Ölüler Bizi Görürmü

ahiret allah araya bakara bazan cevap delil edip gibi hasret insan isimler kulak minin namaz orada veren yeni bir yok zekat vs..

Ölüm Ve Ahiret Hakkında

1. Âhiret hayatı ne demektir?

Cevap: Âhiret hayatı, kainatta mevcut düzenin bozularak yok olması sonucunda, yeni bir takım âlemlerin var olması ve ölenlerin tekrar hayat bularak mahşerde toplanmaları ile başlayan sonsuz bir hayat demektir. Âhiret, ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişten sonra ebedîyen devam edecek olan bir hayattır. Âhiret gününe; âhiretteki ebedi hayatın kıyâmetin kopuşundan sonra başlaması nedeniyle “Kıyâmet Günü”, yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılığı tam olarak orada alınacağı için “Din günü, Ceza günü”, geçici olan dünya hayatının karşıtı olduğu için de “gerçek hayat, ebedi âlem, bâki âlem” gibi isimler verilmiştir.

Âhiret günü; Kur’ân’da, mü’minler Allah’a kavuşacakları için “Kavuşma Günü” (Mü’min, 40/15), insanlar ve bütün mahlûkât o günde bir araya toplanacağı için “Toplanma Günü” (Teğabün, 64/9), dünya hayatlarında Allah’a imân edip O’nun emir ve yasaklarına kulak asmayanların aldandıkları ortaya çıkacağı için “Aldanma Günü” (Teğabün, 64/9), dirilişten sonra herkes kabrinden çıkacağı için “Çıkış Günü” (Kâf, 50/34) ve kâfirler amellerinin boşa gittiğini görünce yeniden Dünya’ya dönemk isteyecekleri için “Hasret Günü” (Meryem, 19/40) gibi isimlerlede zikredilmektedir.

2. Âhiret inancının önemi nedir?

Cevap: İslam’da âhiret gününe inanmak, imânın bir rüknü, inancın bir parçasıdır. Âhirete imân etmeyeni gerçek mü’min olamaz. Kur’ân’da mü’minin özellikleri sayılırken “(Onlar) namaz kılan, zekat veren ve Âhirete de kesinlikle inanan (mü’minlerdir)” (Bakara, 2/4) buyrulur. Âhirete inanmanın insan için önemi büyüktür. Bu sebeple Kur’ân’da Âhiret hayatı çokça zikredilmekte, bazan delil ve hüccetlerle, bazan de misaller verilmek ve tasvirler yapılmazk sûretiyle, âhiret, insan zihnine iyice yerleştirilmeye çalışılmaktadır. “Ben neyim? Nereden, niçin geldim? Ne olacağım?” gibi sorulara âhirete imân sayesinde cevap bulunabilmektedir. Nereden gelip nereye gideceğini bilen insan, gelecek hakkındaki endişelerinden kurtulur, gayesini belirler. Dünya hayatı anlama kazanır. “Sizi boş yere yarattığımız ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Muminun, 23/115), “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölü idiniz sizi O diriltti. Sonra öldürecek, sonra tekrar (haşir için) diriltecek ve sonunda O’na döneceksiniz.” (Bakara, 2/8 ), “Kim Allah’ı, meleklerini, Kitaplarını, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, mutlaka haktan çok uzak, derin bir sapıklığa sapmıştır.” (Nisa, 4/136), “Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir.” (A’raf, 7/147)

Âhirete inanmayani bu inanca sahip olmayan huzursuz olur; dünyasını Cennet yapar ama mutlu olamaz, hem dünyasını hem âhiretini berbat eder. Dünya ve âhiret birbirine bağlıdır. Dünya, âhiretin tarlası yani âhiret için olduğu gibi âhiret de bu dünyanın nizam ve düzeni içindir. Âhirette imân, dünya ve dünya üzerindeki muamelelerin ıslahı ile âhiretin kazanılmasını içine alan bir esastır. Denebilir ki, İslâm dini bu dünya için gelmiştir. Bu dünyada mutlu olmayan âhiretini de berbat etmiş demektir.

Âhirette kâinatın yaratıcısı önünde hesap verme duygusu, toplumda; fenalıkları, fitne ve fesadı, zulüm, cinayet ve hasızlıkları önleyen âmildir. Âhirete imanı olanın ölüm korkusu yoktur. Çünkü o, insanın bu dünyaya geçici zevkler peşinde koşarak ebedî hayat hazırlığını unutmak için değil, ebedî saadeti kazanmak için geldiğini bilmektedir.

Bu dünyada, uyuduğumuzda gördüğümüz rüyâlar, bir çeşit bizi âhiret hayatına götürür. Kur’ân’ı Kerîm birçok âyetlerinde, görülen rüyâları anlatmakta, sahih hadis kitaplarında, görülen rüyâlar, bazen bizzat Hz. Peygamber tarafından da yorumlanmaktadır. Hatta âlemleri çınlatan Ezân-ı Muhammedî, rüya ile olmuştur. Bir-iki saniyede gördüğümüz rüyâyı, akşam yattığımzdan beri gördüğümüzü sanırız, “İyi ki rüyâ imiş!” deriz. Ve gördüğümüz rüyâyı birkaç saat sonra unuturuz. Ayrıntılarını çok az hatırlayabiliriz. İşte ölümde dünya rüyâsından bir nevi uyanıştır. Rüyâyı hatırlayamadığımız gibi, ölünce de dünyamızı hatırlayamayız. Kirâmen Kâtibin melekleri bize dünya hayatını hatırlatmaya çalışır.

Cehennemlikler, ebedî olarak Ateş’in lezzeti içindedirler. Esasen ızdıraplarla ve yoksullukla hırpalandığı halde, rüyasında mutluluk içinde ve zengin olduğunu gören bir insanın durumu bununla kıyaslanabilir. Sert yatak, hastalık, ağrılar, fakirlik ve yaralar içinde uyuyan bir kimseyi değerlendirirsen “O azâptadır” dersin.

Cehenneme girenlerin durumu da böyledir. Çünkü zaman kavramı, dünya hayatına âit bir mahlûktur. Zaman, mü’min için ayrı, kâfir için ayrıdır. (Bkz. Hac, 22/47) Mü’min için bir gün bin yıl gibi uzarken, kâfir için elli bin yıl gibi uzayacaktır. (Bkz. Secde 32/5)

Âhirete inanan kimse, iyi amellerle ebedi saadete kavuşacağını bildiren ibadetlerinden haz duyar. Âhiret inancı gençlere şu teklifini vererek aklını başına getirir: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Âhirete inanan yaşlı Müslümanlara; Merak etmeyiniz, sizin ebedî gençliğiniz var; gelecek ve sizi bekliyor, iyilikleriniz muhafaza edilmiş, mükâfatlarını göreceksiniz. Kaybettiğiniz evlâd ve akrabalarınızle sevinçlerle görüşeceksiniz, diye teselli verir.

3. Ölüm istenir mi, ölüye ağlanır mı?

Cevap: Ölüm mü’minin Allah’a kavuşmasıdır. Seven her zaman sevdiğine kavuşmak ister. Peygamberimiz (s.a.v)’in ifâdesiyle “..mü’mine ölüm gelince, Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Önünde ölümden başka daha sevgili bir şey yoktur.. Mü’min Allah’a kavuşmayı sever, Allah’ta ona kavuşmayı sever. ..kâfir ise ölümden hoşlanmaz..” Ölüm bir terhistir. Bu dünyadan gitmek, öbür âleme geçiş için olması gereken yolculuktur. Ölüm bir pasaporttur. Ancak zorunda olduğumuz, yaşamak zorunda kaldığımız bir gerçektir. Peygamberimiz ölümü hatırlamamızı ve hatırdan çıkarmamazı istemektedir. “Lezzetlerin, tatların yakıcısı olan ölümü çokça anın.”,”Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü asla ölümü temenni etmesin, şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlıkta kalırsa, o zaman şöyle desin: Allah’ım! benim için yaşamak daha hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür.”

Âlimler, bu hadis-i şerife dayanarak, ölümü temenni etmenin mekruh olduğunu beyan etmişlerdir. Ölümü temenni etmek nasıl yasaksa, her ne şekilde olursa olsun intihar etmek de kesinlikle haramdır. “Her kim bir uçurumdan aşağı atlarsa, Cehennem ateşinde daimi sûrette kendini yüksekten bırakır. Kim, zehir içerde canına kıyarsa, elinde zehir içer bir halde ebedî olarak Cehennemde azab olunacaktır. Her kim de, kendini herhangi bir demir parçası (bıçak, vs.) ile öldürürse, o da, bıçağı elinde karnına vurarak aynı sûrette Cehennemde azab olunacaktır.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v), bir hastalığında amcası Hz.Abbas’ı ziyarete gittiklerinde, amcasının halinden şikayetçi olduğunu ve ölümü temenni ettiğini görünce “Ey amcacığım, ölümü temennî etme! Çünkü sen iyilerden isen (yaşarsan), iyiliğin üzerine iyilik artırsın ki, bu senin için daha hayırlı olur. Eğer günahkâr isen, o zamanda ölümün geciktirilmekle affedilmeyi istersin, günahlarından tevbe edersin ki, bu da senin için hayırlıdır.” buyurdu.

Allah’ın yersiz ve manasız birşey yapmayacağına gönülden inanan bir mü’mine düşen, mütevekkil bir edâ ile boyun büküp kader razı olmaktır. Başa gelen bir sıkıntıya katlanamayıp ölümü istemek, kadere bir nevi itiraz anlamı taşır. Ömür bir fırsattır, hayatın uzun ve amellerin iyi olması daha hayırlıdır. “Ömrü uzun ve ameli güzel olana ne mutlu!”

Ölüme ağlamaya gelince; Ölüm önemli bir hâdisedir. Bu hâdise sebebile insanın hüzünlenmesi, kederli bir hâl alması normaldir. Hatta açığa vurup sessizce ağlaması ve gözyaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Peygamberimiz de oğlu İbrahim’in, kızının ve kızının çocuğunun vefâtlarında ve ashapta Sa’d b. Ubâde’nin hastalığında, bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış; kendisine, ağlamayı yasakladıkları hatırlatılınca, bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp, gözyaşı dökmekle Allah’ın azap etmeyeceğini, ancak mübârek diline işâret ederek onunla azap edeceğini belirtmiş ve “Muhakkak ki ölü, ehlinin üzerine bağırıp çağırmasıyla azap duyar” buyurmuştur.

Ölüye sessiz ağlamanın câiz ve mübah olduğu açıktır. Yüksek sesle ve bağırarak ağlamak ise, Hanefî ve Mâliki mezheplerine göre haramdır.; Şafiî ve Hanbelî ise yüksek sesle ağlamayı mübah görmüşler, ancak cahiliyye de olduğu gibi ölünün bir takım iyiliklerini sayıp dökerek, vay benim yiğidim, arslanım, evimin direği… gibi sözlerle bağırıp ağlamak, saçını başını yolmak, başına, yüzüne veya dizine vurmak, elbiselerini yırtmak câiz değil, haramdır, demişlerdir.

Bir yakınını ve sevdiği kişileri kaybedenlerin, eğer güçleri yetiyorsa sabretmeleri ve ağlamamaları en iyi harekettir. Sabredildiği takdirde karşılığının Cennet olduğu bildirilmiştir. Buna güç yetiremeyenlerin, sessizce ağlamaları ve gözden yaş akıtmaları câizdir. Ama ölünü birtakım iyiliklerini ve hayatta yaptığı işleri sayıp dökerek ve ağıtlar düzerek ağlamak, kesinlikle haram ve yasaktır. “Benim çocuğumu, benim kocamı, benim babamı Allah niçin aldı? Başkasının canını alsaydı, başkasını öldürseydi ya…” gibi ifadeler, bu sözleri sarfederek ağlama ve sızlamalar bir nevi kadere itiraz manasınını içereceğinden Resûlullah tarafından mahzurlu görülmüştür. Resûllulah (s.a.v), oğlu küçük İbrahim’in vefâtında gözlerinden yaşlar akıtmış, “..göz ağlar kalp üzülür, Rabbimizin razı olamayacağı söz söylemeyiniz” buyurmuştur.

4. Son nefesteki hastaya ne yapmak gerekir?

Cevap: Ziyâret edilip tövbe istiğfâr yapılmalı, yanında iyi şeyler konuşulmalı, kelime-i şehâdet okunmalıdır. “Sizler bir hastanın veya ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayır söyleyin. Muhakkak ki melekler sizin orada konuştuklarınıza amin derler.” Ölümü çok yaklaşmış olan kimsenin ağzı ve boğazı susuzluktan kurur. Kendiside su isteyemez. Şeytan ise imânını almak için bir bardak su ile görünür. İmânına karşılık suyu vereceğini söyler. Bu yüzden hastanın su ihtiyacının giderilmesi gerekir.

Can verdikten sonra ölüye şunları yapmak iyidir:

Gözleri kapamak, çeneyi bağlamak: Hözler kapatılmazsa ve çene bağlanmassa, kan donduğu için gözler bir daha kapanmamakta ve çenede bağlanmamaktadır. Eğer gözler açık ve çene de bağlanmazsa, oluşacak görüntü, yakınları üzerinde psikolojik etki yapabilmekte, ayrıca çenenin açık kalması yıkanma esnasında ölünün ağzına su girmesine sebep olabilmektedir.

Elbiselerini çıkarıp üzerini bir örtü ile örtmek:

Ölen kişini elbiseleri hemen çıkarılmazsa, yukarıda sebebi belirtildiği üzere, sonradan çok zorlanılmaktadır. Ölünün techiz ve tekfininde acele etmek:

Ölünün yıkanması ve kefenlenmesi işlerini fazla geciktirmemek gerekir. Bu işlerden sonrada ölümü ilân etmek gerekir.

5. Son nefeste telkin’in önemi nedir?

Cevap: Ölmek üzere olana lâ ilâhe illallah’ı telkin edilmesi gerektiği, son sözün Lâ ilahe illallah olursa Cennete girileceği belirtilir. Bundan maksat, kişini kalbinin imân çizgisinde olmasıdır. Çünkü kim ne üzere ölürse öylece diriltilecektir. Mü’min imânı üzere, münâfık da nifakı üzere dirilecektir. Son nefesteki hastanın yanında Yasin Sûresi okumanın faydası da bundan dolayıdır. Âyetleri duyunca Allah’ı ve Resûlünü hatırlaması ve imân çizgisinde ruhunu teslim etmesi umulduğundan, telkin mahiyetinde Yasin sûresinin okunması tavsiye edilmiştir.

“O’nu (Yasin Sûresini) ölülerinizin (ölmek üzere olan hastalarınızın) yanında okuyunuz.”

Dikkat edilirse, Yasin sûresinde ahiret motifleri ve imân hakikatlerı vardır. Yasin sûresinin ikinci sayfasında geçen olayların, Türkiye’de Antakya’da geçtiği müfessirler tarafından açıklandığınıda hatırlatmadan geçmeyelim.

Yanında telkin yapılırken veya Kur’ân okunurken zorlama olmaması için de La ilâhe illalah veya tövbe istiğfar söylenir. “Kimin son sözü la ilâhe illalah olursa Cennete girer.” tavsiyesine uyularak telkin yanı başında okunur; ama kendisinin de tekrarlanması söylenmez.

“Siz ölülerinize (ölmek üzere olan hastalarınıza) la ilâhe illallah’ı telkin ediniz.” Hadis-i Şerif’te de ifade edildiği üzere zorlama yapılmaz. Kendisini irâdesi ile imân çizgisinde olması temenni edilir. Zorlama ile imânın faydası yoktur. Son nefeste olan ölünün hidâyet üzere, Sırat-ı Müstakîm üzere âhirete gitmesi umulur.

“Kim ne üzere ölürse, öylece diriltilir.”

6. Son nefeste dil neden dolayı tutulur?

Cevap: İnsan hayatı boyunca nasıl yaşarsa son nefeste de öyle olur. Yani içinde bulunduğu ortamı, dünyası nasılsa, son nefesete de öyledir. Ecelin; ne zaman, nerede, nasıl geleceği (Lokman 31/34) bilinmediği için; hangi ruh durumumuzda, düşünce ufkumuzda isek öylece son nefesimizi veriririz. Kur’ân’ın bize belirttiği iman çizgisinde olursak, hem burada hem de âhirette kazançlı çıkarız. Şeytan çizgisinde olursak son nefeste de zorlanırız. Zorlukların, meşakkatlerin, azâpların başlangıcıdır ölüm…

Bu hâle sebep olan âmeller vardır. Yani son nefeste Kelime-i Şehâdet veya Tevhid’i söylemeye dil dönmez. Mesela; ezân, kâmet, hutbe ve Kur’ân-ı Kerim okunurken dünya sözü söylemek, dinlememek, bunları alaya alır mahiyettinde konuşmak, dinî konular anlatılırken, alaya almak, dinlememek, tuvalette ihitiyaç giderirken dünya sözü söylemek, ana ve babasına haksız yere asî olmak, insanlara iftira ve zulmetmek gibi amellerin son nefeste dili tutacağı bildirilmektedir.

Dilde “Kelime-i Tevhid ve Şehâdet” olup da kalpte olmazsa; bunun önemi olmayacağı aşikârdır. Son nefeste dilin kalbe bağlanacağı bildirilmektedir. İleride de açıklanacağı üzere, Ölüm meleğini gören kişinin dili artık gerçekleri konuşur. Dünya ile irtibatı kesilir. Son nefeste, Sırat-ı Müstakîm çizgisinde dünyadan ayrılmak önemlidir. İç dünyasında, kalb’te hidâyet çizgisinde dünyadan ayrılan kişini, dili elbetteki Sırat-ı Müstakîm çizgisinde olacaktır. Allah ve Resûlünün yolunda olmayan, onları sevmeyen, gönlünde onlara yer vermeyen kişilerin, son nefeste hidâyet çizgisinde olmaları ve dillerinin gerçekleri söylemeleri beklenemez.

7. İnsanın ölürken tanıdıklarını tanıyamaz hâle gelmesi doğru mu?

Cevap: Evet, insanlar ölürken yanı başında bulunanları ya zor tanır ya da hiç tanıyamaz. Hayatta iken anlayamadığı şeyler, o ânda anlaşılır hâle gelir. Son nefesteki hastada görülen ve başucundakiler tarafından anlaşılamayan bazı sözler ve ifâdeler, bu durumla alâkalıdır. Yoksa aklî kuvvetinin zayıflamasından değildir. Kur’ân’da insanların ölüm ânında karşılaştıkları lütûf ve cezaya işaretler bulunmaktadır. “Gerçekten Rabbimiz Allah’dır, deyip de sonradan sebat gösterenler (ve salih amel işlemeyenler var ya) onların üzerine (ölüm ânında): Korkmayın, mahzun olmayın, vadolunan Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir.” (Fussilet, 41/30)

Peygamberimiz (s.a.v) herkese ölüm ânında makamının, gideceği yerin gösterileceği; mü’minin Allah’a kavuşmayı isteyeceği, kâfirin ise istemeyeceğini bildirir. Kur’ân müşrikin de gitmek istemediğini (Mü’min, 23/99-100) anlatır. Cenneti gören kişi sevinir. Cehennemi gören korkar, yüz ifadeleri değişir, abuk-sabuk konuşabilir. Takva sahipleri o kimselerdir ki melekler canlarını hoş ve rahat oldukları halde alırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükâfatı olarak girin Cennete, derler.” (Nahl, 16/32)

8.Sekerât-ı Mevt ne demektir?

Cevap: Sekerât-ı Mevt, insanın son nefeste ölümüne delâlet eden ölüm baygınlığı, sarhoşluğu demektir. “Bir de sekerât-ı mevt (ölüm sargoşluğu, baygınlığı, can çekişme) gerçek olarak gelmiştir. (Ey insan) işte bu, senin kaçıp durduğun şey.” (Kaf, 50/19)

Hz.Peygamber (s.a.v)’in son hastalığında, yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu: “Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhakkak ki ölümün sekarâtı vardır.” Sonra ellerini kaldırıp “Refiku’l A’la: Ey Yüce Dost! Allah’ım! Sekerât-ı Mevtte bana yardım et”; Ruhu kabzolunup eli düşünceye kadar böyle duâ etmişti.

Sekerât-ı Mevt hâli olan kişi kötü kişi değildir. Asla böyle anlaşılmamalıdır. Peygamberimiz bile Ölüm baygınlığı geçiriyorsa verın gerisini siz düşünün… Peygamberimizin dizlerinde vefât ettiği Aişe vâlidemiz diyor ki: “Ben Hz.Peygamberin çektiği ızdırabı gördükten sonra, kolay ölmesinden dolayı kimseye gıpta etmem”, diğer rivayette; “…kimse için çirkin saymam”

Sekerât-ı Mevt’in faydaları şunlardır;

Allah, manevî derecesini daha çok yükseltmek istediklerine ölümü ânında ızdırap çektirir.

Allah, günahlarını affetmek istediği mü’min kullarının günahlarına keffaret olsun diye Sekerât-ı Mevt’i şiddetli yapar; bu kullar, dünya hayatının sonunda birkez daha denenir, imtihana tâbi tutulurlar.

9. Son nefeste Azrâil görünür mü, görünürse nasıl görünür?

Cevap: Evet, ruhu kabzolunan kişi ölüm meleğini görür. Kör olanlar bile görürler. “De ki, sizin canınızı almaya vekil kılınan ölüm meleği (Azrâil) canınızı alacak, sonra Rabbinize döndüreleceksiniz.” (Secde, 32/11); “Sonunda sizden birinize ölüm geldiği vakit, gönderdiğiniz melekler onun ruhunu alırlar ve onlar görevlerinde noksanlık yapmazlar.” (Enam, 6/61); Her insan mutlaka ölüm meleğini görür. Ölüm meleği herkese korku saçar. Kâfir ve fâcir olanlara görünüşü daha dehşetli, mü’minlere görünüşü ise daha güzel sûrettedir. “Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler canlarını hoş ve rahat oldukları halde alırlar. “Selam size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükâfatı olarak girin Cennete..” derler” (Nahl, 16/32) Azrâil, o kişinin yaşadığı hayata göre hususî bir sûrette gelir. Hasenât ve Seyyiâtına göre kazandığı mertebe ne ise, kişi, Azrail’le o mertebede karşılaşır. Meselâ, Kur’ân ehline bir şekilde, cihat yapmış olan ruha ona göre ve başka amellere başkasûretlerde görünür ve ruhu kabzeder. Kâfirlerin, münâfıkların ölümü esnasında ise melekler, sevimsiz ürkütücü ve dehşet verici sûrette gelirler. O kişilerin Ölüm Meleklerini görünce ödleri kopar. Ardından Azrâil dehşet saçan bir vaziyette gelir, kişinin başucunda oturur ve iç dünyasına göre muamelede bulunur.

10. Kabir nedir?

Cevap: Kabir, ilk duraktır. Kabir ve Berzah kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de geçmektedir. “Sonra onu öldürdü; kabre koydu: Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltilir.” (Abese, 80/21); Kabir aynı zamanda dünyada temizlenmemiş bazı günahların hesabının da yapıldığı ve temizlendiği yerdir. Küçük polisiye olaylar karakollarda ve yerel mahkemelerde; büyük cinayetler, şehirlerde ve ağırceza mahkemelerinde görüldüğü gibi; kabir, Mahkeme-i Kübrâ’ya bırakılan büyük cinayetlerin yanında, önemsiz sayılabilen günah ve lekelerin bir kısmının silindiği yerdir. Büyük günahların yanında küçük günahları da olan kimselerin birtakım kusurları, dünyada çekilen sıkıntı, musibet ve hastalıklarla temizlenirken, bazısı da vefât ânında (Sekerât-ı Mevt) ile silinir; kalanlar da büyük Mahkeme’ye bırakılmasın diye kabirde bir temizleme ameliyesinden geçer. Kabrin temizleyemeyeceği ölçüde kabarık olan leke ve günahlar ise ileride Haşir’de, Mizân’da, Sırat’ta ve daha da olmazsa Cehennem’de temizlenir.

- …ölen Kişinin Gözlerinin Açık Olmasında Ki Hikmet…

- …ÖLEN KİŞİNİN GÖZLERİNİN AÇIK OLMASINDA Kİ HİKMET…


Ümmü Seleme (ra) anlatıyor:

Ebû Seleme ölünce Resulullah Efendimiz (asm) yanına girdi Ebû Seleme’nin gözleri açık bulunuyordu

Resulullah (asm) Ebû Seleme’nin gözlerini mübarek eliyle kapattıktan sonra şöyle buyurdu:

“Ruh kabzedildiği zaman, göz onu arkasından takip eder”

Bunun üzerine ev halkı ağladı Resûlullah (asm) buyurdu ki:

“Sakın hayırdan başka bir şey söylemeyiniz
Çünkü melekler söyleyeceğiniz sözlere âmin derler”

Ardından Peygamber Efendimiz (asm) şöyle duâ buyurdu:
’ım! Ebû Seleme’ye mağfiret et
Onun derecesini hidayete erdirilenler içinde yükselt
Onun ailesinden bâkî olanlara halef ol, vekil ol
Onlara yardımcı ol Ey âlemlerin Rabbi! Bizim ve onun günahını affet
Ona kabrinde genişlik ver Orada kendisini nurlandır”1

Ebû Hüreyre’nin (ra) bir rivayetinde de Peygamber Efendimiz (asm) soruyor:
“İnsan öldüğü zaman gözleri yukarıya doğru dikilmiş olarak görmez misiniz?” Sahabiler:
“Evet ya Resûlallah!” dediler
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm):

“İşte bu, insan gözünün, ruhu çıkarken arkasından takip ederek bakıp kaldığı zamandır” buyurdu2

Ölen kimsenin gözleri kapanmayınca, bizim senaryo üreticiler derhal devreye girerler, bir sürü şeyler uydururlar Dünyada gözü kaldı, yapacak işleri kaldı, dünyasına doymadan gitti, vs bunlardan sadece bir kaçı
Bunlar gözün açık gitmesinin hikmetini açıklamıyor Nitekim her insan genelde dünyaya doymadan gidiyor ve genelde her ölenin yapacak çok işi kalıyor

Gerçek olan, yukarıdaki hadislerin de işaret ettikleri gibi, ruhun çıkışına gözün duyduğu hayranlıktır

Demek can çıkıyorken, kimi insanda göz ruhun arkasından bakıyor; fakat bu sırada can çıktığı için göz kendisinde kapanacak mecal bulamıyor ve açık kalıyor

Bu durumda ölünün yakınları onun gözünü henüz soğumadan kapatırlar ve gereken diğer cenaze işlemlerini yaparlar
Selam Ve Dua iLe…ALINTIDIR…

Ölüm Ve Ahiret Hakkında

Sponsorlu Bağlantılar
Aramalar: ölüler bizi görürmü insan ölürken azraili görür mü ruhlar bizi görürmü ller olmuş birini ruyada gördüğümüzde oda bizi gorurmu
Etiketler:gözü açık ölmek ölüler bizi görürmü ruhlar bizi görürmü ölüm ve ahiret hayatı gözleri açık ölmek gözü acik ölmek islamda ahiret hayatı ölünün 52 si ölüler dünyayı görürmü ölünün gözlerinin açık olması ölürken gözleri açık gitmek gozu acik gitmek gozu acik olmek ölünün gözü açık gitmesi islamda ahiret ölünün 40. günü ahiretin insanlar için önemi nedir ahirette sevdiğine kavuşmak ölen kişi yakınlarını görür mü ölünün 52 günü
Ölüleri Gömün: Tanınmış, Amerika'lı oyun yazarı ve senarist, Irwin Shaw'ın yazdığı, orjinal adı bury the dead olan, savaş karşıtı tiyatro oyunudur.
Ölüler Kitabı (anlam ayrımı): Aradığınız makale aşağıdakilerden birisi olabilir;
Ölüler Adası: Ölüler Adası (Almanca: Die Toteninsel), İsviçreli sembolist ressam Arnold Böcklin tarafından 19. yüzyıl sonlarında çizilen tablodur.
Mısır Ölüler Kitabı: Mısır Ölüler Kitabı, Antik Mısır cenazelerinde okunan metinleri içeren ve asıl adı Günden Dışarı Gidenler anlamına gelen Ra nu pert em hru olan kitabın (James Churchward'a göre ise Per-me-huru olarak hecelenir ve "Mu günden geri kaldı" anlamına gelir), Alman bilimadamı Richard Lepsius tarafından 1842'de bu metinlerin bazı kısımlarının bir araya getirilerek oluşturulduğu kitaptır.
Ölüler Günü: Ölüler Günü, Orijinal adı ile "Dia de Los Muertos" Latin Amerikalıların kutladığı, amacı ölüleri anmak olan bir festival.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir