Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri

afyon kocatepe üniversitesi ilk murat mustafa nde nin osmanli devleti sosyal bilimler yrd Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri Osmanlı Devletindeki Yenilikler osmanlıda yenileşme osmanlı devletinde yenileşme ..

Osmanli Devleti’nde Yenilik Hareketleri

OSMANLI DEVLETİ’NDE YENİLİK HAREKETLERİ

T.C.
AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

OSMANLI DEVLETİ’NDE YENİLİK HAREKETLERİ

“Osmanlı Devleti’nin Eğitim Alanındaki Islahat Hareketleri”

Murat TOPZAŞ
030635010

YRD. DOÇ. DR. Mustafa GÜLER

AFYON, 2003

İÇİNDEKİLER

Önsöz………………………………………………………………………….. 3

Giriş…………………………………………………………………………… 4

I.BÖLÜM
İlk Yenileşme Hareketlerine Kadar Olan Dönem……………………………. 5

II. BÖLÜM
İlk Yenileşme Dönemi……………………………………………………….. 9

III. BÖLÜM
Tanzimat Dönemi…………………………………………………………….. 12

IV. BÖLÜM
II. Abdülhamid Dönemi……………………………………………………… 18

V. BÖLÜM
II. Meşrutiyet Dönemi……………………………………………………….. 20

SONUÇ……………………………………………………………………… 22

BİBLİYOGRAFYA…………………………………………………………. 23

ÖNSÖZ

“Osmanlı Devleti’nde Yenilik Hareketleri” isimli yüksek lisans dersi vize ödevi olarak hazırlamış olduğum bu çalışmada, ders eğitmeni Yrd.Doç. Dr. Mustafa GÜLER tavsiye ve yönlendirmeleriyle, çalışmanın oluşmasında önemli katkılarda bulunmuştur.
Bu çalışmamızda eksik noktalar mutlaka vardır. Fakat daha önce benzer çalışmalar yapmamış olmamız bu eksikliğin oluşmasında önemli bir yer teşkil etmektedir. Sonraki yapılacak çalışmalarda daha kusursuz bir çalışma yapmada bu çalışma yol gösterici olacaktır.
Çalışmanın hazırlanma aşamalarında değerli yardımlarını esirgemeyen arkadaşlara teşekkürlerimi sunarım

GİRİŞ

Eğitim kurumları içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarına cevap verebildiği sürece yaşarlar. İçinde bulundukları toplumun ihtiyaçlarına cevap veremedikleri zaman ya değişikliğe uğrarlar yada yerlerini yeni kurumlara terk ederler.
Osmanlı eğitim kurumları başlangıçta toplumun ihtiyaçlarına karşılamıştır. Fakat özellikle XVI. Yüzyıldan itibaren gelişen ve değişen dünya şartlarına ayak uyduramamışlar, hatta kuruluş yıllarındaki teşkilat ve programlarını bozdukları için toplumun ilerlemesine engel olmaya başlamışlardır.
Osmanlılarda eğitim, genel olarak dini eğitime dayanan bir sistem, yani medrese sistemiydi. Her ne kadar dini eğitimin yanında günlük yaşayışın gerektirdiği bilgilere yer veriliyorsa da, ne onun ilk basamağı olan sıbyan mekteplerinde ne de kendi içinde bulundurduğu diğer bölümlerinde günlük yaşayışın gerektirdiği bilgilerin verildiği insan yetiştirme amacı güdülmemiştir.
İncelememiz beş bölüme ayrılmış, birinci bölümde artık toplumun ihtiyacına yeterli olmayan ve onu yeni kurumlar aramaya mecbur eden eski eğitim sistemi incelenmiştir.
İlk Yenileşme Dönemi adını verdiğimiz ikinci bölümde modern eğitimin doğuş yılları olarak adlandırılabilecek 1734-1839 zaman dilimi incelenmiştir
Tanzimat Dönemi olarak adlandırdığımız üçüncü bölümde Tanzimat Fermanı ile başlayıp, Kanun-i Esasi’nin kabul edilmesi arasında yapılan yenilik hareketleri incelenmiştir.
II. Abdülhamid Dönem adını verdiğimiz dördüncü bölümde modern eğitimin nicelikçe arttığı, fakat nitelikçe gerilediği yıllar incelenmiştir
II. Meşrutiyet olarak adlandırdığımız beşinci bölümde ise tartışma ve bocalama yılları olarak adlandırılabilecek zaman dilimi incelenmiştir. I. BÖLÜM
İlk Yenileşme Hareketlerine Kadar Olan Dönem:
Asırlarca güçlü bir devlet olarak kalan Osmanlı Devleti, XVI. Yüzyıldan itibaren duraklama ve gerileme sürecine girmiş, batılı devletler ise bilim ve teknikte ilerlemeye başlamışlardı. XVIII. Yüzyılın başlarına gelindiğinde, Osmanlılar ister istemez, batının üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmışlardır. Karlofça (1699) ve Pasarofça (1718) Antlaşmaları Osmanlı’nın, Batı karşısında üstünlüğünü kaybettiğinin birer belgesidir. Batının üstünlüğünü fark eden devlet adamları devleti yeniden güçlü kılabilmek için bazı eğitim-öğretim kurumları açmaya başlamışlardır. Fakat, batının üstünlüğünün askeri alanda yapılacak yeniliklerle sona ereceği düşüncesi ön planda yer alıyordu. Bu amaçla kısa sürelide olsa, Haydarpaşa sahrasında Avrupa yöntemli talimlere başlandığını görüyoruz. Ardından 1734 yılında kısa ömürlü bir askeri okul “Hendesehane” açılmıştır. Rus donanmasının Akdeniz’e gelip, Osmanlı donanmasının Çeşme Limanı’nda yakılmasından sonra reform istekleri ağır basmış, yeni bir donanma hazırlamak için gerekli olan “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun” dan başlayarak 1773’ten itibaren batılı usullere göre yüksek askeri ve ihtisas okullarının açılmasına başlanmıştır. Bu ilk askeri deniz okulunun ardından 1793’te “Mühendishane-i Berri-i Hümayun”, 1827’de “Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure”, 1834’te “Mekteb-i Fünun-u Harbiye” ve “Mızıka-ı Hümayun Mektebi” askeri alanda açılan okulları meydana getiriyorlardı. Askeri okulların dışında 1839 yılında “Mekteb-i Maarif-i Adliye”, “Mekteb-i Ulum-i Edebiye” ve “Rüşdiye Mektepleri” yenileşme döneminde açılan ilk sivil okullar olarak karşımıza çıkmaktadır. Açılan bu eğitim kurumları ile beraber iki ayrı kökten kuvvet alan bir eğitim şekillenmiştir:
1-Din Esasına Göre Eğitim:
a-Sıbyan Mektepleri
b-Medreseler
2-Batılı Usullere Göre Kurulmasına Başlanılan Eğitim:
a-Askeri ve Teknik İhtisas Okulları:
a.1- “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (1773)”
a.2- “Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1793)”
a.3- “ Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure (1827)”
a.4- “Mekteb-i Fünun-u Harbiye (1834)”
a.5- “Mızıka-ı Hümayun Mektebi (1834)”
b-Genel Eğitim Kuruluşları:
b.1- Rüşdiyeler
b.2- “Mekteb-i Ulum-i Edebiye”
b.3- “Mekteb-i Maarif-i Adliye”
Bunların dışında da saray ve ordu eğitim kurumları olarak “Enderun Mektebi” ve “Acemi Oğlanlar Mektebi” vardı.
Sıbyan mekteplerinin kuruluşu İslam’ın ilk yıllarına kadar uzanmaktadır. Kur’an’ı öğrenmek ve okuyabilmek amacıyla İslam’ın ilk yıllarından itibaren açılan ve adına Kur’an mektepleri de denilen bu okullar, Osmanlıların oluşturdukları eğitim sisteminde de yerini almıştır. Sabi denilen beş altı yaşındaki kız ve erkek çocukları okutmak amacıyla açılmış ilköğretim okullarına Osmanlı Devleti’nde sıbyan mektebi denilmiştir. Sıbyan mektepleri Cumhuriyet’in ilanına kadar değişime uğrayarak fonksiyonelliğini devam ettirmiştir. Fatih Sultan Mehmet, medrese teşkilatını kurarken, Eyüp ve Ayasofya’da açtırdığı iki medresede sıbyan okullarında öğretmenlik yapacak olanlar için, ayrı dersler koydurmuş ve bu dersleri görmeyenleri sıbyan okullarında öğretmenlik yapmaktan men etmiştir. Bu dersler, Arapça Sarf ve Nahiv, Edebiyat (Mania, Beyan ve Bedi), Mantık, Muhasebe, Tedris Usulü, münakaşalı Akaid (kelam ilmi), Riyaziyat Hendese ve Hey’et şeklindeydi. Sıbyan mektepleri padişahlar tarafından yaptırıldığı gibi valide sultanlar, büyük devlet memurları ve hayırsever kişiler tarafından kurulmuş ve bu olay Cumhuriyet devrine kadar sürmüştür.
Osmanlılarda ilk medrese, 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılmıştır. Osmanlı hükümdarları, medreselere, Türk beylikleri ve İslam ülkelerindeki değerli bilim adamları ve müderrisleri davet etmişler, onlara saygı göstermişlerdir. Hatta Osmanlının bilim sevgisini ve bilim adamına saygısını duyan bilim adamları Osmanlı ülkesinde yaşamak için buralara gelmişlerdir.Bunlar arasında Kayserili Davut, Fahrettin Acemi, Alaettin Tusi vb. örnek görüyoruz. Bunlar ilk Osmanlı müderrisleri ve bilim adamlarının yetişmesine de katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı medrese yapısına en önemli katkıyı Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman yapmıştır. Öyleki kurdukları medreseler kendi isimleri ile anılan devrin en gelişmiş ileri kurumları olmuştur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra ilk iş olarak şehrin ortasında, hiçbir şeyini noksan bırakmamak şartıyla büyük bir külliye kurdurmuştur. Bizans Patriğinin oturmakta olduğu Havariyun Kilisesinin harabesi üzerine bir cami ve bu caminin iki tarafında yüksek derslere ait 8 medrese (Sahn-ı Seman) ile bu medreselerin başlangıcı olan daha alt basamakta tahsil veren başka medreseler yaptırmıştır. Medrese teşkilatının Fatih’ten sonraki en önemli aşaması Kanuni Sultan Süleyman tarafından Süleymaniye medresesinin kurulmasıdır. Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’da Mimar Sinan’a 1559 yılında Süleymaniye Camii ve Külliyesini yaptırmıştır. Klasik Osmanlı medresesi olarak adlandırılan bu okullarda öğretim tartışma yöntemleri de uygulanmakla beraber, esas olarak ezberciliğe dayanmaktaydı. Medreselere sıbyan mekteplerini bitirenler, yada en az o kadar özel öğrenim gören erkek öğrenciler girmekteydi. Medreselerde eğitim veren öğretmenlere müderris denilmekteydi. Medreselerde okutulan bilimleri başlıca üçe ayırabiliriz: Dini-hukuki bilimler, müsbet bilimler, alet bilimleri.
Dini Bilimler: Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam
Müsbet İlimler: Felsefe, Matematik, Heyet (Astronomi)
Alet Bilimleri: Sarf, Nahiv, Mantık, Manai, Bedi, İnşa

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren sivil ve askeri hayatın istediği idarecileri, hekimleri, hakimleri, uzmanları yetiştirerek vatana yararlı olan medreselerin, sonraları her türlü ilerlemeye engel olan cehalet ve taassup ocakları haline geldiğini görüyoruz. Medreselerdeki bozukluk o kadar artmıştır ki, bir ara medrese öğrencilerinin Anadolu’da bazı isyanları teşvik eden ve yöneten durumuna gelmişlerdir

Çeşitli düzeylerdeki medreselerin adları Okunan başlıca dersler Kitabın ilgili olduğu bilim dalı Müderrisin Maaşı
Haşiye-i Tecrid

Miftah

Kırklı ve Hariç elli

Dahil elli

Altmışlı

Sahn

Emsile, Bina, Maksut
Avamil, İzhar, Kafiye, Şerh-i Tevali
Metali, Telvih
Haşiye-i Tecrid
Şerh-i Feraiz
Mutavvel

(Ayrıca, yanda gösterilen bilimlerde çeşitli kitaplar 16. yüzyılın ortasına kadar medreselerde okutulmuştur.)

Haşiye-i Tecrid
Şerh-i Miftah
Tenkih ve Tavzih
Mesabih

Miftah-ul Ulum
Tavzih
Meşarik, Hidaye
Şerh-i Mevakıf
Buhari, Müslim Mesabih

Hidaye
Telvih
Buhari
Keşşaf, Beyzavi

(Aynı)

Fatih, Süleymaniye, Ayasofya medreselerindeki dersler ile bazı altmışlı medreselerdeki dersler Sarf
Nahiv
Akaid-Kelam
Usul-ı Fıkıh
Kelam
Fıkıh
Belagat

Hesap
Hendese
Heyet
İlm-i Hikmet
Hikemiyat
Tarih
Coğrafya

Kelam
Belagad, Maani
Fıkıh, Usul-ı Fıkıh
Hadis

Belagat
Usul-ı Fıkıh
Hadis, Fıkıh
Kelam
Hadis

Fıkıh
Usul-ı Fıkıh
Hadis
Tefsir

20-25 akçe

30-35 akçe

50 akçe

50 akçe

60 akçe

60’dan çok
Tablo 1. Klasik Osmanlı medreselerinin dereceleri, ders kitapları, bilim dalları ve müderrislerin maaşı (tabloda, yukarıdan aşağıya medreselerin dereceleri yükselmektedir)

Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti’nde ileri bir eğitim kurumudur. Enderun Mektebi’nin öğrencileri devşirme çocuklardı. Bu eğitim kurumunun en eskisi Edirne Sarayı, en kısa ömürlüsü İskender Çelebi Sarayı, en uzun ömürlü ve verimlisi ise Galatasaray’dır. Enderun Mektebi, saray hizmetleri için görgülü ve bilgili adam yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. XVIII. Yüzyıla doğru Enderun’a, yüksek tabakaya mensup çocuklarla, vezir çocukları da kabul edilmeye başlanmıştır. Bu okulun ilk kökü Fatih devrine kadar uzanmaktadır. Enderun Mektebi’nde sıkı bir disiplin hakimdi. Enderun okullarında eğitim ve öğretim yapısı uzun yıllar bu disiplinini korumuştur. Fakat 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması üzerine Nizam-ı Cedit için yetiştirilmesi gereken küçük ve büyük subayların Enderun dışından seçilmesi, bu okulu tam anlamıyla yıkmıştır. Ardından Batı usullerine uygun okulların çoğalması ve rağbet görmesi, Enderun’a olan önemi azaltmıştır. 1908 Meşrutiyet’in ilanın izleyen günlerde, artık Enderun okulu kimliğini taşımayan Galatasaray hariç, kapatılmıştır.
Yeniçeri Ocağı, Osmanlı Devleti’nin 1826 yılına kadar merkez ordusunu oluşturuyordu. Bu ordunun kaynağı ise devşirme çocuklardı. Bu amaçla toplanan Acemi Oğlanları, Acemi Ocakları’nda yetiştirilirlerdi. Burada yetişen öğrenciler, idareci ve yetiştirici uzmanların eli altında bölüklere ayrılarak, hem eğitim görür, hem de ordunun yardımcı ihtiyaçları için yetiştirilirlerdi. Ardından ihtiyaç duyulan yerlere girerlerdi. Fakat acemi ocakları Yeniçeri Ocağı’yla beraber ortadan kalkmıştır.

II. BÖLÜM

İlk Yenileşme Dönemi
Bir zamanlar askeri ve siyasi üstünlüğü ile üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı orduları, XVIII. Yüzyılın sonu ve XIX. Yüzyılda sanat, edebiyat, ilim ve teknik üstünlükleri olan Avrupa orduları karşısında birbirini takip eden yenilgilere uğrayınca, ilk zamanlar çöküşün sebeplerini askeri alanda ki yetersizliklerde aranmıştır. Devlet adamları, Batı’daki gelişmelere ayak uydurulmadıkça, özellikle orduyu Batı’nın yeni savaş teknikleri ile donatıp, onların metotları ile eğitmedikçe, yükselmenin hatta ayakta durmanın imkanı olmayacağı sonucuna vardılar. XVIII. Yüzyılda Osmanlılara gelen yabancı uzmanlarda öncelikle askeri yenileşmeyi tavsiye etmişlerdir.
Bu anlamda Batı ile ilişkiler, lale devrinde şahsi olarak başlayıp, 1789’a kadar bu doğrultuda devam etmiştir. Lale Devri’nde başta Fransa olmak üzere Avusturya ve İngiltere’ye yollanmış olan elçilere gördükleri yerlerin özelliklerini bildirmeleri sıkıca tembih edilmiştir. Bunlardan birisi olan ve Damat İbrahim Paşa tarafından Fransa’ya gönderilen 28 Çelebi Mehmet ve onun oğlu Sait Efendi “Vesait-i umran ve maarifine dahi kesb-i itila ederek kabil-i tatbik olanları takdir” etmişlerdir. Medrese çevrelerinin muhalefetine rağmen, Avrupa devletleri karşısında daha fazla güçsüz duruma düşülmesinden endişelenen ıslahat yanlısı devlet adamlarının gayretiyle, Avrupa’dan üç asır sonra İstanbul’da ilk Türk matbaası 1727 yılında kuruldu. Gerçi, matbaa bundan önce 1492 yılında Yahudiler; 1567 yılında Ermeniler; 1627 yılında ise Rumlar tarafından getirilmiştir. Fakat bir türlü yayılamamış ve tutunamamıştır.
I. Mahmut zamanında Müslümanlığı kabul edip Humbaracı Ahmed Paşa adıyla adlandırılan Comte de Bonneval’e humbaracı teşkilatını kurma görevi verildi. Bu amaçla 1734 yılında kısa sürelide olsa bir Hendesehane açıldı. Fakat yeniçerilerin bu okuldan kuşkulanarak isyan hazırlıklarına başlamalarını sezen padişah hemen okulun eğitimine son verdi. Bu olumsuz gelişmeye rağmen askeri alanda okulların açılması için çalışmalar sürmüştür. Nihayet ilk askeri deniz okulu 1773 yılında açılmıştır. Ardından 1796’da Mühendishane-i Berri-i Hümayun; !827’de Mekteb-i Tıbbiye; 1834’te de Mekteb-i Harbiye açıldı. 1826 yılında kaldırılan Yeniçeri Ocağı’yla beraber kaldırılan Mehterhane’nin yerine ordunun ihtiyacı olan yeni bir Mızıka Mektebi 1834 yılında açılmıştır.
Eğitimde yenilik hareketleri sadece askeri alanla sınırlı kalmamıştır. Devlet mekanizmasına şekil vermek isteyen padişah 1838 yılı başlarında tesis edilen “Meclis-i Ahkam-ı Adliye”yi, aynı yıl içerisinde ülke ekonomisinin gelişmesinin temelinde bayındırlık ve eğitim faaliyetlerinin yattığına inanarak “Meclis-i Umur’ı Nafia”ya dönüştürmüştür. Osmanlılar da ilk rüştiye mektebi “Mekteb-i Maarif-i Adliye” adıyla 1838 yılında, daha önce çıraklık yoluyla yetişen memurların seviyesini yükseltmek ve yeni memurlar yetiştirmek amacıyla açılmıştır. Rüştiye düzeyinde olan ve hem halka hem de memur olacaklara yanlışsız yazı yazabilme, bir konuyu ele alabilme öğretimi yapmak üzere aynı yıllarda, “Mekteb-i Ulum-ı Edebiye” adıyla bir okul daha açılmıştır. Bu iki okulda Arapça, Sarf ve Nahv, Nuhbe-i Vehbi, Farsça ve Tuhve-i Vehbi, Türkçe İnşa, Hatt, Lugat, Ahlak derslerinin programa konulduğu görülmektedir. Bu mekteplerin müfredatına baktığımızda pek fark olmadığını görüyoruz. Tek fark, bu mekteplerde Fransızca ve modern konuların öğretilmesinin gerekmesiydi. Mezun olduktan sonra devlet memuru veya tercüman olacak talebelerin masraflarını devlet yada vakıflar karşılamaktaydı. Bu iki okulun önceleri ilke kalan biçimleri Abdülhamit zamanında kurulan Mülkiye okulunun temeli oldular. Asıl rüşdiyelerin kurulması ve çoğalması Tanzimat döneminde gerçekleşmiştir. XIX. Yüzyılın başlarında İstanbul’un Beşiktaş semtinde, ileri görüşlü, bazı müsbet bilimleri bilen bilim adamı ve aydınlar topluluğu oluşmuştur. Dört bilginin (İsmail Ferruh Efendi, Şanizade Ataullah Mehmet Efendi, Melekpaşazade Abdülkadir Bey, Kethüdazade Mehmet Arif Efendi) bir araya gelmesiyle oluşturdukları “Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesi”, Osmanlılarda her dönemde rastlanan, evlerde, konaklarda yapılan eğitim ve kültür çalışmalarına benzer bir çalışma sürdürmüşlerdir.
İlköğretim zorunluluğu ile ilgili bir girişim eğitimde ilk yenileşme dönemine rastlamaktadır. Bu, II. Mahmut’un 1824 yılında yayınladığı ve ilköğretimi zorunlu hale getirdiği fermanıdır. Bu ferman ile o zamana kadar devleti ilgilendirmeyen, sadece vakıf yoluyla gelişen ilköğretim problemlerine, ilköğretimi bütün halka yaymak, mecburi yapmaktan başka bir reform ve yenilik getirmediğini görüyoruz. İfade biçiminden sadece İstanbul için ilköğretimi zorunlu gördüğü kesin olan bu fermanın illere de bildirdiği anlaşılmıştır. Öğretimin ağırlık merkezini yine dini çerçevenin oluşturduğu, hiçbir ciddi teşkilata dayanmadan, eğitim araç-gereçleri ve öğretmeni yeterince sağlanmadan ortaya atılan bu fermanın sadece kağıt üzerinde kaldığı görülmüştür. Yine de her şeye rağmen bu ferman eğitim tarihimizde büyük önem taşımaktadır.
Eğitim alanında yüksek öğrenim kurumları açılmasına rağmen, bunlara öğrenci hazırlayan bir alt öğrenim teşkilatı bulunmuyordu. Sıbyan okullarını teşkilatlandırmak için 1826 yılında Evkaf-ı Hümayun Nezareti kurulmasına rağmen yeterli değildi.
Batı sisteminde bir eğitim yaratma çabası içerisinde Batı’ya öğrenci gönderilmesi ve bunlardan yararlanılması kaçınılmazdı. Bu amaçla III. Selim zamanında çeşitli fen ve kültür bilgilerini yerinde öğrenmek ve Fransızca’ya hakim olmak, memlekete dönüşte Divan’da Fener’li Rum tercümanlar yerine kullanılmak üzere İshak adında bir Türk genci Paris’e gönderilmiştir. II. Mahmut, Tıbbiye ve Enderun’dan seçilen 150 öğrencinin Avrupa’ya gönderilmesine karar vermiştir. Fakat, bu çalışma, o sıralarda halkın gözüne iyi görünmemiş, Harbiye ve Mühendishane’den öğrenci gönderilmiştir. Paris’te 1857-1864 yılları arasında faaliyet gösteren Mekteb-i Osmani, buradaki Osmanlı öğrencilerine yardımcı olmaya çalışmışlardır. Avrupa’da okuyanlar, dönünce, önemli görevler üstlenmişler, yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır.
Tanzimat’tan önce Osmanlı Devleti’nin eğitim meselelerini ele alan ve düzeltilmesi için uğraşan kuruluşları şu şekilde sıralanabilir:
a.Meclis-i Umur-u Nafia
b.Darü’ş-Şüra-yı Bab-ı Ali
c.Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye
d.Mekatib-i Rüşdiye Nezareti
ilk üç kuruluşun eğitimle ilgileri genel bir şekil izlemesine rağmen, Mekatib-i Rüşdiye Nezareti’nin ilgileneceği saha ve yetkiler ilköğretime yönelmiştir. Sıbyan okulları ile rüşdiye okullarının idaresi Mekatib-i Rüşdiye Nezareti’ne bırakılmıştır.
1838’de kurulan Mekatib-i Rüşdiye Nezareti ile geleneksel Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde bir çatlama meydana gelmiştir. Bu çatlama Tanzimat döneminde daha da artarak Osmanlı eğitiminde dünya görüşleriyle; eğitim anlayış ve metotlarıyla birbirine tamamen zıt ve düşman iki kutbun doğmasına yol açacaktır. Eğitim alanında oluşan bu ikilik (eski-yeni, medrese-mektep, dini-laik, ulema-aydın, batı-doğu, şeriat-hukuk, dünyevi-dini bilgiler vb.) Cumhuriyet devrine kadar sürmüştür.

III. BÖLÜM
Tanzimat Dönemi:

Osmanlı padişahı Abdülmecit, 1839 yılında tahta çıkınca, Reşit Paşa’nın etkisiyle Tanzimat Fermanı denilen bir ferman yayınlamış, siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştur. Böylece, Tanzimat dönemi başlamıştır. Aynı doğrultuda, 1856’da Islahat Fermanı yayınlanmıştır. Sonra Abdülaziz padişah olmuş ve 1876-78’lerde bu dönem sona ermiştir. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla, Batılılaşma veya yenileşme hareketleri daha radikal bir yapı kazanmış, devletin askeriye dışındaki mesleki-teknik öğretimle ilgilenmesi Tanzimat dönemiyle başlamıştır. Osmanlı Devleti’ni çağdaş Avrupa devletlerinin seviyesine çıkarmak için yapılan ve yenilik hamleleri olan belgelerden Tanzimat Fermanı’nda eğitime hiç yer edilmemekte, Islahat Fermanında ise çok az yer verilmektedir. Tanzimat’ın yaptığı şey, başlananları daha ileri götürmek ve hukuk alanında olduğu gibi 1856 reform fermanının arkasından bir bunalım içine düşmek olmuştur.
İlköğretim alanındaki ilk girişimlerden birisi Nisan 1847 tarihinde çıkarılan ve “Etfalin Talim ve Tedris ve Terbiyelerini ne Veçhile İcra Eylemeleri Lazımgeleceğine Dair Sıbyan Mekatibi Haceleri Efendilere İta Olunacak Talimat” başlığını taşıyan belgedir. Bu dönemine göre erken ve önemli yenilikler ve çocuğa yeni bir akış açısı getiren, bu nedenle kısmen uygulanabilen bir belgedir.
İlköğretim ile ilgili en önemli adım 1869 yılında “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi” ile atılmıştır. “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”, eğitim yönetimine, okullaşmaya ve eğitimin her kademesindeki eğitim-öğretime yenilik getirdiği gibi modernleşmede gelecekteki hedefleri, rüşdiyelerin eğitim-öğretimi ile yeniden yapılandırılması ve ülke genelinde açılacak yerlerin özelliklerini belirtmiştir. Böylece Batılılaşma devrinin başlangıcından beri parça parça yapılan eğitim ıslahatları bir nizamnameye bağlanıp, teşkilatlandırılmış ve maarif, medrese düzeninin aksine, tam bir devlet işi olarak ele alınmıştır. Bu nedenle nizamname eğitimimizin bir mihenk taşıdır. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi:
a. Öğretimde mecburiyet,
b. Genel okulların kademelere ve derecelere ayrılması,
c. Öğretim ve eğitim usullerinin düzenlenmesi,
d. Öğretmenlerin bilgilerini arttıracak ve maddi rahatlıklarını sağlayacak tedbirlerin araştırılması,
e. Eğitim merkez idaresinin genişletilmesi ve düzenlemesi ile taşra teşkilatının kurulması,
f. Öğrencinin gelişmesini teşvik edecek kaide ve usullerin konması,
g. Genel eğitim ödeneği olmak üzere halktan belli bir para alınmasına karar verilmesi gibi bir takım yenilikler getirmiştir.
Tanzimat dönemi orta öğretim üç tür okul halinde şekillenmiştir: Rüşdiye, İdadiye, Sultaniye.
Tanzimat’ın ilk yıllarında rüşdiyeler Harbiye, Bahriye, Mühendishane ve Tıbbıye gibi yüksekokullara öğrenci hazırlıyordu. Rüşdiyelerin çoğalması 1846’da “Mekatib-i Umumiye Nezareti” kurulduktan sonra olmuştur. Önce 1848’de, rüştiyelere öğretmen yetiştirecek “Darül-muallimin-i Rüşdi” adlı öğretmen okulu açılmış, öğretmen okulları ilk mezunlarını vermeye başlayınca, rüşdiye okullarını vilayet merkezlerine yaymak için çalışmalar yapılmıştır. 1853 yılına kadar rüşdiyelerin sayısı 10’a çıkarken, aynı yılda 7’si Anadolu’da, 15’i Rumeli’de, 3’ü Ege Adalarında olmak üzere toplam 25 rüşdiye mektebinin açılmasına karar verildi ve gerekli tahsisat da yapıldı. İlk kız rüşdiyesi 1859’da İstanbul’da Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi adıyla açıldı. Zaten 1859 yılına kadar kız öğrencilerinin devam edebilecekleri sıbyan okullarının üstünde bir okul yoktu. Kız rüşdiyelerinin taşrada yaygınlaşmaya başlaması, 1870’de “Darülmuallimat”ın (Kız Öğretmen Okulu) açılarak bu okullara bayan öğretmenlerin yetiştirilmesinden sonra olmuştur.

Rüşdiye isimleri Öğrenci sayıları
Beşiktaş
Mahmudiye
Kapudan Paşa
Mirgün
Galata
Şehzade
Fatih
Sütlüce
Üsküdar-ı Cedid
Beylerbeyi
Kanlıca
Tophanelioğlu
Feyziye
Bayezid
Zeyrek
Davud Paşa
Eyüb
Üsküdar-ı Atik
Odabaşı
Sultan Selim 135
103
107
88
152
85
195
44
96
61
27
13
130
142
96
124
62
148
38
38
Toplam: 20 Rüşdiye 1884
Tablo 2. 1875 yılında İstanbul’daki erkek rüştiyeleri ve öğrenci sayıları

Rüşdiye bulunan iller ve livalar Okul sayısı Öğrenci sayısı
Zaptiye Nezareti
Edirne vilayeti
Tuna vilayeti
Bosna vilayeti
Selanik vilayeti
Yanya vilayeti
Manastır vilayeti
Girit vilayeti
Cezayir-i Bahr-i Sefid
Bursa (Hüdavendigar) vilayeti
Aydın vilayeti
Konya vilayeti
Ankara vilayeti
Sivas vilayeti
Kastamonu vilayeti
Trabzon vilayeti
Erzurum vilayeti
Diyarbekir vilayeti
Haleb vilayeti
Suriye vilayeti
Adana vilayeti
Bağdad vilayeti
Trablusgarb
Kıbrıs mutasarlığı
Canik (Samsun) mutasarlığı
Kudüs mutasarlığı
Zor mutasarlığı 13
25
44
22
21
12
13
7
14
25
13
16
15
9
17
9
19
16
11
11
5
8
4
1
3
2
2 430
1389
2205
946
1134
577
866
376
392
1081
976
987
1507
513
876
753
740
813
528
524
329
351
123
111
130
88
5
Toplam 331 18.750
Tablo 3. 1875 yılında Vilayetler ve müstakil livalarda bulunan rüştiyeler ve öğrenci sayıları.

Yukarıdaki tablolardan anlaşılacağı üzere İstanbul ve vilayetlerde 1875 yılı itibariyle 351 erkek rüşdiyesi ve bunlarda toplam 20.634 öğrenci vardı. 1876 yılı sonunda okulların 423’e çıkmasına rağmen öğrenci sayısı 19.330’a düşmüştür.
Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre erkek rüşdiyelerinin programı şöyledir:
“Mebadi-i ulum-i diniye, Lisan-ı Osmani kavaidi, İmla ve inşa, Tertib-i cedid üzere kavaid-i Arabiye ve Farisiye, Tersim-i hutut, Mebadi-i hendese, Defter tutmak usulü, Tarih-i Umumi, Tarih-i Osmani, Coğrafya, Jimnastik, Mektebin bulunduğu yerde en çok kullanılan dil, ticaret merkezlerinde zeki öğrencilerinden isteklilere 4. yılda Fransızca.”
Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre kız rüşdiyelerinin programı şöyledir:
“Mebadi-i ulum-i diniye, Lisan-ı Osmani kavaidi, Mebadi-i kavaid-i Arabiye ve Farisiye, İmla ve İnşa, Müntehabat-ı edebiye, Tedbir-i menzil, Muhtasar Tarih ve Coğrafya, Hesap ve Defter tutmak usulü, Nakşa medar (yardımcı) olacak derecede Resim, Ameliyat-ı hiyatiye, Musiki (mecburi değil).
İdadi mektepleri, Harp Okulu ve Askeri Tıbbiye’de tahsil görmek isteyen gençlerin rüşdiyeden sonra eksik bilgilerini tamamlamaları amacıyla açılan hazırlık sınıfları olarak açılmışlardır. 1869 Maarif Nizamnamesinin 33. maddesi ile idadi mektepleri; rüşdiye tahsilini tamamlayan Müslüman Müslüman ve gayrimüslim çocukların karma bir eğitim ve öğretim görebilecekleri bir eğitim müessesi olarak tanımlanmıştır. İlk önce ordu merkezleri ve Bosna’da açılan bu okulların ders programları rüşdiyelerden pek farklı değildi. İstanbul’da ilk idadi “Mekteb-i Fünun-ı İdadiye” adıyla açılmıştır. Sınavdan geçirilen Mekteb-i Harbiye talebeleri arasında orta düzeyde olanlar, 1845 yılı Eylül ayında bu idadi mektebine gönderilmiştir. Daha sonra okul 1872’de Kuleli kışlasına taşınınca Kuleli Askeri İdadisi adını almıştır. Yine 1845’de Bursa’da Askeri bir İdadi kurulmuş ve sonradan Işıklar Askeri İdadisi olarak tanınmıştır. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre 4 yıllık rüşdiyelerin üstünde 3 yıllık birer orta okul olarak düşünülen bu kurumlarda, 1873 yılının aralık ayında ilk Türkçe öğretim yapan bir okul olarak Darülmaarif’in idadi halinde teşkilatlanmasına girişilmiştir.
Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre idadiyelerin ders programı şöyledir:
Mükemmel Türkçe ve Kitabet ve İnşa, Fransızca, Kavanin-i Osmaniye, Mantık, Mebadi-i İlm-i Servet-i Milel, Coğrafya, Tarih-i Umumi, İlm-i Mevalid, Cebir, Hesap ve defter tutmak usulü, Hendese ve ilm-i Mesaha, Hikmet-i Tabiiye, Kimya, Resim.
Tanzimat’ın ilanından sonra rüşdiyelerin batı tarzında açılan okullara iyi öğrenci yetiştiremediği, İstanbul’da bulunan gayrimüslim mekteplerinin ise daha iyi eğitim ve öğretim verdiği görülmektedir. Müslümanlara ait temel ve yükseköğretim kurumları arasındaki ara eğitimi güçlendirecek yeni mekteplerin açılması buradan hareketle ortaya çıkmıştır. Islahat Fermanının üzerinden on yıl geçmesine rağmen Osmanlının vaat ettiği yenilikleri gerçekleştirmemesi üzerine dış istekler, özellikle de Fransa’nın etkisiyle İstanbul’da Mekteb-i Sultani 1868 yılında açılmıştır. Fransız mektepleri tarzında açılan okulun eğitim süresi beş yıldı. Ayrıca yetersiz öğrenciler için üç yıllık hazırlık sınıfı da vardı.
Öğretim dili Fransızca olarak kabul edilen Sultani’de program şöyledir:
Türkçe, Fransızca ve Fransız edebiyatı, Grekçe, Ahlak, Latince (hukuk, tıp ve eczacılık eğitimine yetecek kadar), Umumi tarih ve Osmanlı tarihi, Coğrafya, Matematik, Kozmografya, Mekanik, Fizik, Kimya, Ekonomi, Tabiat tarihi, Hukuk, Umumi edebiyat tarihi ve güzel konuşma sanatı, Resim.
1873 yılında İstanbul’da Sultani düzeyinde bir okul da Darüşşafaka’dır. Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’nin çabasıyla açılan Darüşşafaka , ana ve babasız, fakir çocukların alındığı önemli bir lise olmuştur.
Osmanlı Devleti’nde askeriye dışındaki mesleki-teknik öğretimle ilgilenilmesi Tanzimat dönemiyle başlamıştır. Bu alanda Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar çeşitli okullar açılmıştır. Mesleki ve teknik öğretim ve eğitim alanında plansız da olsa bazı girişimlerde bulunulmuştur.
Meslek okulları sivil ve askeri olarak iki gruba ayrılabilir. Fakat açılan sivil okulların da çoğu askeri ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğundan bir bütün olarak düşünülebilir. Bu dönemin mesleki ve teknik okullarından bazıları şunlardır:
Donanmanın teknik eleman ihtiyacını karşılamak için 1864 yılında, idadi altında, deniz sanat okulları denilebilecek “İmalat-ı Sıbyan Taburu” kuruldu. Kara ordusu içerisinde idadi bölükleri adı altında 1864 yılında, İmalat-ı Harbiye Sanayi Mektebi’nin esasını teşkil eden “Pratik Sanat Okulları” açıldı. 1842 yılında ilk uygulamalı “Tarım Okulu”, 1846 yılında “Askeri Baytar Mektebi”, 1858 yılında “Orman ve Maden Mektebi”, 1860 yılında “Telgraf Mektebi” açıldı. 1865 yılında ise Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiyye adını taşıyan dernek, İstanbul Kapalı Çarşı civarında, çıraklara ve esnafa dini bilgiler ve okuma yazma öğretmek amacıyla ilk “Çırak Okulu”nu açtı.
1864 yılında İstanbul’da, özellikle genç memurlara, Fransızca, Rumca, Bulgarca öğretmek için bir “Lisan Mektebi” açılmıştır. 1874 yılında maden mühendisi yetiştirmek için “Maadin Mektebi” açılmıştır.
Tanzimat döneminde mesleki ve teknik öğretim alanında daha önemli girişimler erkek kız teknik öğretim ve eğitim alanında yapılmıştır. 1848’de Zeytinburnu’da açılıp kapanan ilk erkek sanayi mektebinden sonra Mithat Paşa (1822-1884) Rumeli’de vali iken Niş’de (1863), sonra da Tuna vilayetinin (şimdiki Bulgaristan) merkezi Rusçuk’ta (1864) ve Sofya’da “Islahhane” adıyla okullar açtırdı.1868-1870 yıllarında Bosna, İşkodra, Edirne, İzmir, Bursa, Kastamonu, Trabzon, Erzurum, Diyarbakır’da da Islahhaneler açılmıştır. Mithat Paşa bu okullarla ilgili kuralların yer aldığı bir “Islahhaneler Nizamnamesi” yaptırmıştır.
1868’de Sultanahmet’te eski Kılıçhane binasında bir “Sanayi Mektebi” açılmıştır. 1859’da İstanbul’da açılan ve ilk kız rüşdiyesi olan Cevri Kalfa mektebinde kadınlara mahsus sanayi okutulması kararlaştırılmıştır. Bu, kızlara yönelik ilk teknik öğretim çalışmasıdır. 1864’de Mithat Paşa Rusçuk’ta ordunun dikim ihtiyacını karşılamak üzere yetim kızlara yönelik dikim atölyesi niteliğinde “Islahhane” açtırmıştır. Bu girişimi yine askeri ihtiyaçları karşılamak için Yedikule’de açılan dikimhane özelliğindeki “Kız Sanayi Mektebi” izlemiş, zaman içinde bu okulların sayısı artmıştır.
Osmanlı Devleti’nde Batı anlayışına göre bir eğitim sistemi kurulurken öncelikli olarak yüksekokullardan işe başlanmıştır. Örgün bir eğitim sistemi kurmayı düşünmeden 1773’te Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1793’te Mühendishane-i Berri-i Hümayun, 1826’da Askeri Tıbbiye, 1834’te Harbiye açılmıştır. Bir Darülfünun kurulması 1846 yılında kararlaştırılmış ve o tarihte bu kurum için bir binanın temeli atılmış olsa da, bu kurum ancak 1863 yılında açılabilmiştir. Darülfünun’un kitap problemlerini çözmek için 1851 yılında bir Encümen-i Daniş kurulmuş; bir taraftan da ileride bu müessesenin öğretim üyesi olmak için 1857’de Paris’e öğrenci gönderilmiştir. Darülfünun ancak bir yıl yaşabilmiş, bir yıl sonra medreselerin çıkardığı dedikodularla ilgi azalıp, binasını da Maliye Nezareti işgal etmiştir.
Darülfünun’da, Müslüman ve Gayrimüslim bütün Osmanlı tebaasının yan yana okuyup yetişebilmelerini, yatılı bir okulun eğitim şartları içinde kazanacakları ortak bilgiler ve özellikle, batılılaşma yolunda olan devletin kamu hizmetlerinde yer almasını sağlamak, medreselerin dışında dini gelenek ve etkilerden uzak modern bir üniversite eğitimi yapılması amaçlanmaktaydı. Fakat, o tarihte Darülfünun’a rüştiyeleri bitiren öğrencilerin alınması düşünüldüğü için, bu kesinlikle bir yükseköğretim kurumu olamayacaktı. 1869 tarihli Maarif-i Nizamnamesi, Darülfünun ile ilgili problemleri geniş olarak almıştır. Darülfünun 1869’da tekrar kurulmuş, Fransa’da müsbet bilimler öğrenimi yapan Hoca Tahsin Efendi müdür atanmıştır.

Hikmet ve Edebiyat
Şubesi İlm-i Hukuk
Şubesi Ulum-i Tabiiye ve Riyaziye Şubesi
İlm-i Terkib-i Vücud-i insani
İlm-i Ahval-i Nefs
Mantık ve Maani
Beyan
İlm-i Kelam
İlm-i Ahlak
Hukuk-ı Tabiiye
İlm-i Tarih
Mükemmel Arabi
Farisi
Türki
Fransızca
Yunan ve Latin lisanlarıyla bilumum ümmehat-ı elsine kavaidinin tatbik ve mukayesesine dair Sarf-ı umumi
İlm-i aruz
Tarih-i umumi
Asar-ı atika
İlm-i meskükat Fıkh-ı şerif’in muamelat bahsi
Usul-i Fıkıh
Romalıların Hukuku
Fransızların Hukuk-ı adiye Kanunnamesi
Hukuk-ı adiyeye müteallik Usul-i Muhakeme
Ticaret-i Berriye ve Bahriye
Ceza kanunname-i hümayunları
Usul-i muhakeme-i cinayet
Hukuk-ı Mülkiye
Hukuk-ı Milel Heyet
Hikmet-i Tabiiye
İlm-i Kimya
İlm-i Tabakat-ül arz
İlm-i Maadin
İlm-i Nebatat
İlm-i Hayvanat
Hendese
Müsellesat
Hendesenin Cebir’e tatbiki
Hendese-i Resmiye
Menazır
Hesab-ı tefazuli ve tamamı
Cerr-i eskalin nazariya ve tatbiki
Tarih-i ulum-ı tabiiye
Riyaziye
Fenn-i Tahtit-i Arazi
Tablo 4. 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesine göre Darülfünunun şubeleri ve dersleri.

Darülmuallimin-i Sıbyan Darülmuallimin-i Rüşdiye İdadiye Şubesi
Müddet-i tahsiliyesi 2 yıl
Dersleri
Usul-i Tedrisiye
Lisan-ı Türki ve imla
Tenasübe kadar Hesap
Muhtasar Tarihi Osmani
Muhtasar Coğrafya
Mebadi-i Hendese ve Mesaha
Farisi
Yazı Müddet-i tahsiliyesi 3 yıl
Dersleri
Maa Tercüme, Arabi
Farisi
Hesap
Cebir
Hendese
Tarih
Coğrafya
İmla
İnşa
Rik’a
Resim Müddet-i tahsiliyesi 3 yıl
Dersleri
Hesap
Muamelat ve Usul-i Defteri
Cebir
Mantık
Tarih-i Umumi ve Osmani
Lisan-ı ecnebi
Hüsn-i Hat
Resim
İnşa-i Türki
Hendese
Müsellesat-ı Müsteviye
Kozmografya
Mebadi-i Ulum-ı Tabiiye
Hıfzıssıhha
Tablo 5. 1874’te İstanbul Darülmuallimini şubeleri ve dersleri.

IV. BÖLÜM
II. Abdülhamid Dönemi:

1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde görülen ve kurulan merkezi teşkilat, I. Meşrutiyet’e kadar devam etmiştir. Bu merkezi teşkilatın yapısını yeniden düzene koyma ihtiyacı doğmuş ve Tanzimat’ın ileri gelenleri padişah II. Abdülhamit’e 1876 yılında Kanuni Esasi’yi ilan ettirmişlerdir. Kanuni Esasi’de eğitimle ilgili maddelere baktığımızda devletin eğitim işini ödev olarak eline aldığı görülür.
1879 yılında Maarif Nezareti modern bir kuruluş haline getirilmiştir. Nezaret, muhasebe dairesi hariç olmak üzere, maarif işleriyle doğrudan doğruya ilgili beş daireye bölünerek, her bir daire Meclis-i Maarif üyelerinden birinin sorumluluğuna verilmiştir. Müdürlükler aşağıdaki şekilde ayrılmıştır:
a. Mekatib-i Aliye Dairesi (Yüksek öğretim): Müdür Aristokli Efendi.
b. Mekatib-i Rüşdiye dairesi (Orta öğretim): Müdür Selim Sabit.
c. Mekatib-i Sıbyaniye dairesi (İlk öğretim): Müdür Mustafa Efendi.
d. Telif ve Tercüme Dairesi: Müdür Ahmet Hamdi Efendi.
e. Matbaalar dairesi (yayın): Müdür Artin Efendi.
Bu dönemde bazı eğitimcilerin yazdıkları kitaplarla usul-i cedid hareketi gelişme göstermekte ve yeni açılan ilkokullar için artık “mekatib-i iptidaiye, iptidai mektepler, usul-i cedide mektepleri” terimleri kullanılmaktadır. 1892 yılında çıkarılan bir Talimat, bunlar ve öğretmenleri hakkında yeni ve önemli düzenlemeler getirmiştir.
Abdülhamid devri ortaöğretim müesseseleri şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:
1. Mülkiye Erkek Rüşdiyesi
2. İnas (Kız) Rüşdiyeleri
3. Liseler
a. Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)
b. Darüşşafaka
4. İdadiler
a. Mercan İdadisi,
b. Dersaadet İdadisi,
c. Vefa İdadisi,
d. Nümune-i Terakki İdadisi,
e. Üsküdar İdadisi,
f. Bakırköy İdadisi,
g. Kabataş İdadisi.

1882-1890 yılları arasında Rüşdiyeyi de içine alan idadilerin yaygın olarak taşrada da açıldığı görülür. Bunlar, il merkezlerinde Rüşdiye ile beraber 7, sancak merkezlerinde Rüşdiye ile birlikte 5 yıllık idadilerdir. Böylece gelişen orta öğretim, kaza ve büyük bucak merkezlerine kadar yayılan Rüşdiyelerle beraber kent ve kasaba halkı arasında yüksek öğretime öğrenci ve serbest meslekler, mahalli ve resmi hizmetler için de eleman yetiştiren kaynaklar olmuşlardır. Taşrada, Girit hariç başka yerde açılamayan Sultanilerden beklenenleri işte bu idadiler yerine getirmiş oldular.

Bölgeler 1881 1883 1885 1887 1888
Anadolu
Rumeli
Ege Adaları
Arabistan
Girit
İstanbul Şehremaneti 195
69
7
37
12
11 230
63
8
45
12
11 239
80
8
47
12
11 261
91
10
59
-
12 266
96
10
56
-
12

Toplam 331 369 397 433 440
Tablo 6. 1888 yılına kadar rüşdiyelerin sayısı.

Kapatılmış olan Darülfünun 1900 yılında tekrar açılmıştır. Darülfünun-ı Şahane adıyla açılan bu kurumun o yıllarda yüksek tahsil çağına gelen pek çok gencin yasağa rağmen Avrupa üniversitelerine kaçıp gitmelerini önlemek için bir tedbir olarak açıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde açılan veya geliştirilen başlıca yüksekokullar şunlardır:
1880’de Osmanlı kanun, hukuk ve siyaset bilimini öğretmek için “Mekteb-i Hukuk-ı Şahane” kurulmuştur. 1867’de Askeri Tıbbiyenin içinde kurulan “Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye”, bu dönemde ayrı bir okul halinde gelişmiştir. 1889’da veteriner yetiştirmek üzere “Mülkiye Baytar Mektebi” kurulmuştur. 1875’te İstanbul’daki Mekteb-i Harbiyenin içinde “Menşe-i Muallimin” adında bir okul açılmıştır.
Abdülhamid döneminde açılan meslek okullarının başlıcaları olarak şunlar sayılabilir:
1876’da “Fenn-i Resim ve Mimari Mektebi”, 1879’da “Sanayi-i Nefise Mektebi”, 1882’de “Ticaret Mektebi”, 1884’te “Hendese-i Mülkiye Mektebi”, 1887’de “Numune Bağı ve Aşı Ameliyat Mektebi, Mülkiye Baytar Mektebi”, 1889’da “Polis Dershanesi”, 1892’de “Aşı Memurları Mektebi”, 1898’de “Gülhane Askeri Tababet Mektebi ve Seririyatı”, 1898’de “Çoban Mektebi” açılmıştır.

V. BÖLÜM
II. Meşrutiyet Dönemi:

Parlamentolu yönetime dönüş amacıyla anayasanın tekrar yürürlüğe konduğu 23 Temmuz 1908’den 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesine kadar geçen zamana II. Meşrutiyet, yada daha çok kullanılan şekliyle, sadece, Meşrutiyet dönemi denir.
II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi halen yürürlükteydi.Meşrutiyet’in ilk iki yılı içinde yedi Maarif Nazırı değişti ve eğitimde yeni bir düzenleme yapılamadı. Nail Bey’den sonra dokuzuncu Maarif Nazırı olan Emrullah Efendi, 220 maddelik bir “Maarif Umumiye Kanun Tasarısı” hazırladı. Bu tasarı kanunlaşmadı ve eğitimle ilgili sorunlar ayrı ayrı ele alınmaya başlandı.
Meşrutiyet’in ilanından sonra Maarif Nezareti bir memur ayarlama işine girmiş, “Meclis-i Kebir-i Maarif” bir başkan ve beş üyeden kurulu daimi bir kurul haline getirilmiş ve bakanlık daireleri şu şekilde adlandırılmıştır:
1. Tedrisat-ı Taliye (Orta öğretim)
2. Tedrisat-ı İbtidaiye (İlk öğretim9
3. Mekatib-i Hususiye (Özel öğretim)
4. Tahrirat (Yazı işleri)
5. Muhasebat (Saymanlık)
6. Sicil İşleri
7. İstatistik
8. Donatım
9. Evrak
1910 yılında bir Tedrisat-i Aliye (Yüksek öğretim) Dairesi, bağımsız bir Kütüphaneler Müfettişliği kurulmuş bakanlık müfettişleri Meclis-i Kebir-i Maarif’e bağlanmıştır.
Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet döneminde gelişen eğitim kademelerinden birisi “okul öncesi öğretim” kademesidir.Bu alanda ilk defa “Ana Mektebi” yada “Çocuk Bahçeleri” kurulmaya başlanmıştır. 1913 tarihli “Tedrisat-ı iptidaiye Kanun-ı Muvakkati”, ilköğretim öncesi hakkında da hükümler getirmiş ve 1915‘de “Ana Mektepleri Nizamnamesi” yayınlanmıştır.
1913 tarihinde Tedrisat-ı iptidaiye Kanun-ı Muvakkati ( İlköğretim Geçici Kanunu) çıkarılmış ve kanun geçici başlığına rağmen Cumhuriyet yıllarında da bir çok maddeleri yürürlükte kalmıştır. Bu kanun ilköğretimin zorunlu ve devlet okullarında parasız olduğunu hükme bağlamıştır. Parasız öğretim ilk kez bu kanunla kabul edilmiştir. Kanun, okulların örgütsel yapısı bakımından da önemli değişiklik getirmiştir. O zamana kadar İptidai ve Rüşdi adıyla bilinen okullar birleştirilmiş ve Mekatib-i İptidaiye-i Umumiye adını almışlardır.
II. Meşrutiyet döneminde Osmanlı eğitiminin en çok ve en esaslı değişime uğrayan kademesi, ortaöğretimdir. Ortaöğretim kademesinde idadiler ve Galatasaray Sultanisi vardı. Daha sonra “Lise Teşkilatı” adıyla yeni bir öğretim kademesi kuruldu.
II. Meşrutiyet döneminde açılan başlıca mesleki ve teknik okullar şunlardır:
1915’de “Orman Ameliyat Mektebi”, 1916’da “Darülelhan (konservatuar)”, 1913’te “Ameli Ticaret Mektepleri”, 1914’te “Darülbedayi (Tiyatro Mektebi)” ve “Darüleytamlar (yetim yurtları)”,1909’da “Polis Mektebi” ve “Maliye Memurları Mektebi”, 1911’de “Belediye Memurları Mektebi” ve “Evkaf Memurları Mektebi”, 1915’de “Şimendifer Memurları Mektebi” ve “Orman Ameliyat Mektebi”, 1912’de “Sıhhıye Memurları Mektebi”, 1914’te İstanbul’da “Çırak Mektepleri” açılmıştır.

Erkek Sultanileri İstanbul Kız Sultanisi
Ulum-ı Diniye
Lisan-ı Osmani
Tarih-i Kadim
Tarih
Coğrafya
Hayvanat
Nebatat
İlm-ül Arz
Hıfzıssıhha
Fizik
Kimya
Cebir, Hesab-ı Nazari
Müsellesat-ı Müsteviye Hendese, Resm-i
Hatti
Kozmografya
Mekanik
Mantık ve Felsefe
Resim
Arabi
Farisi
Lisan-ı Ecnebi
Terbiye-i Bedeniye
Tatbikat-ı Fenniye
Usul-i Defteri
Gına Ulum-ı Diniye
Lisan-ı Osmani
Tarih
Coğrafya
Malümat-ı Tabiiye
Ve Sıhhiye
Malümat-ı Ahlakiye
Ve Medeniye
Hesap, Cebir
Hendese, Cebir
Hendese
Kozmografya İktisad-ı Beyti
Terbiye-i Etfal
Lisan-ı Ecnebi
Gına
Resim
Terbiye-i Bedeniye
Dikiş, Biçki, Nakış,
Tabahat
Tablo 7. Erkek Sultanileri ve İstanbul Kız Sultanisinin 1915’lerde ders programı.

II. Meşrutiyet’inin ilanından öncesine kadar bir Osmanlı Üniversitesi açma çabaları başarılı olamamış, 1900 yılında Abdülhamid’in tahta geçişinin 25. yıldönümü şerefine kurulan “Darülfünun-u Şahane” üniversite kurma çabalarının dördüncüsü olmuştur. Darülfünun’un esas gelişimi 1908 yılından sonra olmuştur. Darülfünun, Mülkiye Mektebi binasından çıkarılarak Zeynep Hanım Konağı’na nakledilmiş ve adı “Darülfünunu Osmani” olarak değiştirilmiştir.
Darülfünun’la ilgili ilk önemli değişikliği “Tuba Ağacı Nazariyesi” Emrullah Efendi yapmıştır. Emrullah Efendi’nin yeni tüzük ile oluşturduğu okul şu bölümlerden ibaretti:
1.Dini İlimler bölümü
2.Hukuk bölümü
3.Fen bölümü
4.Tıp bölümü
5.Edebiyat bölümü
Eczacı ve dişçi yüksek okulu tıp bölümüne, vilayet tıp ve hukuk okullarını da İstanbul okullarına bağlıyordu. 1915 yılında ise “İnas Darülfünun”u adını taşıyan ve kızlara mahsus bir yükseköğretim kurumu açılmıştır. Meşrutiyet döneminde açılan başlıca yüksek okullar şunlardır:
1909’da “Orman Mekteb-i Alisi” ve “Dişçi Mektebi”, 1911’de “Kadastro Mekteb-i Alisi” açılmıştır.

SONUÇ:
İlk önce askeri ihtisas okullarından başlayan eğitimi modernleştirme çabalarının Cumhuriyet’e kadarki gelişmesinin, eğitim hayatımıza bir çok yenilik getirdiği, Batı, özellikle Fransa ile gittikçe artan temasların, hayatımıza önemli etkiler yaptığı gerçektir. Fakat, Osmanlının son 150 yıllık dönemine rastlayan bu devrede halkın büyük bir kısmına ulaşılamadığı görülmektedir. En basitinden, okuma-yazmayı öğrenme konusunda bile Osmanlı halkının mahrum bırakıldığı göz önüne alınırsa, eğitimde modernleşmeye bizimle başlamış, fakat bizden daha ileriye gitmiş milletlerle karşılaştırıldığında, Osmanlının hedeflerine ulaşamadığı görülür.
Bu başarısızlığın sebepleri çoktur. Genel bir ifade ile Batıda yaşanan gelişmelere uzak ve ilgisiz kalmamız böyle bir sonucu doğurmuştur.
Yapılmak istenen ıslahatlardan bazıları başarılı olsa da bu başarılar yüzeysel kalmıştır. Eğitimi modernleştirme hareketinin temelleri Osmanlı zamanında atılmakla beraber, bu hareket Osmanlı zamanında doğma-gerileme-bocalama-tartışma çabalarından ileri gidemeyip, Cumhuriyet Türkiye’sine de çözüm bekleyen problemlerle girmiştir. Bu problemler günümüzde de devam etmektedir.
İşte bize düşen görev bu problemleri çözümleyebilecek çalışmalarda kararlı bir şekilde bulunmaktır. Aksi taktirde dünün problemlerini çözmeye çalışan bizler, gelecek nesillere dünün ve bugünün problemlerini birlikte bırakmış olacağız.

BİBLİYOGRAFYA:

AKYÜZ Yahya, Türk Eğitim Tarihi (Başlangıcından 2001), Alfa Yayınevi, İstanbul, 2001.

BERKES Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002.

ERGÜN Mustafa, II. Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri (1908-1914), Ocak Yayınları, Ankara, 1996.

KOÇER Hasan Ali, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu, Uzman Yayınları, Ankara, 1987.

KODAMAN Bayram, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, TTK Basımevi, Ankara, 1991.

TUTSAK Sadiye, “Osmanlı Devrinden Cumhuriyet Türkiye’sine Miras Kalan Ortaöğretim kurumunun Gelişimi”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S. 135, s. 49-66.

DEMİREL Muammer, “Türk Eğitiminin Modernleşmesinde Rüşdiye Mektepleri”, Türkler, C. XV, Ankara, 2002, s. 44-60.

DUMAN Tayyip, “Mesleki ve Teknik Eğitimin Gelişimi”, Türkler, C. XV, Ankara, 2002, s. 61-71.

GELİŞLİ Yücel, “Osmanlı İlköğretim Kurumlarından Sıbyan Mektepleri (Kuruluşu,Gelişimi ve Dönüşümü”, Türkler, C. XV, Ankara, 2002, s. 35-43.

Yenileşme Dönemi Türk Edebiyatı

Yenileşme Dönemi Türk Edebiyatı
yenileşme dönemi türk edebiyatı hakkinda bilgiler – yenileşme dönemi türk edebiyatı nasildi – yenileşme dönemi türk edebiyatı hakkinda genis bilgi

Edebiyat topluluklarının ortaya çıktığı XIX. yüzyılda Osmanlı devletinde tarihi ve sosyal görünüm, diğer alanlarda olduğu gibi, pek iyi değildir. Devletteki gerilemenin durdurulabilmesi için, XVIII. yüzyılda yapılan düzenlemeler, köklü tedbirler olmadığı için, problemlere çözüm olmamış, aksine zaman kaybına yol açmıştır. Ancak bu yüzyılın son padişahı ve XIX.yüzyılın ilk bir kaç yılında tahtta bulunan

III. Selim devrinden (1789-1807) itibaren köklü düzenlemelere gidilmiştir.III. Selim tahta çıktığında, Osmanlı-Avusturya-Rus savaşı devam etmektedir. Avusturya imparatoru II. Joseph’in ölmesi ve Fransa’da ihtilâl (1789) olması üzerine, Osmanlı Devleti büyük bir toprak kaybına uğramadan savaş sona ermiştir. Avusturya ile Ziştovi (1791), Rusya ile Yaş (1792) anlaşması imzalanır. Devletin durumuyla ilgili olarak bilgi isteyen III. Selim, Sadrazam Koca Yusuf Paşa ve 17 devlet adamı tarafından hazırlanan rapor doğrultusunda ıslahatlara girişir. Askerî alandaki ıslahatlara öncelik veren Padişah, Nizâm-ı Cedit adıyla yeni bir ordu oluşturur (1794). Yeniçerilerin tepkisini çekmemek için de yeni ordunun masraflarının karşılanması amacıyla, “İrâd-ı Cedit” adıyla yeni bir vergi konulur. Yeni ordu için Selimiye kışlasını, Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirterek inşa ettiren padişah, Fransız usulü top dökümü ve daha modern gemiler yaptırır. Mühendishâne-i Berr-i Hümâyun, Mühendishâne-i Bahr-ı Hümayun gibi askerî okulların programında yenilikler yapılır. Yabancı dillerden yeni kitaplar tercüme edilir. Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri düzeltmek ve yeni politikalar geliştirebilmek amacıyla; Viyana, Berlin, Paris ve Londra’da daimi elçilikler açılır. Vezir ve vali tayinleri belli esaslara bağlanırken, ulemâ sınıfıyla ilgili bazı düzenlemeler yapılır. Hazineyi güçlendirmek amacıyla saraydaki altın ve gümüş eşyalar paraya çevrilir. Dokuma fabrikaları açılır. Askerî, idarî, siyasî ve sosyal alanlarda önemli ıslahatlar yapan III. Selim, 26-30 Mayıs 1807 tarihli isyanda tahttan indirilir. Yerine geçen IV. Mustafa, III. Selim’i boğdurtur. Bir yıllık saltanatında Nizâm-ı Cedit’i kaldıran IV. Mustafa’yı (1807-1808) Alemdar Mustafa Paşa’nın desteğiyle tahttan indiren ve öldürten II. Mahmut, tahta çıkar (1808).

II. Mahmut, sadece askerî alanda yapılan yeniliklerin çözüm olmayacağını düşünerek, dönemi (1808-1839) ‘nden sonraki gelişmeleri de etkileyen siyasî, sosyal ve kültürel alanlarla beraber asayişle ilgili düzenlemelere öncelik verir. Ayanları İstanbul’a çağırarak, devlet otoritesini sağlamak amacıyla, Sened-i İttifak (1808) adıyla bir anlaşma yapar. IV. Mustafa tarafından kaldırılmış olan Nizâm-ı Cedit yerine Sekbân-ı Cedit ocağını kurar. İsyana kalkışan Yeniçeri Ocağı’nı kapatıp (1826) yerine Asâkir-i Mansure-i Muhammedî adıyla yeni bir ordu oluşturur. Devletteki işleyişi hızlandırmak amacıyla; Divan-ı Hümâyun yerine Bakanlıklar ihdas edilir. Devlet dairelerine padişahın resminin asılması, resmi kıyafet olarak ceket, pantolon ve fesin kabul edilmesi, muhtarlık sisteminin kurulması, ilk nüfus sayımı yapılması, pasaport ve karantina usulünün uygulanması, ilköğretimin mecburi olması, Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, ilk Türkçe gazete Takvim-i Vekâyi’nin yayınlanması, II. Mahmud devrinde yapılan önemli yeniliklerdir. II. Mahmut’tan sonra tahta çıkan oğlu I.Abdülmecit (1838-1861) babasının başlattığı ıslahat hareketlerini Avrupa devletlerinin desteğini sağlamak amacıyla genişletir. Mustafa Reşit Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Gülhane Parkı’nda yabancı elçilerin de hazır bulunduğu devlet erkanının huzurunda okunan Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839) ile Osmanlı Devleti bati medeniyeti dairesine girişim resmen, onun döneminde, ilân eder.

Gülhane Hatt-ı Hümayûn’u da denilen bu fermanla yeni bir dönem başlar. Osmanlı Devleti artık bati medeniyetiyle entegrasyona girmek isteğini padişahın buyruğuyla bütün dünyaya duyurur. Bu fermana göre Osmanlı Devletinde bir kısmı daha önce de var olan bazı hususlar resmî bir beyanname ile teminat altına alınır. Herkesin can ve mal güvenliğinin sağlanacağı, mahkeme edilmeden hiç kimsenin suçlu sayılamayacağı ve suçun şahsiliği, mal müsaderesinin kaldırılacağı, herkesin gelir durumuna göre vergi vereceği, belli bir süre askerlik yapılması gibi hususlar bu fermanla iç ve dış kamuoyuna bildirilir. Bir fert, bir de toplumsal yönü olan fermandaki esasların, gayr-ı müslimlere; müslümanlar kadar haklar tanımadığı bahanesiyle İngiltere ve Fransa, siyasi yönden güç durumda olan Osmanlı Devletine, Islahat Fermanı adıyla yeni bir deklarasyon yayınlatır (18 Şubat 1856). Osmanlı tebası olan herkesin kanunlar karşısında eşit olması, gayr-ı müslimlerin devlet memuru olabilmeleri ve para vererek askerlikten muaf tutulmaları, kendi dinlerinde yemin edebilmeleri ve karma mahkemelerin açık yapılması gibi haklar getiren fermana karşılık, Paris Konferansı’nda Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğü katılımcı devletler tarafından tescil edilir.

I. Abdülmecid’in ölümü üzerine kardeşi Abdülaziz tahta geçer. Abdülaziz devrinde (1861-1876) babası ve ağabeyi döneminde başlayan ıslahatlara devam edilir. 1871 yılma kadar Ali ve Fuat Paşalar öncülüğünde idarî, hukukî ve eğitim alanında düzenlemeler yapılır. Devlet Şurası (Danıştay) kurulur. İdari ve ticareti yeni kanunlar çıkarılır. Cevdet Paşa başkanlığında Mecelle hazırlanır. Mülkiye, hukuk, tıp fakültelerinin yanında Galatasaray, Daruşşafaka ve kız öğretmen okulları gibi eğitim kurumları açılır. III. Napolyon ve ingiltere kraliçesi Victoria’nın daveti üzerine önce Paris’e sonra Londra’ya gezi amacıyla giden ilk Osmanlı Padişahı olan Abdülaziz’in ıslahatları, 1826-1840 yılları arasında doğan ve Batı düşüncesiyle eğitim gören gençler tarafından yeterli görülmez. 1865′te “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” adıyla yurt içinde örgütlenen bu gençler, daha sonra yurt dışında Fransa, ingiltere, isviçre ve Mısır’da faaliyetlerini sürdürürler. Paris, Londra Cenevre ve Kahire’de bazı yabancı devletlerin ve Osmanlı Paşalarının desteğiyle gazeteler çıkarırlar. Jön Türkler adıyla bilinen bu grup, Osmanlı Devletinin Meşrutiyet yönetimine geçmesini isterler.Dışarıdaki ve içerdeki yenilik yanlıları Abdülaziz’i hâl ederek V. Murat’ı tahta çıkarırlar (30 Mayıs 1876). Üç ay tahtta kalan V. Murat hasta olduğu için, yerine kardeşi II. Abdülhamit geçer. Meşrutiyet yanlılarının taleplerine karşı olmasına rağmen, isteklerini kabul eden, II. Abdülhamit döneminde (1876-1909) çok kritik olaylar yaşanır. Meşrutiyet taraftarı Mithat Paşa sadrazam olur, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi isimlerle anayasa hazırlanır. Anayasa Padişah tarafından imzalanarak Meşrutiyet ilân edilir (23 Aralık 1876). Bu anayasaya göre; yürütme Padişaha, yasama meclise, yargı mahkemelere bırakılır ve bir nevi kuvvetler ayrılığı prensibi benimsenir. Ayan Meclisi Padişah, Mebuslar Meclisi halk tarafından seçilecektir. Meclisin ilk toplantısı 19 Mart 1877 tarihinde yapılır. Birinci mecliste azınlık milletvekilleri (Rum, Ermeni, Bulgar, Makedon, Sırp v.s.) oranının %60′lara varması ve mecliste Osmanlı Devletinin millî menfaatlerinin zıddına hareket edilmesi nedeniyle, azınlık temsilcilerinin, devleti bir çıkmaza sürüklediklerini gören Padişah II. Abdülhamit; Osmanlı-Rus savaşını (93-Harbi, 1877-1878) gerekçe göstererek meclisi tatil eder. Otuz yıl süren bu tatil, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Manastır’da ihtilâl yapması üzerine; Padişah II. Abdülhamit’in yeniden Kanun-i Esasiye göre Meşrutiyeti ilân etmek zorunda kalmasıyla son bulur (24 Temmuz 1908). Meclis, 17 Aralık 1908′de açılır. Basından sansür kalkar ve daha serbest bir ortam oluşur. Ancak bu serbestliği layıkıyla kullanamayan basın, ikiye bölünür. İttihatçılar; Şura M Ümmet, Siper-i Saika, Tanin, muhalifler Volkan, Serbest?,Mizan gibi yayın organlarında kalem kavgasına tutuşurlar. Bu kavga, Serbesti gazetesinin sahibi Hasan Fehmi’nin öldürülmesiyle hiç arzu edilmeyen bir boyut kazanır. İstanbul’da karışıklıkların artarak sürmesi üzerine, III. Ordu İstanbul’a gelerek duruma el koyar. Tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen bu olayların sonunda Prens Sabahattin’in kışkırtmasıyla II. Abdülhamit tahttan indirilir (27 Mayıs 1909). Yerine V. Mehmet Reşat getirilir. Böylece İttihat ve Terakki, yönetimi başlar.

Abdülhamit’in istibdatçı olduğunu her fırsatta dile getiren İttihat ve Terakki yöneticileri ile Meşrutiyeti ilân ettiren çevreler daha sonra kendi istibdatlarını kurarlar. Mehmet Reşat dönemi (1909-1918)’de on sekiz hükümet değişikliği yaşanır. Bu istikrarsızlıkta İttihat ve Terakkinin büyük payı olduğu muhakkaktır. İngilizler Mısır’ı, Fransızlar Tunus’u, işgal ederler. İtalya Trablusgarp kara savaşında Mustafa Kemal gibi subayların gayretleriyle durdurulur, ancak Ege denizine donanma göndererek on iki adayı işgal eder. Bu arada Balkan Savaşı çıkar. Zor durumda kalan devlette, İttihatçı-İtilafçı parti çekişmeleri ve mali kriz yüzünden Osmanlı ordusu savaşı kaybeder. Sonuçta Londra Anlaşması’yla Midye-Enez hattının batısında kalan topraklar Balkan devletlerine bırakılır (1912). Galip devletlerin toprak paylaşımından dolayı aralarında çıkan anlaşmazlık II. Balkan savaşının başlamasına sebep olur. Osmanlı devleti Bulgarlarla Sırplar arasındaki savaş durumundan faydalanarak Edirne’yi gerialır.Ancak sonuçta Osmanlı Devleti Balkanlardaki topraklarını kaybeder (1913). V Mehmet döneminde eğitim ve öğretimin iyileştirilmesi İçin yapılan düzenlemeler önemlidir. 1913′te üniversitelerde müfredat değişikliğine gidilir. Bayanlar için üniversiteler açılır.

Osmanlı Devletinde Yenilik Hareketleri, Osmanlıdaki Yenilik Hareketleri Nelerdir ?


Osmanlı devletinde yenilik hareketleri, Osmanlıdaki yenilik hareketleri nelerdir ?

osmanlı daki yenilik hareketlerini tarihlerine göre gösterir misiniz?

Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri

Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri(Sunumlu)

GİRİŞ

Osmanlı Devleti 17. yüzyılın sonlarına doğru kaybedilen savaşlarla tanışmaya başlamıştır. Kaybedilen savaşlar sonrasında sarsılan askeri otorite ve devlet düzeninin yanında, ekonomik ve sosyal hayatta olumsuz yönde etkilenmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bu durumu düzeltmek için kendi içinde arayışlara başlamıştı. Fakat bu amaç doğrultusunda yapılan çalışmalardan iyi bir derecede başarı sağlanamamıştı. Osmanlı bu içinde bulunduğu durumu düzeltmek için yüzünü artık batıya çevirmeye başladı. Bunun ilk örneklerini III. Selim ve II. Mahmut’la vermiştir. Güçsüzleşen, Osmanlı’nın durumundan yararlanmaya çalışan batılı devletlerin baskısından, kurtulmak amacıyla Osmanlı Devleti 1839 da Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanı’nı yayınlamıştır. Bu fermanların yayınlanması bile Osmanlı’nın hem içteki hem de dıştaki baskıları azaltmada yeterli olamamıştı. Değişen dünya şartları doğrultusunda Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu düzeltmek için II. Abdülhamit ve Mithat Paşa birlikteliyle Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-i Esasi 23 Aralık 1876’da ilan edilmiştir. Bu anayasa doğrultusunda ülke içinde seçimler yapılarak, 19 Mart 1877 de, Dolmabahçe sarayında padişah tarafından Osmanlı’nın ilk meclisi açılmıştır. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 93 harbinin patlak vermesiyle kapatma yetkisi elinde bulunduğuna padişah II. Abdülhamit 28.6.1877 günü meclisi kapatmıştır.

1.OSMANLI’DA YENİLEŞME ÇABALARI

Her imparatorluk yükseliş dönemini yaşadığı gibi bu sürecin sonunda duraklama ve daha sonrasında da dağılma dönemi yaşamıştır. Osmanlı İmparatorluğu da yükseliş döneminin sonrasında duraklama dönemine girmiştir. Bu dönemde batı karşısında gerileyen, taşra birimleri üzerindeki denetimini yitiren, tüm kurum ve kuruluşlarıyla hızla çöküşe doğru giden devletin, içinde bulunduğu kötü durumdan telaşa düşen yöneticiler çözüm arayışlarını hızlandırdılar. Yeniden eski gücün kazanılması için, yerli kurum ve geleneklerin diriltilmesi yönündeki girişimler, bunları uygulayacak kadroların yetersizliği yüzünden başarılı olunamadı. Ayrıca kendisini yenileyecek iç dinamikleri tamamen körelen kurumlar, bozulanyapıyı onarmada yetersiz kalıyordu. Bu durumda, daha kolay ve uygulamaya konulabilecek hazır çözümler öneren Batılılaşma gündeme geldi.

Avrupa’da yeni bir siyasal düzen ve toplum anlayışının kapılarını açan 1789 Fransız İhtilali,, Osmanlı Devleti’nde “yenilikçi padişahlar dönemi”nin başlangıcıdır. III. Selim, 1808’e kadar süren iktidarında, askeri, idari, mali ve iktisadi alanlarda ilk köklü değişiklikleri başlattı. Bu köklü değişim çabaları daha çok askeri alanda olmuştur. Batı orduları karşında alınan mağlubiyetler sonunda tekrar başarılar kazanmak amacı güdülüyordu. Bu uğurda III. Selim Nizam-ı Cedid’i (Yeni Düzen) teşkil edecektir. Hareket esas itibariyle, dış görüntüsünde belirlendiği üzere sadece askeri değildir. Talim ve terbiyesi kalmamış bir insan yığınından ibaret olan yeniçeriler karşısında modern bir ordu tesis etmenin yanında, ulema sınıfının nüfuzunu kırmak, selâhiyetlerini azaltmak ve ayrıca Avrupalıların sanat ve ilimdeki ilerlemelerine ortak olucu sınâi, ziraî, iktisadi müesseselerden iktibaslar yapmak arzu ve iştiyakı mühim rol oynamıştır.

Yenileşme çabalarının süreklilik kazanması ancak II. Mahmud’un saltanatının son devresinden itibaren mümkün olabildi. Zarar gören devlet otoritesini onarmak, iç ve dış güvenliği sağlayabilecek askeri güce sahip olmak, mali ve ekonomik yapıyı güçlendirmek ve nihayet sosyal ihtiyaç olarak öne çıkan yenilikleri yapmak Sultan’ın esas amacı idi. İşte 1808 tarihinde Padişahın arzusu üzerine Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri İstanbul’a gelmişler ve devletin bu kötü durumuna son vermek için çareler aramaya başlamışlardır. Neticede Sadrazam ve Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri bir metin tespit edip, bu metinde belirtilen esaslara sadık kalındığı takdirde, Osmanlı Devleti’nin eski haline gelmesinin mümkün olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Bu metne Sened-i İttifak ismi verilerek 7 Ekim 1808 tarihinde ilan edilmiştir. Bu imzalanan metin o tarihe gelinceye kadar hükümdarlık haklarını hiçbir kayıt ve şarta tabi olmaksızın kullanabilme hakkını bu metinle tespit edilen esaslara göre sınırlandırılmıştır.
Osmanlıda başlayan bu yenileşmenin yanında batılaşma hareketleri iç ve dış sebepler sonucunda devam etmiştir.

TANZİMAT FERMANI (TANZİMAT- HAYRİYE) (GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU) – 3 KASIM 1839
·
Tanzimat Fermanını, Londra elçiliğinden Dışişleri Bakanlığına getirilen ” Mustafa Reşit Paşa ” hazırlamıştır.
·Ferman, Topkapı sarayının Gülhane bahçesinde, padişah, sadrazam, yabancı devletlerin elçileri, patrikler, büyük devlet memurları önünde “Mustafa Reşit Paşa ” tarafından okunmuştur. Yeniçeri Ocağı’nın bozulmaya başlaması nedeniyle Sultan II. Mahmud döneminde başlayan yenilik hareketleri ve Sultan Abdülmecid’in tahta çıkar çıkmaz ıslahat hareketine devam etmek amacında olduğunu göstermesi Osmanlı Devlet yapısındaki değişimin başlangıcıydı. Sadrazam Mustafa Reşid Pasa, Gülhane Hatt-i Hümayununu Padişah adına kaleme almış; devlet ve birey arasındaki ilişkilerde devletin modernleştirilmesi amacına dayanan temel ilkeler kabul ve ilan edilmiştir. Tanzimat Fermanı’nın tam metni şöyledir ;
Herkesin bildiği gibi, devletimizde, kurulusundan beri Kuran’ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tab’asinin refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkansızlığı açık seçik ortadadır.

Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep ülkenin kalkınması, ahalimiz ve fakirlimizin refahı amacına yönelik oldu. Eğer, yüce devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri göz önünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrı’nın yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.
Ulu Tanrı’nın yardımına ve Peygamberimiz hazretlerinin ruha niyetine sığınarak, yüce devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.

Söz konusu yasaların basında can güvenliği; irk, namus ve malin korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Söyle ki; Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli birsek yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canini ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, isi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur.
Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yasar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olmadığı zaman hep kendi isi ve isinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.

Vergi konusuna gelince: Bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür masraflara muhtaçtır. Bu, para ile olur. Para, tabladan toplanacak vergiler ile oluştuğundan bunun en iyi şekilde toplanması gerekir.

Evvelce gelir sanılmış olan “yeddi vahit” belasından ülkemiz ham dolsun, kurtulmuşsa da yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı sonuç doğurmamış olan iltizam usulü hala sürüyor. Bu, ülkenin siyasi islerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu adam iyi bir insan değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla birsek alınmaması gerekir. Yüce devletimizin karada ve denizdeki askeri masrafları ile öbür masrafları yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.
Askerlik de, yukarıda belirtildiği gibi, önemli konulardan biridir. Ülkenin korunması için asker vermek halkın baslıca borcudur. Fakat, bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzesizliğe; hem tarım, ticaret ve bayındırlık işerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığa; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her memleketten alınacak asker miktarı için uygun yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulsü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması mümkün olmaz. Bütün bunların dayanağı yukarıda açıklanan hususlardır.

Bu nedenle, bundan böyle suç isleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkça incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldırmayacaktır. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçlulugunun saptanmasi halinde mirasçilarin o isle ilgileri bulunmayacagindan suçlunun mallari elinden alinip varisleri miras hakkindan yoksun birakilmayacaklardir.
Yüce devletimizin tab’asi Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardir. Can, irz, namus ve mal konularinda, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince garanti verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-i Adliye üyeleri gerektikçe artırılacaktır. Yüce devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini çekinmeden açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ait yasalar böyle hazırlanacaktır.

Askerlikle ilgili konular Baba-i Seraskeri Dar-i Şurası’nda görüşülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için tasdik edilmek üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkarılacaklarından bunlara tam uyacağımıza yemin ederiz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada yemin edecektir.

Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine ve hatır ve göçüle bakılmaksızın cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılacaktır.
Memurlara yeterli maaş bağlanmış olup, henüz bağlanmış olanlarınkiler de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.
Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yönetimin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul’daki tüm büyükelçilere resmen bildirilecektir.

Tanrı hepimizi basarili kilsin; yasalara uymayanlar Tanrı’nın lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.
İlanının Nedenleri :
·Avrupalıların içişlerimize karışmasını engellemek
·Halkın sosyal yapısında yenilikler yaparak çağdaşlaşmayı sağlamak
·Mısır valisi M.li Paşaya karşı Avrupalı devletlerin desteğini sağlamak
Önemi : Tanzimat fermanıyla Osmanlılara ” Kanun ” gücü girmiş oluyordu. Esaslı sonucu, Tanzimat dönemi aydın tipi yetiştirerek eğitimde vermiştir.

ISLAHAT FERMANI ( 1856 )

Tanzimat fermanı yeterli bulunmayarak, gayr-i Müslimlere daha fazla hakların verilmesi için 1856′da yayınlanan ferman. Gül hâne Halt-i hümâyûnu gibi, imparatorlukta yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin program ve prensiplerini içine alır. Bu ferman esâs olarak Tanzîmât hükümlerini tekrarlayan, onları açıklayan ve genişleten bir fermandır.
Rusya, Avrupa siyâsetinde TED’ sırlı bir rol oynamaya başladıktan sonra, Osmanlı Devleti’ni tasfiye ederek sıcak denizlere inmeği ana siyâseti kabul etmişti. Bu gayesine erişebilmek için devletlerarası münâsebetlerin ortaya çıkardığı imkânlara göre; ya Osmanlı topraklarını Rus imparatorluğuna katacak, bu olmazsa ayni toprakları alâkalı Avrupa devletleriyle paylaşacak, bu da olmazsa, Osmanlı arazisi üzerinde muhtar veya müstakil devletler kurulmasını sağlayıp, bunları yeri geldikçe kontrolü altına alacaktı. İlk iki yol imkânsız göründüğü için Rusya bilhassa üçüncü yolu seçip, faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Bu gayenin tahakkuku için Osmanlı Devleti içerisindeki Ortodoks tebeayi himaye etme ve imtiyazlarını çoğaltmak isteklerinde bulundu. Diğer taraftan, Rusya’nın sıcak denizlere inmesini, bilhassa Akdeniz’e inerek Hindistan yolunda tehlike teşkil etmesini istemeyen İngiltere de Ruslara karsı çıkıyor ve Osmanli Devleti’ni destekler görünüyordu. Böylece bir taraftan Ruslara mâni olurken, diğer taraftan Osmanlı Devleti’ni Ruslarla meşgul ederek Hindistan’da serbestçe hareket ediyordu. Fransa ise; Avrupa siyâsetinde Rusya ve İngiltere’den geri kalmak istemiyor, Rusya’nın Akdeniz’e inmesinin Fransızların buradaki ticâretine sekte vuracağını düşünüyordu. Bu maksatla Osmanlı Devleti’ni Ruslara karsı destekliyordu. Diğer taraftan da Osmanlı Devleti içindeki Katoliklerin hâmiliğine talim oluyordu. İste bu siyâsî atmosferde 1854 senesinde çıkan Osmanlı Rus harbinde, Avrupa devletleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında yer aldılar.

İngiltere, Fransa ve Avusturya daha Nisan 1855′de Viyana’da Kirim savası sonrasında yapılacak antlaşmanın esaslarını görüşerek bâzı kararlar almışlar ve 16 Aralık 1855′de bir antlaşmaya varmışlardı. Bu kararlar dört madde olup, Avusturya imparatorunun ültimatomuyla çara bildirildi. Bu kararların dördüncü maddesi; “Osmanlı memleketlerinde bulunan Hıristiyan tebeanin hakları, pâdişâhın istiklâl ve hâkimiyetine asla dokunulmamak şartıyla tasdîk olunacak, pâdişâh bu hususta Rusya’nın muvafakatini icaba ettiren bir taahhütte bulunacak” idi. Bu maddede de görüldüğü üzere Osmanlı ordusunun kazandığı zafer bile, gayr-i Müslimlere imtiyaz sebebi oluyordu. Rusya, kurulacak Avusturya, Fransa, İngiltere ittifakı tehlikesi karsısında bu kararları kabul etti. Osmanlı hükümeti, kendi Hıristiyan tebersi ile ilgili maddenin devletin iç islerine karışma anlamına geleceğini bildirerek, 16 Aralık tarihli kararlar arasında yer almamasına çalıştı ise de basarili olamadı. Neticede bu maddenin programlaştırılması için su tezler ortaya atıldı. Rus tezi: “Osmanlı Devleti sınırları içinde yasayan Hıristiyanların hak ve imtiyazları Avrupa devletlerinin müşterek garantileri altına alınmalıdır.” İngiliz tezi: “Tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanmalıdır.” Fransız tezi: “Müslüman tebaa ile Hıristiyan tebaa arasında cemiyet, haklar, vergiler, millî eğitim ve devlet meç’ murluklarina geçme bakımından sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldırılarak Gülhâne hattında işaret edilen tebaa eşitliği tam manâsıyla geliştirilmelidir.” Baba-i âlî, Rusya’nın teklifini, hükümranlık haklarına müdâhale, İngiliz teklifini de İslâmiyet’i küçültücü gördüğü için, Fransız teklifini kabul etti. Ayrıca yapılacak Paris konferansında Rusların gayr-i Müslimler konusunda bir istekleri ile karsılaşmak istemiyordu. Fransız tezinin kabulü üzerine, bunun bir ferman hâline getirilmesi Baba-i Âli’ye bırakıldı.
Alî Pasa hükümeti tarafından îlân edilen bu fermanın hazırlanmasında İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu. Bu şekilde hazırlanan ferman, Paris konferansından önce, 28 Şubat 1856′da Baba-i Âli’de Islâhat halt-i hümâyûnu adıyla devlet erkânı, şeyhülislâm, patrikler, hamambaşı ve cemâatlerin ileri gelenleri önünde okunarak îlân edildi. Otuz beş maddeden meydana gelen fermanın getirdiği önemli hususlar özetle şunlardı:

1- Tanzimat fermanı ile değişik din ve mezheplerdeki bütün tebaaya verilen teminât, bu fermanla yenilendiğinden, bunların uygulaması için gerekli tedbirler alınacaktır.
2- Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar kânun önünde eşit olacaklardır.
3- Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar Baba-i âlî tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecektir.
4- Patrikler kayda-i hayat şartıyla bu makama seçileceklerdir.
5- Cemâatlerin ruhanî reislerine verdikleri ceviz ve av âidât tamimiyle kaldırılarak hepsi maaşa bağlanacaktır.
6- Şehir ve kasabalarda bulunan azınlıklara ait kilise, manastır, mezarlık, okul ve hasta hâne gibi yerlerin tamir veya yeniden yapılmasına izin verilecektir.
7- Hiç kimse din değiştirmeye zorlanmayacaktır.
8- Devlet hizmetlerine, askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecektir.
9- Irk, din, dil, farkı gözetilmeyecek ve hiç bir mezhebe diğerine üstün sayılmayacaktır.
10- Bütün toplumlar okul açabilecektir.
11- Hangi uyruktan olursa olsun her vatandasın eşit ve serbest şekilde ticâret ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacaktır.
12- Müslümanlar ile gayr-i Müslimler arasındaki dâvaları görmek üzere, karışık mahkemeler kurulacaktır.

13- Yabancı devlet ile yapılacak antlaşmalar gereğince yabancılar da Osmanlı Devleti sınırlan içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir.
14- Her cemâatin ruhanî reisiyle, devlet tarafından bir sene müddetle tâyin edilecek birer meç’ mumu, bütün tebeayi ilgilendiren meselelerde Meclis-i valeyi ah kâm-i adliye müzâkerelerine iştirak ettirilecektir.

Islâhat fermanı da, maddelerinden anlaşılacağı üzere Tanzimat fermanı gibi Osmanlı imparatorluğu içerisindeki gayr-i Müslimleri, özellikle Hıristiyanları Müslümanlarla ayni haklara kavuşturmayı esas almıştır. Bu iki fermanın görünürdeki gayeleri, bütün Osmanlı toplumunu; irk, din ve dil ayrımı gözetmeden kaynaştırmayı sağlamak idiyse de tatbiki aksi oldu. Bu ferman, gayr-i Müslimlerle Müslümanları kaynaştırmak söyle dursun, çeşitli gayr-i Müslim unsurların hattâ ayni mezhepten olan çeşitli ırkların bile birbirleriyle bir arada yasamalarını sağlayamadı.

Bu ferman, konu olarak, sâdece Müslüman olmayan uyruğun ayrıcalıklarını genişletmiştir. Nitekim Tanzimat’ın ve arkasından 1856 Islâhat fermanının getirdiği yeni haklarla, Osmanlı tebersi içindeki gayr-i Müslimlerin durumu Müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi. Avrupa’nın himaye siyâseti sayesinde büyük ekonomik güce sahibe olan azınlıklar, yavaş siyâsî haklara da kavuşuyorlardı. Artık resmen millet terimiyle tanımlanan dînî cemâatlerin gelişme ve genişleme imkânları artmış bulunuyordu. Öte yandan Avrupa devletlerinin, Osmanlı hükümetini böyle bir fermanı îlâna mecbur bırakması, kendilerine siyâsî, ekonomik, hukukî ve kültür alanlarında yeni çıkarlar sağlamayı hedef alıyordu. İngiltere, Kirim savası ile Rusların sıcak denizlere inmesini önlemiş, Fransa da Akdeniz ticâretini emniyete almış, ayrıca Katoliklerin hâmiliğini üzerine almıştı. Rusya ise savaşta kaybettiğini bu fermanla masa basında kazanmıştı. Ayrıca Alî Pasa’nin bu fermanı Pâris antlaşması maddeleri içinde yer almasını istemesi, batili devletlerin iç islerimize müdâhalesine imkân verdi.

Islâhat fermanı, Gülhâne Halt-i hümâyûnu gibi sessizlikle karşılanmamış ve çeşitli yönlerden eleştirilmiştir. En büyük eleştiriyi Fransız elçisi; “Devlet-i âliyyenin bu kadar fedâkârlık edeceğini me’ mûl etmez idik (ummazdık). Can ning (İngiliz elçisi) ne dediyse vükelâyı devlet-i âliyye (Osmanlı devlet adamları) kabul etti. Eğer biraz dayanılmış olsaydı, ben bâzı mertebe kendilerine yardim ederdim” diyerek olmaması gereken bir gafleti dile getirmiştir. Cevdet Pasa da; “Bu Islâhat fermanından dolayı millet-i islâmiyye dilgîr (gönlü kırık) olarak vükelâyı hâzirayi fasi ve mezemmet (kötüler) oldular” diyerek fermanın nasıl karşılandığını ifâde etmektedir. Hâriciye nâzın Fuâd Pasa ise aksine bu belgenin andlasmaya konulması ile yabancı müdâhalenin önleneceğini savunmuştur.
Islâhat fermanında gayr-i müslim vatandaşların lehine olduğu kadar, onları tedirgin eden hükümler de bulunmakta idi. Askerlik mükellefiyeti, Fâtih devrinden beri bahsedilen dînî imtiyazlarla muafiyetlerin yeni şartlar dâhilinde tetkiki, papazların öteden beri cemâatlerinden almakta oldukları haraç ve keyfî aidatın ilgâsıyla aylığa bağlanmaları ve bütün ruhanî reislerin sadâkat yeminiyle mükellef tutulması gibi esaslar, onlara çok ağır gelen hükümler idi. Bu yüzden Müslümanlar kadar gayr-i Müslimlerde (Tanzimat fermanında olduğu gibi) Islâhat fermanının aleyhinde bulunmuşlardır. Devlet içerisinde bu şekilde karşılanan Islâhat fermanı, uygulamada da bir çok güçlüklerle karsılaştı. Bunlar, Osmanlı Devleti’nin yapısı, Avrupa’nın siyâset, cemiyet ve ekonomi alanında geçirdiği gelişme ve Paris andlasmasina imza koyan devletlerin islerine karışmalarından doğuyordu. Bu sebeple de bâzı hükümleri kağıt üzerinde kaldı.
Mustafa Reşîd Pasa tarafından hazırlanan Tanzîmât fermanı ile onun yetiştirmesi Alî Pasa tarafından hazırlanan Islâhat fermanı arasındaki fark, hazırlık safhasında kendisini gösterir. Tanzîmât fermanı hazırlanırken açık bir yabancı tefsiri görülmezken, Islâhat fermanı Alî Pasa ile İstanbul’daki Fransız ve İngiliz elçileri arasında kararlaştırılmıştır. Gülhâne halt-i hümâyûnu, yayınlandıktan sonra yabancı elçilere sâdece bilgi edinmeleri için bildirildiği hâlde, Islâhat fermanı Paris konferansına katılan devletlere, Paris andlasmasinin bir maddesinde işaret edilmek için gönderilmişti. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin iç ve diş siyâsetinde bir yabancı müdâhalesine yer vermişti.

Bâzı bati tarzı kuruluşların ülkeye girmesi ile cemiyetteki kuruluş ve anlayış farklılaşması, islimi müesseselerin yanında bati taklitçisi bir anlayış ve bati taklidi kuruluşların TEDsisine sebebe olmuştur. Tanzimat ve Islâhat fermanları devletin çöküşünü engellemesinde hiç bir müspet tefsiri olmamış, aksine ülkedeki tebaa ve cemiyetler arasında yeni ve daha büyük problemlerin çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Meselâ Suriye’de büyük bir galeyan başladı. Arkasından 1858′de Cidde’de Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çatışma çıktı. Fransız ve İngiliz konsolostan öldürüldü. Bunun üzerine İngiliz ve Fransız donanmaları Osmanlı Devleti’ne sormadan şehri bombaladılar. Faillerden on kişiyi yakalayarak idam ettiler. Cidde bir Osmanlı toprağı idi. Bağımsız bir devletin topraklarında islenen bir suçun failini ancak o devletin cezalandırması milletlerarası bir kaide, teamül olduğu hâlde, batili devletlerin buna aldırdıkları bile yoktu. Nihayet, Lübnan’da da büyük bir isyan patlak verdi. Uzun mücâdelelerden sonra 9 Haziran 1861′de “Lübnan Nizâmnâmesi” imzalandı. Buna göre; Hıristiyan bir valinin başkanlığında Lübnan muhtar eyâlet hâline getirildi. Böylece Islâhat fermanı batili devletlerin istediği, meyveleri vermeye başladı.

I.Meşrutİyet ( 23 Aralık 1876 ) (kanun-İ esasİ) ( İlk anayasa )
·
Tanzimat döneminde, Avrupa ile yakın ilişkiler içinde olan, Avrupa’yı yakından gören ve onların Osmanlı Devleti üzerine siyasi emellerini öğrenen bir aydın sınıf yetişti. Bunlara “Jön Türkler” ya da “Genç Osmanlılar ” denilmiştir. Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa , Serasker Hüseyin Avni Paşa önemli temsilcileridir.
·Genç Osmanlılar, Osmanlı Devletinin kurtuluşunu içinde yaşayan halka yönetme hakkı vermekle, gerçekleşeceğine inanıyorlardı.Böylece halk yönetime katılacak, kendisini temsil edecek, dış devletlerin Osmanlı Devleti içine müdahalesine ortam hazırlanmamış olacaktı.
·Meşrutiyeti ilan etme sözü veren, II.Abdülhamit V.Murat’ın yerine tahta çıkarılmıştır.
Önemi :
·Osmanlı Devletinde ilk kez rejim değişikliği oldu.
·Tüm azınlık guruplara parlamentoda temsil hakkı tanınmıştır.
·Osmanlı halkı ilk kez yönetime katılma, seçme ve seçilme haklarına kavuşmuştur.
·Osmanlı Devletinde ilk kez Anayasal Düzen kuruldu.
·Osmanlı Parlamentosu ; Padişahın seçtiği üyelerden oluşan Ayan Meclisi ve Halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan millet Meclisi olarak iki meclisten oluşmuştur.
·Hıristiyanlardan 44, Yahudilerden ( Musevilerden ) 4, Müslümanlardan 71, (Toplam 119) ve Padişahın belirlediği 26, ayandan oluşmuştur. Meclis başkanlığına Ahmet Vefik Paşa seçilmiştir.
Not : 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşının başlaması üzerine, meclisin uyumlu çalışmadığı gerekçesiyle II.Abdülhamit, parlamentoyu dağıtarak, Meşrutiyet rejimini yürürlükten kaldırmış, 30 yıl boyunca sıkı, baskıcı bir yönetim izlemiştir.

II.Meşrutiyet ( 24 Temmuz 1908 )

1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşını ( 93 Harbi ) bahane eden II.Abdülhamit Meclis-i Mebus an’ı kapatarak,Anayasayı yürürlükten kaldırdı.Ülkede İstibdat ( Baskı ) uygulayarak yönetmeye başladı. Aydınlar bu durum üzerine Meşrutiyetin yeniden yürürlüğe girmesi amacıyla gizlice mücadele etmeye başladılar.Bu mücadelede merkezi Makedonya’da Selanik bulunan ” İttihat ve Terakki Partisi ” en etkili olan kuruluştur. Bu dönemde M. Kemal’de Suriye’de ” Vatan ve Hürriyet ” adlı bir cemiyet kurduysa da bu cemiyetin Suriye’de etkili olamaması nedeniyle bu cemiyet İttihat ve Terakki Cemiyetiyle birleşmiştir.
1908 yılında İngiltere ve Rusya’nın Reval’de görüşmeleri , bu görüşmelerde İngiltere’nin Rusya’yı Osmanlı Devletine karşı izlediği politika da serbest bırakması üzerine mücadele hızlanmış Makedonya’da Resneli Niyazi adlı subayın isyan etmesiyle II.Abdülhamit Meşrutiyeti II.defa ilan etmek zorunda kalmıştır.( 24 Temmuz 1908 ).
II.Meşrutiyetle birlikte İttihat ve Terakki Partisinin karşısına ” Ahrar ” partisi kurulmuştu.Parti Meşrutiyet rejimine karşı tavır izlemekteydi.Sonuçta İstanbul’da 31 Mart Olayı ( 13 Nisan 1909 ) dediğimiz ayaklanma çıktı.

Önemi : Osmanlı Devletinde rejime karşı çıkan ilk ayaklanmadır.
Bu ayaklanmayı merkezi Selanik’te bulunan “Hareket ordusu” bastırdı.Ordunun komutanı Mahut Şevket Paşa, Kolağası
( Kurmay başkanı) M. Kemal’di.

Sonuçları :
·Hareket ordusu isyanı bastırdı,İstanbul’da düzen yeniden sağlandı.
·II.Abdülhamit ayaklanmayı bastırmadığı, hatta ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle tahttan indirilerek yerine V.Mehmet Reşad tahta geçirildi.
·Anayasada bazı demokratik değişiklikler yapılarak,Padişahın yetkileri sınırlandırıldı.
·Karışıklıklar tam olarak önlenemedi.

Etiketler:osmanlıda yenileşme osmanlı devletinde yenileşme hareketleri osmanlı devletindeki yenilikler osmanlı devletinde yenilikler osmanlı devletinin yenileşme hareketleri osmanlının yenilikleri mektebi maarifi adliye osmanlıda yenilikler osmanlıda yenileşme hareketleri osmanlının son döneminde yapılan yenilikler osmanlı devletinde yozgat iline yapılan yenilikler osmanlıda yapılan yenilikler osmanlı devleti yenileşme hareketleri osmanlının yenileşmesi 19 y.y da osmanlı devletinin yenilikleri 2. abdülhamit dönemi yenilikleri hangisi osmanlı devletinde batılılaşmanın etkisiyle açılan meslek okullarından biri değildir a. telgraf mektebi b. orman ve maden mektebi c. baytar mektebi d. sanayi nefise mektebi e. galatasaray sultanisi osmanlı yenileşme dönemi osmalı devletinin yenileşmesi osmanlılarda yenileşme hareketleri
Osmanlı İmparatorluğu: Osmanlı İmparatorluğu ya da Osmanlı Devleti (Osmanlı Türkçesi: دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه - Devlet-i ʿAliyye-i ʿOsmâniyye) 1299-1923 yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk-İslam devleti.
Osmanlı Türkçesi: Osmanlı Türkçesi ya da Osmanlıca veya halk ağzında yanlış olarak Eski Türkçe (Osmanlı Türkçesi: لسان عثمانى, Lisān-ı Osmānī; تركي Türkī; توركجه Türkçe), 13 ile 20. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsça'nın etkisi altında kalan Türk dili.
Osmanlı Ordusu: Osmanlı Ordusu veya resmi adıyla Ordu-yi Hümâyûn (Osmanlıca: اردوي همايون) Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
Osmanlı Donanması: Osmanlı Donanması veya diğer adıyla Donanma-yı Hümâyûn, XIV. yüzyılda kurulmuş olan Osmanlı Devleti'ne bağlı deniz kuvvetleridir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir