da böyleydi). Ulus, seçimle oluşturulmuş bir ya da birçok meclis tarafından temsil edilir. Egemen olan ulusun seçtiği kral, ulusun iradesine bağlıdır. Ama Anayasa’nın kendine verdiği ve Meclis ya da Meclisler karşısında elinde bulundurduğu bir yetkisi vardı. Meşruti monarşi İngiltere ve Fransa’da gerçekleşmiştir. Ortaçağ’a, 1215 tarihli Magna Carta’ ya (Büyük Ferman) kadar uzanan İngiliz meşruti monarşisi,Common Law dan, yani kazai içtihatları oluşturan ve belirli olaylar üzerindeki yargıç kararlarından meydana gelen bütünden doğmuştur. Demek ki yasa, kral iradesine bağlı değildi, doğrudan doğruya halkı temsil eden yargı gücünden doğuyordu. Doğal olarak, kral, krallığın ayrıcalıklarına sahipti. Özellikle XVI. yy’da Tudorlar yönetiminde kral, özel kurul ile iradesini kabul ettirmeye kalkıştı. Parlamento’nun direnişi, para ve sürekli ordu olmaması yüzünden başarısızlığa uğradı. Kral Fransa’da olduğu gibi, doğrudan doğruya yerel yönetim alanlarına karışamıyordu. Buraların yönetimi, mali işler açısından bağımsız olan Sherif lere, sulh yargıçlarına ve bölgesel yöneticilere bırakılmıştı; “Orta sınıf” halkın içinden seçilen ve Common Law taraftarı olan bu yöneticiler, kısa sürede kendi güçlerinin bilincine vardılar. Bu “orta sınıf”, Lordlar ve Avam olmak üzere iki meclise ayrılmış. Parlamento’da kendini ortaya koydu. Lordlar kral tarafından atanırlardı ve görev babadan oğula geçerdi. Lordlar, hiç kuşkusuz pek demokratik olmayan bir yolla seçilmiş milletvekillerinden oluşan, ama gücünü ortaya koyan “orta sınıfı çok iyi temsil eden Avam Kamarası’na hemen karşı koydular. Kral Avam Kamarası’nın onayını almadan yeni vergi koyamazdı. Henry VIII, Anglikan dinsel bölünme hareketi sırasında ve yerine geçecek kimsenin ortaya çıkardığı sorun karşısında Avam Kamarası’na danıştı. Avam Kamarası XVIII. yy’da, çok önemli bir siyasal rol oynadı. Parlamento, yasaların yavaş yavaş kaynağı oldu, bakanları denetledi, XVIII. yy’dan başlayarak belirli süreler içinde toplanmaya başladı. Torylerin (muhafazakârlar) ya da Whiglerin (liberaller) çoğunlukta olduğu Avam Kamarası Partisi’nden kabineyi oluşturma geleneği yerleşti. Kral, XVIII. yy’dan sonra, Avam Kamarası’nca denetlenmeye başlandı. Kral “hükümdarlık yapıyordu, ama yönetmiyordu.”
Fransa’da iki dönem meşruti monarşi yaşandı. Louis XVI, 1789‘da mutlak monarşi iktidarını kaybettikten sonra 4 Ağustos gecesi Fransızların kralı oldu, 1791‘e kadar yalnızca yasa adına hükümet etti. Ama, kişiliğinin dokunulmaz olduğunun bildirilmesine karşın onun iktidarı kutsal niteliğini ve temel özelliklerini kaybetmişti. 1791 Anayasası ile kral, yürütme gücünü kullanan bir ulusal temsilci haline geliyordu. Buna karşılık Meclis, kralın vetosuyla yumuşatılmış da olsa, yasama gücünü elinde tutuyordu. Kral tarafından atanan bakanları, Meclis görevden alamazdı. Bu, İngiliz monarşisi örnek alınarak, meşruti monarşinin yasaya dayandırılması girişimiydi. Rejim bir yıldan daha az ömürlü oldu, 1814‘te Restorasyon yönetimi de “Sarfa (”La Charte”) dayalı meşruti bir monarşiydi. Ama bu “Şart” hükümdarın “ihsan ettiği” bir belgeydi ve ulusun iradesini dile getirmiyordu Bununla birlikte, kral, ihsan etmiş bile olsa, bu belgeye titizlikle uymak zorundaydı. Bu belge 1789 yılının görüşlerine verilmiş bir ödün niteliği de taşıyordu. Bu görünüm 1830 Temmuz monarşisiyle daha belirgin hale geldi. Yasama yetkisi kral ve iki meclis arasında bölüşülmüştü. Bu iki meclisten biri,yetkileri gittikçe azalan Yüksel Meclis, öteki belirli bir vergi ödeyen yurttaşlara tanınan oy hakkıyla seçilen Temsilciler Meclisi’dir. Yürütme gücü, hükümet tarafından temsil edilir. Bakanlar Meclis içinden seçilebilirdi ve bu,gerçekte bakanların Meclislerce denetlenmesi demekti. Sorumlu olmayan kral, gene de Meclislerin görüşlerini dikkate almak zorundaydı. Böylece, parlamento sistemine doğru adım adım gidiliyordu. Her tip monarşi, devletin ve toplumun belirli bir gelişme düzeyine denk düşmüştür. Denebilir ki mutlakiyetçilik kralların savaş tasarıları için kaçınılmaz olan insan ve para kaynağını bulmak isteğinden doğmuştur. Meşruti monarşi, ticaret burjuvazisi ile mali burjuvazinin yükselmesine bağlıdır. Günümüzde, biçimleri büyük değişiklige uğramış da olsa, meşruti monarşi bazı ülkelerde varlığını korumaktadır.

-Derleme-

Etiketler:japonyanin yonetim bicimi monarsi yonetim bicimi monarsi yonetim sekli
Yönetim: Bir devletin yönetimi, devleti kontrol eden idari bürokrasi içinde yer alan yasamacılar, idareciler ve hakimlere karşılık gelir.
Yönetim biçimleri: Yönetim biçimleri, devletlerin idare şeklidir. Devlet şekli cumhuriyet olan, yani halk egemenliği olan devletlerde, yönetim biçimi bununla özdeş olarak demokrasi olmayabilir.
Yönetim Bilimleri Dergisi: Yönetim Bilimleri Dergisi (YBD) (İngilizce: Journal of Administration Sciences), iktisadi ve idari bilimler alanında yayın yapan uluslararası akademik ve hakemli dergidir.
Yönetim merkezi: Yönetim merkezi, bir devletin ve ülkenin yönetsel birimlerinin yönetildiği kentlere denir. Devletlerin veya ülkelerin yönetildiği merkez, daha çok başkent olarak adlandırılır.
Yönetim bilişim sistemi:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir