Saltanatın Kaldırılmasını Hızlandıran Olay Nedir

Sponsorlu Bağlantılar
daki devlet halife halka ilk saltanat sultan selim tek bir ulus veya zor Saltanatın Kaldırılmasını Hızlandıran Olay Nedir Saltanat Kaldırıldı saltanatın kaldırılması saltanatın kaldırılmasını ..

Saltanatın Kaldırılması

Saltanatın Kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1 Kasım 1922′de çıkarılan bir yasa ile Osmanlı Hanedanının Türk toplumu üzerindeki otoritesinin yıkılması ve monarşinin kaldırılmasıdır. Bu Türk toplumunun demokratikleşmesi yolundaki önemli dönemeçlerden biridir. Atatürk Devrimleri arasında ilk uygulamaya konulanıdır…

Sebepleri Saltanatın kaldırılmasının en önemli sebebi, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sonrasında 20. yüzyıla ayak uyduramayan Osmanlı monarşisi yerine, 20. yüzyılda hedef gösterdiği muhasır medeniyetlerin, devlet sistemi olan ulus-devlet’ni kurmak istemesidir. Egemenliğin halka dayanması gerektiğini savunan ve saltanatın zorbalık olduğunu düşünen Atatürk, 1 Kasım 1922′de Meclis’de yaptığı konuşmada bu görüşünü şöyle dile getirmiştir:

“Efendiler…
Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi ellerine almış bulunuyor.”

Tarihçesi Osmanlı Devleti saltanatla yönetiliyordu. Yavuz Sultan Selim zamanında halifeliğin Osmanlılara geçmesinden itibaren Osmanlı Padişahları aynı zamanda “halife” unvanını da taşımaya başladılar.

Osmanlı’daki Saltanat yönetiminde, I. ve II. Meşrutiyet dönemleri hariç, egemenlik sadece bir kişinin elindeydi ve milletin, başındaki yöneticileri seçme hakkı yoktu.

Saltanat yönetiminin başarısızlığı ve kusurları Osmanlı Devletinin son zamanlarında oldukça artmış, yönetim Türk Milleti için zararlı olmaya başlamıştı. Atatürk’ün ülkeyi ve milleti kurtarmak için başlattığı Türk Kurtuluş Savaşını baltalamaya çalışmış ve Sevr antlaşmasını imzalayarak da Türk Milletini zor durumda bırakmıştı.

Diğer dünya devletleri de tek bir kişinin veya zümrenin yönetiminden kurtulma mücadelesi vermeye başlamışlardı. Milletin egemenliğine dayalı cumhuriyetler kurmaktaydılar. Yeni Türk Devleti de 23 Nisan 1920′de TBMM’nin açılmasıyla bu yolu seçti.

20 Ocak 1921′de kabul edilen anayasanın birinci maddesine; “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.” hükmü kondu. Yani egemenlik, padişahlıktan alınıp doğrudan millete veriliyordu. Yasama (kanun çıkarma) yetkisi meclise aitti. Böylelikle Osmanlı Padişahının Türk Milleti üzerinde artık hiç bir yetkisi kalmamıştı.

Türk Milleti Kurtuluş Savaşından zaferle çıkınca itilaf devletleri tarafından Lozan’daki barış görüşmelerine çağrıldı.

Osmanlı Hükümeti de barış görüşmelerine çağrılmıştı. İtilaf Devletlerinin hem Ankara Hükümetini hem de Osmanlı Yönetimini çağırmaktaki amaçları, ikilik yaratıp, kendi çıkarlarını daha kolay gerçekleştirmekti. Oysa Türk Milletinin gerçek temsilcisi TBMM ve Ankara hükümetiydi. Bu nedenle TBMM’nde saltanatın resmen kaldırılması gündeme geldi. 1 Kasım 1922′de kabul edilen bir kanunla saltanat ve halifelik birbirinden ayrıldı ve saltanat kaldırıldı. Osmanlı saltanatının kaldırılmasıyla millet egemenliği önündeki engel de kaldırılmış oldu.

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, saltanatın kaldırılmasından sonra sadece halifelik yetkilerine sahip olmuştu ama 17 Kasım 1922′de bir İngiliz gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı. Yerine Abdülmecid Efendi halifeliğe atandı

Hızlandırıcı sebepler Saltanatın kaldırılmasını hızlandıran başlıca olay, İngiltere’nin Lozan Konferansı’na hem Ankara hem de İstanbul Hükümetleri’ni çağırmasıydı. Bu yolla İngiltere, Ankara ile İstanbul arasındaki sorunları kullanarak görüşmelerde avantaj sağlamayı umuyordu. İngiltere’ye koz vermemek ve barış görüşmelerinde Türkiye’nin haklarını birlik içinde temsil etmek için saltanatın kalkması gerekiyordu

Millet Meclisi’nde görüşmelerin başlaması TBMM’de saltanatın kalkması hakkındaki görüşmeler 30 Ekim 1922′de başladı. İçlerinde Atatürk’ün de olduğu 82 milletvekili imzalı bir önerge meclise sunuldu. Bu önerge ile Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmüş olduğunun ve meşruiyetini halka dayandıran yeni bir Türkiye’nin kurulmuş olduğunun ilan edilmesi isteniyordu. Ancak, çoğunluğun sağlanamaması yüzünden önerge o gün kabul edilemedi.

1 Kasım 1922′de tekrar toplanan Millet Meclisi’nde konuşan Atatürk, Vahdettin ve İstanbul Hükümeti’nin Kurtuluş Savaşı’nı baltalamak için yaptıklarından söz etti ve saltanat ile hilafetin birbirinden ayrılarak saltanatın kaldırılması gerektiğini belirtti. Fakat Meclis, önergeyi Anayasa, Adalet ve Dışişleri komisyonlarından oluşan bir karma komisyonda incelemeye karar verdi.

Bu komisyonda bazı milletvekillerinin “saltanatsız, iktidarsız hilafet olamayacağını” savunmasının ardından komisyon çalışmalarını izleyen Atatürk, ünlü konuşmasını yaptı:

“Bu bir oldu bittidir. Sözkonusu olan ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorusu değildir. Sorun, gerçekleşmiş bir olayı yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır ama, belki bir takım kafalar kesilecektir.
Bu tehditten sonra hızla yasa önerisini hazırlayan karma komisyon, teklifi meclise sundu. Teklif, aynı gün, Millet Meclisi’nde oy birliği ile kabul edildi.

Saltanatın Kaldırılmasını Öneren Meclis Kararı’nın içeriği Bu karar ile monarşik İstanbul Hükümeti yok sayılıyordu. Osmanlı Hanedanı’na ait kabul edilen Hilâfet makamına ise Millet Meclisi’nin uygun göreceği birisi getiriliyordu.

Sonuçları Saltanat kaldırılınca Padişah Vahdettin çok zor durumda kalmıştı. Kurtuluş Savaşı’nı baltalamaya çalıştığı için göreceği tepkiden korkuyordu. Bu nedenle 17 Kasım’da İngiliz Donanması’na bağlı Malaya zırhlısı ile Malta Adası’na kaçtı. Vahdettin’in kaçmasının ardından Millet Meclisi’nde yapılan toplantıda, bu davranışın halifeye uymayacağını öne sürülerek halifelik ondan alındı ve veliaht Abdülmecit Efendi’ye verildi.

Saltanatın kaldırılması ile Osmanlı İmparatorluğu tasfiye ediliyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılıyordu. Türkiye’yi 20. yüzyıla taşıyacak olan Atatürk Devrimleri’nden ilki, muhafazakar kesimlerin direnmesine rağmen başarıyla gerçekleşmişti

Saltanatın Kaldırılması

Saltanatın Kaldırılması

Osmanlı Devleti’nin her döneminde hüküm süren saltanata artık bir son verilmeliydi. TBMM’nin açılması ile başlayan yeni dönemde, bu konu değerlendirilmiş ve 1 Kasım 1922 tarihinde kabul edilen kanunla Saltanat kaldırılmış, halifelikte tamamen saltanattan ayrılmıştır.

Atılan bu önemli adım, Osmanlı Devleti’nin hukuki olarak sona erdiği manasına gelmekteydi. Yapılan bu büyük inkılap sayesinde uluslar arası yapılacak antlaşmalarda artık Osmanlı Devleti olmayacaktı.

20 Ocak 1921’de kabul edilen anayasa ile egemenliğin artık millete ait olduğu belirtilmişse de, o dönemde Kurtuluş Savaşı’nın devam etmesi nedeni ile saltanatın kaldırılabilmesi için şartlar henüz olgunlaşmamıştı.

Atatürk, Türk milletinin geleceği için yaptığı çalışmalarda istediği hedeflere bir bir ulaşıyordu. Mecliste yapmış olduğu konuşmada milletin kendi gayretleriyle bağımsızlığını kazandığını, bu yüzden saltanatın kaldırılması gerektiğini savunuyordu. Zaten Osmanlı devletinden kalma saltanatın devamı milli mücadelenin de ruhuna ters bir hal teşkil ediyordu.

1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış ancak halifelik makamı halen devam etmekteydi. Bu makama TBMM kararı ile Osmanlı sülalesinden Abdülmecit Efendi getirildi.

Atatürk Devrimleri

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
2. Toplumsal Devrimler
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik (1925-1931)
3. Hukuk Devrimi :
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)
4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler
5. Ekonomi Alanındaki Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

SALTANATIN KALDIRILMASI
Osmanlı Devleti’nin her döneminde hüküm süren saltanata artık bir son verilmeliydi. İşte TBMM’nin açılması ile başlayan bu yeni dönemde, bu konu değerlendiriliyor ve 1 Kasım 1922 tarihinde kabul edilen kanunla Saltanat kaldırılmış, halifelikte tamamen saltanattan ayrılmıştır. Atılan bu önemli adım, Osmanlı Devleti’nin hukuki olarak sona erdiği manasına gelmekteydi. Yapılan bu büyük inkılap sayesinde uluslar arası yapılacak antlaşmalarda artık Osmanlı Devleti olmayacaktı.
20 Ocak 1921′de kabul edilen anayasa ile egemenliğin artık millete ait olduğu belirtilmişse de, o dönemde Kurtuluş Savaşı’nın devam etmesi nedeni ile saltanatın kaldırılabilmesi için şartlar henüz olgunlaşmamıştı.
Atatürk saltanatın kaldırılması ve Türk milletinin geleceği için yaptığı çalışmalarda istediği hedeflere bir bir ulaşıyordu. Mecliste yapmış olduğu konuşmada milletin kendi gayretleriyle bağımsızlığını kazandığını bu yüzden saltanatın kaldırılması gerektiğini savunuyordu. Zaten Osmanlı devletinden kalma saltanatın devamı milli mücadelenin de ruhuna ters bir hal teşkil ediyordu. 1 Kasım 1922′de Saltanat kaldırılmış ancak halifelik makamı halen devam etmekteydi ve bu makama Osmanlı sülalesinden Abdülmecit Efendi TBMM kararı ile getirilmişti.
Saltanatın Kaldırılmasının Sonuçları:
• Ülkede iki ayrı yönetimin bulunmasına son verildi.
• Altı yüz yıllık Osmanlı saltanatı sona erdi.
• Ulusal egemenliğin tam olarak sağlanması için önemli bir adım atıldı.
• TBMM Türkiye’de tek yasal güç haline geldi.
• Din ve devlet işlerinin tek bir makamın elinde bulunmasına son verildi.Böylece laiklik alanında da ilk önemli adım atılmış oldu.
• Son Osmanlı Sultanı VI.Mehmet Vahdettin 17 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti.
• TBMM Halifeliğin İngiltere tarafından kullanılmasını engellemek amacıyla Osmanlı Hanedanından Abdülmecid Efendi`yi halife seçtiğini ilan etti.
• Halifelik Osmanlı Devletindeki siyasi gücünü kaybederek sembolik bir makam haline geldi.
• Yapılacak İnkılaplara zemin hazırlandı.
• Lozan Barış görüşmelerinde Türkiye’nin tek bir heyet tarafından temsil edilmesi sağlandı.Böylece İtilaf devletlerinin ikilik çıkarma planı sonuçsuz kaldı.
• Saltanatın kaldırılması nedeniyle TBMM’de tartışmalar daha da artarak Meclisin çalışmaları olumsuz yönde etkilendi.Bunun da etkisiyle TBMM’nin seçimlere gitmesi hızlandı.

CUMHURİYETİN İLANI
29 Ekim 1923 yılında ilan edilen cumhuriyet tamamen halkın iradesini gözeten bir yönetim şeklidir. Cumhuriyet; demokratik bir ortamda, halkın kendi kendisini yönetecek kişileri seçme ve seçilme özgürlüğüdür. Atatürk’te bu rejim sistemini seçerek ülkesinin yönetiminde halkının söz sahibi olmasını istemiştir. 1 Kasım 1922′de saltanatın kaldırılması ile babadan oğula geçen yönetim biçimi olan, padişahlıkta tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Gerçekte TBMM’nin açıldığı tarih olan 23 Nisan 1920′de milli egemenliğin hakim kılındığı yeni bir devlet kurulmuştu ama Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği o günlerde bu yeni rejim sistemini açıklamak yada adını koymak milli birlik ve beraberlik açısından uygun görülmemişti.
Saltanatın kaldırılması ve Lozan antlaşmasının yapılmasından sonra, TBMM’de en çok tartışılan konulardan belki de en büyüğü yeni kurulan devletin niteliği sorunuydu. Bu yüzden yeni devlet rejiminin bir an evvel açık bir şekilde belirlenmesi gerekiyordu.
Mustafa Kemal Paşa 28 Ekim gecesi arkadaşlarına sorunun çözümüne ilişkin düşüncelerini açıkladı. İsmet İnönü ile beraber o gece devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı.
Mustafa Kemal Paşa milletvekilleri ile bir bir görüşerek, hazırladıkları kanun tasarısı ile ilgili düşüncelerini öğrendi. Bu tasarıda “Hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu ve Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir” gibi hükümler yer alıyordu. Görüşmelerin ardından parti grubunda cumhuriyetin ilanı kabul edildi. Hemen ardından Büyük Millet Meclisi toplandı ve ilk önce anayasa komisyonunun tutanağı okundu. Bazı milletvekilleri cumhuriyet ile ilgili ateşli ve heyecanlı konuşmalar yaptılar. Ardından Şair Mehmet Efendi bütün milletvekillerini “yaşasın cumhuriyet” diye bağırmaya davet etti. Tüm milletvekilleri hep bir ağızdan “yaşasın cumhuriyet ” diye bağırdılar. 29 Ekim 1923 günü kanun kabul edilerek yeni Türk Devletinin adı Türkiye Cumhuriyeti olarak değiştirilmiş oldu.
Atatürk’ün siyasal alanda yaptığı devrimlerden bir tanesi olan cumhuriyetin ilanı ile artık Türk milleti kendi yönetim şeklini de tamamen değiştirmiş bulunmaktaydı. 29 Ekim tarihinde anayasanın bu konuya ilişkin ilgili maddeleri değiştirilerek ülkenin yeni yönetim şeklide cumhuriyet olarak şekillendirilmiştir.
Oy birliği ile Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanlığına seçilerek, ilk cumhurbaşkanımız olmuş ve kürsüye çıkarak şöyle demiştir “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır. “
Sonuçları:
•Cumhuriyetin ilanıyla yeni Türk devletinin adı belli oldu (konuldu) ve rejim konusundaki tartışmalar da sona erdi (devletin adı; Türkiye Cumhuriyeti, rejimi; Cumhuriyet).
•“Meclis hükümeti” yerine “kabine sistemine” geçildi, (buna göre cumhurbaşkanı, başbakanı atayacak, başbakan da bakanları seçerek cumhurbaşkanının onayına sunacak), başbakanlık makamı oluşturuldu, böylece de devrimlerin gerçekleştirilmesi için uygun ortam hazırlanmıştır.
•Ulusal egemenlik düşüncesi başarılı olmuş, çağdaşlaşma yolunda önemli bir adım atılmıştır.

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
İlk dört halife seçimle iş başına gelmesine rağmen, Emeviler zamanında bu sistem değiştirilmiş ve halifelik makamı babadan oğula geçer duruma getirilmişti. Abbasiler devrinde de bu saltanat dönemi devam etti. Aslında İslamiyet’in ilk yıllarında bu sistem bu şekilde işlemiyordu. Ancak daha sonraki devirlerde bu sistem amacı dışına çıkarılmış ve sadece saltanat haline dönüştürülerek belli bir zümrenin emrinde yanlış kullanılır hale getirilmiştir.

Hailfelik zaman içerisinde Osmanlı Devleti tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Bu durum bağımsızlığını kazanmış Türk Devleti’nin karşısında bir sorun olarak duruyordu.

1 Kasım 1922 tarihinde saltanat ve halifelik makamı birbirinden ayrılmış, saltanat tamamen kaldırılmış, halifenin yetkileri de sadece dini konular ile sınırlı bir hale getirilmişti. Halifelik makamında son olarak görevde bulunan Abdülmecit Efendi’nin de devlet işleri ile uğraşma girişimleri göz önüne alındığında, halifelik makamının gereksiz olduğu ve devlet adına sorunlar oluşturduğu gerçeği apaçık ortada duruyordu.

Atatürk bu sorunun biran evvel halledilmesi için çalışmalarda bulundu. 1 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün mecliste yaptığı konuşma ile halifeliğin kaldırılması gerektiği herkesçe kabul gördü. 3 Mart 1924’te TBMM tarafından çıkarılan bir kanunla halifelik kaldırılarak, yeni yapılacak ilke ve inkılapların önü tamamen açılmış oldu.

Halifeliğin Kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü gerçekleştirilen diğer düzenlemeler şunlardır:
• Şer’iye ve Evkaf vekâleti kaldırılarak “Diyanet İşleri Başkanlığı” ve “Vakıflar Genel Müdürlüğü” kurulmuştur. Böylece laiklik alanında önemli bir adım daha atılmıştır.
• Erkan-ı Harbiye Umum Vekâleti kaldırılarak “Genel Kurmay Başkanlığı” ve “Milli savunma Bakanlığı” kurulmuştur. Böylece ordunun siyasetten ayrılması yönünde önemli bir gelişme sağlanmıştır.
• Tevhîd-i Tedrisat kanunu” çıkarılarak eğitimde birlik sağlanmış ve eğitimin laikleşmesi yolunda önemli bir adım atılmıştır.
• Osmanlı hanedan üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının dışına çıkarılması kararlaştırılmıştır. Böylece Osmanlı devletinin kurucusu olan bu ailenin yeni Türk devletinin iç ve dış politikasında yapılacak yeniliklere engel olmalarının önüne geçilmek istenmiştir.

Halifeliğin Kaldırılmasının sonuçları:
• Laikliğe geçiş süreci hızlanmıştır.
• Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiştir.
• Yapılacak inkılâpların gerçekleştirilmesi kolaylaşmıştır.
• TBMM’deki muhalefetin etkisi azalmıştır.
• Halifeliğe bağlı kurumlarda yeni düzenlemeler gerçekleştirilerek bu kurumların TBMM’nin denetimine girmesi sağlanmıştır.
• Ümmetçi devlet anlayışından ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.
• Saltanatın kaldırılmasına rağmen hala etkisini sürdürmeye çalışan Osmanlı hanedanının bu duruma son verilmiştir.

KADINLARA ERKEKLERLE EŞİT HAKLAR VERİLMESİ

Atatürk, toplumun bir parçası olan kadınların her alanda ileri bir seviyede olmasını arzu etmiştir. O’na göre kadınların erkeklerle eşit olmadığı bir toplum “Ben medeniyim.” diyemezdi. 30 Ağustos 1925′te Kastamonu’da yaptığı konuşmada;
“Bir sosyal topluluk, bir millet, erkek ve kadın denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerine müsamaha edelim de kitlenin bütününü ilerletebilmiş olsun. Mümkün müdür ki, bir insan topluluğunun yarısı toprağa zincirlerle
bağlı kaldıkça, diğer bölümü gökyüzüne yükselebilsin. Şüphe yok, gelişmenin adımları dediğim gibi, iki cins tarafından beraber arkadaşça atılmalı ve gelişme ve yenilik alanında
birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır. Ancak böyle olursa inkılâp başarılı olacaktır.” demiştir.

Daha önceleri Osmanlı toplumunda kadınlar yaşamsal ve sosyal açıdan hiç bir öneme sahip olmazken, Medeni Kanun’la kadınlara toplumsal açıdan bazı haklar tanınmış, siyasal açıdan pek bir değişiklik olmamıştı.

Atatürk’ün yapmış olduğu girişimler neticesinde, Türk kadınlarının iktisadi ve siyasal yaşama katılımlarının sağlanabilmesi açısından bir dizi değişiklikler yapılmıştır. Kadınlara, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme, 1933 yılında çıkarılan Köy Kanunuyla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 1934’te Anayasada yapılan bir değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını layık olduğu değere kavuşmuştur.

Kadınlara tanınan bu hakların o yıllarda bir çok Avrupa devletlerinde bile bulunmayışı, Atatürk’ün kadın haklarına verdiği değer ve önemi en güzel şekilde ortaya koymaktadır.

ŞAPKA VE KIYAFET DEVRİMİ

Osmanlı toplumunda bir kıyafet birliği yoktu. Müslümanlar toplumdaki yerlerine ve aldıkları görevlere göre değişik biçimde giyinirlerdi. Gayri Müslimler ise kendilerine göre giyinmekteydiler.II. Mahmut döneminde bu kargaşa önlenmeye çalışılmış hiç değilse devlet memurlarının düzgün bir görünüşe kavuşmaları için çaba sarf edilmişti.Onun zamanında memurlar ceket, pantolon giymişler başlarına da Balkanlar’daki Yunanlılar ve Tunuslularca kullanılan fes giymeye başlamışlardı.Bazıları bu festen dolayı II. Mahmut’a gavur padişah sıfatını takmışlardı.Uzun bir süre fes geri kalmışlığın simgesi olarak kaldı.

Mustafa Kemal Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için değişiklikler tasarlarken, giyim konusundaki bu kargaşaya son vermek için dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine inanıyordu. Bunun için Atatürk ilk olarak bir yurt gezisinde Kastamonu’da halkın karşısına şapka giyerek çıkmış ve toplumun ilk tepkilerini ölçmüştür. Kastamonu’nun bir Anadolu şehri olması ve ilk tepkilerinin olumlu olması ile şapka giyilmesi toplumda kademe kademe rağbet görmüştür. Bu da yapılacak diğer devrimlere zemin hazırlamıştır. Atatürk bu konuda Nutuk’ta der ki: “Fesin kaldırılması zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın üstünde, bilgisizliğin, bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu.”
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk fes’i her tülü ilerlemenin karşısında duran bir engel olarak görmekle aslında yapacağı bazı devrimlerinde müjdesini veriyordu.
Kadınların çarşaf, peçe gibi kıyafetler yerine çağdaş giysiler giymeleri sağlanmış, erkeklerde fes yerine şapka giyilmesi kanuni zorunluluk haline getirilmiştir.

3 Aralık 1934′te çıkarılan bir kanunla din adamlarının ibadet yerleri dışında dini kıyafetlerle gezmeleri yasaklanmış, yalnızca Diyanet İşleri Başkanı ve diğer dinlerin en yetkili kişilerinin özel kıyafetleri ile dolaşabilmelerine izin verilmiştir.

Şapka inkılâbı yasasının uygulanması konusunda TBMM istiklal mahkemelerini kurmuştur.
Bunlar ülkenin çeşitli yerlerinde şapka inkılâbına karşı gelenleri yargılamıştır. Yasaya göre şapkadan başka bir başlık takmada direnmenin cezası 3 aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı. Aslında cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması, şer’iye mahkemelerinin kapatılması, Hıyanet-i Vataniye Yasasına ‘dinin politikaya alet edilmeyeceği’nin eklenmesi gibi girişimler yüzünden kabaran tepkiler, şapka olayını bahane edindiler.

Anlaşıldığı üzere bütün inkılâplarda olduğu gibi, halk hemen şapka inkılâbını kabullenmemiş bazı aksaklıklar ve tepkiler ortaya çıkmıştır.

TEKKE ZAVİYE VE TÜRBELERİN KAPATILMASI

Tarikat; Arapça’da yol anlamına gelmektedir. Tarikatlar insanları Allah’a ulaştıran manevi yollar olarak kabul edilmişlerdir. Osmanlı devletinde tarikat merkezlerinin büyüklerine tekke küçüklerine de zaviye denirdi.Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarları tehlikeye düştükçe halkı ayaklandırmaya koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana ayaklanmalara yol açmaları hakkında Atatürk;
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz.Başka bir şey tanımayız” demiştir.
Toplumda ayrılık unsuru oluşturan bu kurumların laik Türkiye Cumhuriyeti ile bağdaşma olanağı yoktu. Bu nedenle, 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Şeyh, derviş, mürid, dede gibi unvanlarda yasaklandı.

SOYADI KANUNU

Soyadı yasası 21 Haziran 1934 yılında çıkarılmıştır. Yasanın çıkarılmasıyla her Türk vatandaşı kendisine uygun bir soyadı almakla yükümlü tutulmuştur. Alınacak soyadlar Türkçe olacak, gülünç, ahlaka aykırı, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları kullanılmayacaktı.

TBMM 24 Kasım 1934 yılında çıkardığı 2258 sayılı kanunla, Mustafa Kemal’e Türk’ün atası anlamını taşıyan “Atatürk” soyadını Türk milletinin bir şükran ifadesi olarak vermiştir. Yine 1934 yılı içerisinde çıkarılan yasayla insanlar arasındaki ayrıcalıkları belirten ağa, bey, hacı, hafız, paşa, molla, hanımefendi ve hazretleri gibi lakap ve unvanların kullanılması yasaklanmış, böylece soyadı kullanımıyla da yasalar önünde insanların eşit bir hale gelmesi sağlanmıştır.

Milli Mücadelede gösterilen başarılardan dolayı verilen madalyaların kullanılması dışında, Osmanlı idarecilerinin verdiği her türlü nişan ve rütbelerin kullanılması yasaklanmıştır.

TAKVİM , SAAT VE ÖLÇÜLERDE DEĞİŞİKLİK

Yurt içi ve yurt dışındaki ticari ilişkilerin düzenlenmesinde, çeşitli kolaylıkların sağlanması adına yapılan değişiklikleri kapsamaktadır;

Ağırlık ölçüsü birimi olarak kullanılan okka yerine, kilo ve gram, uzunluk ölçüsü birimi endaze yerine, metre ve santimetre gibi ağırlık ve ölçü birimleri getirilmiştir. 1925 yılında çıkarılan kanunla Hicri ve Rumi takvimler yerine Miladi takvim kabul edilerek 1 Ocak 1926’dan itibaren de kullanılmaya başlanmıştır.

Güneşin batışına göre ayarlanan saat yerine, çağdaş dünyanın kullandığı saat sistemi kabul edilerek ezani saat uygulamasından bu günkü kullandığımız modern saat uygulamasına geçilmiştir. Milli bayramlar ve tatil günleri yeniden düzenlenmiş,1935 yılında çıkarılan kanunla hafta tatili Cuma’dan, cumartesi öğleden sonra ve Pazar gününe alınmıştır.

Böylelikle, Miladi takvimin kullanılmaya başlanması, ağırlık ve uzunluk ölçü birimlerinde yapılan değişikliklerin hayata geçirilmesi, bir günün 24 saate bölünerek günlük yaşayışın yeniden şekillendirilmesinin sağlandığı modern saat uygulamasına geçilmesi, milli bayramlar ile tatil günlerinin tekrar düzenlenmesi ile uluslar arası ticari ilişkilerin gelişimi açısından oldukça önemli adımlar atılmıştır, takvim, saat ve ölçü birimlerinde yapılan değişikliklerin sonucunda en büyük kazancı ülke ekonomimiz elde etmiştir.

TÜRK MEDENİ KANUNU

Osmanlı devletinde toplumun ihtiyaçlarını “mecelle” (Adli kurallar Kitabı) karşılıyordu. Medeni hukuk konusunda Mecelle’nin yetersizliği, Birinci Dünya Savaşı sırasında anlaşılmış ve değişiklik yapılmasına karar verilmiştir.Ancak,savaştan yenilgiyle çıkınca,bu konudaki çalışmalar kesilmişti.Mecelle kişilerin aile kurumu, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, hak ve borçları, satın alma, kiralama gibi bir çok konuda eksiklikler taşıdığından, tam bir Medeni Kanun sayılamazdı.1922 yılında TBMM bu konu üzerinde çalışmalara başladı.Bu konuda, Batılı devletlerin medeni kanunlar incelendi. İşte bu sebeplerden dolayı, İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun TBMM’de kabul edilerek 17 Şubat 1926 yürürlüğe konmuştur.

Sonuçları:
• Ailede kadın-erkek eşitliği sağlandı.
• Evlilikte resmi nikah zorunluluğu getirildi.
• Tek eşle evlilik esası getirildi.
• Kadınlara, istedikleri mesleğe girebilme hakkı tanındı
• Mahkemelerde tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadın-erkek eşit hale getirildi

Ancak siyasi ve demokratik alanda kadın-erkek eşitliğinin oluşması TBMM’nin daha sonra kabul ettiği farklı yasalarla gerçekleşmiştir.1930’da Türk kadını belediye seçimlerine 1933’te muhtarlık seçimlerine 1934’te milletvekillerine katılabilme hakkı kazanmıştır.

ÖĞRETİMİN BİRLEŞTRİLMESİ(Tevhid-i Tedrisat Kanunu)

Osmanlı toplumunda yaygın halde bulunan mahalle mektepleri ve medreseler TBMM tarafından 3 Mart 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birleştirilmesi) ile kaldırılmıştır. Böylece bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Türkiye’deki bütün eğitim ve öğretimin sadece devletin denetimi altındaki okullarda yapılması sağlandı.

Yabancı ve azınlık okullarının Milli Eğitim Bakanlığı’nca denetlenmesi sağlandı. Böylece, yabancı ve azınlık okullarının zararlı çalışmaları önlenmiş oldu. Bundan başka bu okulların ders programlarına Türkçe kültür dersleri konuldu. Bu dersler Türk öğretmenler tarafından okutulmaya başlandı.

Medreseler; Kişiler tarafından kurulan vakıf kuruluşlarıydı. Vakıfları parasal yönden denetleyen devlet medreselerde sürdürülen eğitim ve öğretim işleri ile hiç ilgilenmezdi. Din adamı, müderris ve kadı yetiştiren kurumlar olan medreselerde okutulan dersler daha çok din bilimleri olup, pozitif ilimlere çok az veriliyordu.Medreseler, izledikleri öğretim yöntemi yönünden kendisini yenileyememiş, gelişen dünyanın gerisinde kalmıştı. Tanzimat döneminde Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) kurularak, eğitim ve öğretim devletin bir görevi olarak benimsenmişti. Bu nedenlerden dolayı medreseler ve mahallemektepleri kaldırıldı.

TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na vererek, kaldırılan mahalle mektepleri ve medreselerin yerine bir çok şehirde meslek okulları, öğretmen okulları, teknik okullar, ortaokul ve liselerin açılması sağlanmıştır.

YENİ TÜRK HARFLERİNİN KABULÜ

Arap harflerinin yerine Türk harflerinin kullanılmasının sağlandığı harf devrimi “Türk Harfleri“ adıyla 1353 sayılı kanunla, 1 Kasım 1928’de kabul edildi.

Atatürk, 1926 yılından beri yaptırdığı araştırmaların sonucunda artık kullanılmakta olan Arap Alfabesi’nin zorluğuna karşın Latin Alfabesi’nin Türkçe’ye daha uygun bir lisan olduğu kanaatine varmıştı. İlk olarak İstanbul Sarayburnu Parkı’nda 9 Ağustos 1928 gecesi düzenlenen bir şenlik sırasında Halka hitaben şu konuşmayı yapmıştır, “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, milletimizin yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz”
Yeni Türk Alfabesi’nin kabul edilmesinde sonra yurdun dört bir yanında Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Atatürk’te bu çalışmalara “Millet Mektepleri Başöğretmeni” sıfatıyla bizzat katılmıştır.

TÜRK DİL VE TARİH KURUMLARININ KURULMASI

Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde farsça ve arapça sözcük ve dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca’yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyet öncesindeki dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik’te çıkarılan Genç Kalemler dergisinde “Yeni Dil” hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı.

Osmanlı döneminde tarihçilerin aşağı yukarı yalnızca yaşadıkları dönemin olaylarını yazıya geçirmekle yükümlü olmalarından ötürü, Türklerin eski tarihlerine ilişkin çalışmalar yok denecek kadar azdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin “önceki bütün Türk devletleriyle tarihsel bağı” olduğu, “dünya uygarlığının oluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının önemli payı bulunduğu” görüşünden yola çıkan Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde yapılan çalışmalar, 12 Nisan 1931′de, sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Türkçe’nin özleştirilerek yeni Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç alan Mustafa Kemal Atatürk, 12 Temmuz 1932′de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdurarak, Türkçe’nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı.

ÜNİVERSİTE ÖĞRETİMİNİN DÜZENLENMESİ

Türkiye’de ilk üniversite İstanbul’da Darülfünun adıyla kuruldu. (14 Ocak 1863). Cumhuriyet’in ilanından(1923) sonra Darülfünun’a tüzel kişilik tanındı(1924). Liseyi bitirmeyenlerin bu yükseköğretim kurumuna alınması uygulamasına son verildi. Ancak, Darülfünun 1932′ye kadar beklenilen düzelme ve gelişmeyi gösteremedi. 31 Mayıs 1933′de çıkarılan 2552 sayılı yasa’yla Darülfünun kapatıldı ve yerine Maarif Vekaleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı İstanbul Üniversitesi kuruldu.

GÜZEL SANATLKLARDA YENİLİKLER

Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. Mustafa Kemal Atatürk, Türk sanatının araştırılmasını, Türk toplumuna ve dünyaya tanıtılmasını istiyordu. Bunun için imkânlar sağladı, yol gösterdi, teşvik etti. Sanat ve sanatçıya çok önem veren Mustafa Kemal Atatürk , “Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız.” ve
” Güzel sanatlar, bir milletin duygu, düşünce, görgü ve zevkinin bir yansımasıdır. Bu nedenle güzel sanatlar, bir milletin tanınmasında önemli rol oynar. Sanat, milletleri birbirine yaklaştıran önemli bir kültürel etkinliktir. Bir milletin güzel sanatlarda ileri gitmesi, o milletin diğer milletler tarafından kolayca tanınmasını sağlar. Bir milletin kültür seviyesi, meydana getirdiği sanat eserleri ile ölçülür. Güzel sanatlara önem veren milletlerin dünya görüşleri de değişir. Güzel sanatlar alanında eserler veren milletler, diğer milletler karşısında saygınlık kazanırlar. Bu nedenle sanat alanındaki başarılar, millî kültürün yükselmesinde önemli rol oynar. Sanatkârlarına önem veren toplumlar her zaman gelişmişler ve yükselmişlerdir” diyerek toplumların sanata ve sanatkârlara önem vermeleri gerektiğini vurgulamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren güzel sanatların bütün dallarında gelişmeye önem verildi. İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Avrupa’ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için öğrenci gönderildi. 1936′da Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Tiyatro için yurt dışından uzmanlar getirildi. Böylece çağdaş Türk sanatının oluşması sağlandı.

EKONOMİ ALANINDAKİ DEVRİMLER

Aşarın Kaldırılması
TürkiyeCumhuriyet’inin 1923-1929 dönemi, ekonomipolitikasına damgasını vuran İzmir İktisat Kongresi‘nin oy birliği ile alınmış kararlarından biri de 1925‘te aşarın kaldırılmasıdır. Aşar; şer’î bir vergi olmanın yanında, Osmanlı Devleti’nde mülkiyet düzeninin miri (başı), arazi rejiminin bir sonucudur. Aşar; Osmanlımülkiyetrejimini temsil eden zamanın en önemli vergilerindendir. Aşar; mülkiyeti devlete ait olan toprakların kullanımı karşılığında alınan bir tür kira gibi düşünülebilir. Aşar; bütçenin gelir kaleminde önemli bir yer tutmaktaydı. Fakat İzmir İktisat Kongresi‘yle liberal bir ekonomi tasarlandığı ve liberalizmin temeli özel mülkiyete dayandığından, Aşarın varlığı bir çelişki haline gelmiştir. Yani Cumhuriyet idaresi, Sultan’ın mülkünün sahiplik sıfatını halka intikal ettirince, aşarın alınmasının mantığı da sona ermiştir.

Örnek Çifliklerin Kurulması
Mustafa Kemal Atatürk tarımla ilgili bir çok devrim yapmıştır. Bizzat örnek çiftlikler kurdurmuştur en önemlisi tabiki Mustafa Kemal Atatürk Orman Çiftliğidir.
Mustafa Kemal Atatürk Orman Çiftliği, Mustafa Kemal Atatürk’ün 5 Mayıs 1925 yılında, Ankara’da modern bir çiftlik kurulması için verdiği talimat ile kurulmuştur.

Türkiye’yi bağımsızlığa kavuşturduktan sonra, “Milli ekonominin temeli tarımdır. Bunun içindir ki tarımda kalkınmaya büyük önem vermeliyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar bu amaca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Fakat bu hayati işi isabetle amaca ulaştırabilmek için, ilk önce ciddi etütlere dayalı bir tarım siyaseti uygulamak ve onun içinde her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek uygulayabileceği bir tarım rejimin kurmak lazımdır” diyerek tarıma verdiği önceliği belirtmiştir. “Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arsında olduğunu fark etsin” diyerek Mustafa Kemal Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulmasında öncü olmuştur. Ayrıca, bozkır ortasına kurulmuş olan ülkenin yeni başkenti Ankara halkının rahatlıkla gezebileceği, nefes alacağı, yaz, kış yeşil kalabilecek bir yer, bir doğa güzelliği yaratma isteği de önemlidir. Ülkenin tanınmış tarımcılarını Çankaya Köşkü’ne çağırtarak, Ankara civarında modern bir çiftlik kurmak istediğini söyler ve bu amaca uygun bir arazi bulmaları emrini verir.

Sanayiyi Teşvik Kanunu
İzmir’de 17 Şubat 1923’te toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde alınan kararlardan biri de sanayinin teşvik edilmesi olduğundan Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomide özel girişimciliğe önem verildi. Özel girişimciliğin sanayileşme yolundaki çabalarına destek amacıyla TBMM, Sanayiyi Teşvik Kanunu’nu kabul etti (28 Mayıs 1926) ve 1927’de yasa, daha da kuvvetlendirilerek imalât ve madencilik alanlarında faaliyet gösteren sanayi kuruluşlarına önemli teşvikler getirdi. Buna göre, uygun görülen işletmelere karşılıksız arazi verilmesi; şirketlerin, kazanç ve gümrük vergileri ile harçlardan muaf tutulması, şirketlere özel haberleşme hatları kurma konusunda kolaylık sağlanması, devlet demir ve denizyollarının bu kuruluşlara ait malzemelerin taşınmasında %30 indirim uygulaması, şirketlere bir yıllık imalât değerinin %10’u kadar prim ödenmesi, yasadan yararlanan şirketlerin mal fiyatları, ithal mallardan %10 pahalı olsa bile kamu kesimine, bu şirketlerin mallarını satın alma mecburiyeti getirilmesi gibi bazı kolaylıklar sağlandı. Ayrıca, özendirilen girişimlerde kural olarak Türklerin çalıştırılması gerektiği, sadece yönetici ve muhasebecilerin yabancı olabileceği, nitelikli iş gücü gerektiğinde ülke dışından, kısa süreli ve Türklere aynı işi öğretmek koşuluyla yabancı işçi getirilebileceği hükme bağlandı.


I. ve II. Kalkınma Planları
Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye’de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk’ün Türk Ulusu’na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı’nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı’nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir

Saltanatın Kaldırılması

Mudanya Mütarekesi’nden sonra, Lozan Baris Konferansi için hazirliklar baslayinca, Osmanli Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yaninda konferansa katilmak arzusunda oldugunu bildirdi. Itilaf Devletleri’nin, hala Istanbul’da bir hükümet tanimak ve onu da Türkiye ile birlikte konferansa çagirmak istemeleri ve bu hükümetin de, delegeleri beraberce seçmek için Büyük Millet Meclisi’ne basvurmasi, Mustafa Kemal Pasa’yi harekete geçirdi.
Sadrazami Tevfik Pasa’nin baris konferansinda görüs ve sözbirligi, Büyük Millet Meclisi Baskanligi’na çektigi telgraf, Mecliste tepkiyle karsilandi. Gerek Mustafa Kemal Pasa’nin, 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde ve gerekse 20 Ocak 1921 tarihli Anayasada egemenligin millette oldugu ilan edilmisti.
Baskomutan Mustafa Kemal Pasa ve pek çok milletvekilinin ortak teklifi 30 Ekim 1922 günü TBMM’de görüsülmeye baslandi. Önergede Saltanatin kaldirildigi belirtiliyordu. Saltanatla birlesmis olan “halifelik” ise ondan ayrilacakti. Atesli görüsmeler sirasinda su düsüncelerin Meclis Genel Kuruluna hakim oldugu görüldü: Saltanat, Halifelikten ayrilsin ve kaldirilsin. Halifeyi biz seçelim; -Saltanat ve Halifelik birbirinden ayrilamaz. Bu nedenle, eger Saltanat kaldirilirsa Halifelik de kalkmis olur ki, böyle bir durum düsünülemez.
Görülen suydu: Basta Hüseyin Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Pasa gibi, Gazi Mustafa Kemal Pasa’nin yakin arkadaslarinin bulundugu bir grup, Halifeligin Saltanattan ayrilamayacagini ileri sürüyorlardi. Saltanatin kaldirilmasi hakkinda kanun tasarisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Karma Komisyonunda görüsülürken, hilafetle saltanatin ayrilamayacagi düsüncesi ileri sürüldü. Ilk grubun içinde bulunanlar ise böyle bir ayrimin mümkün oldugunu belirtiyorlardi.
Mustafa Kemal Pasa söz alarak, tarihsel ve bilimsel açiklamalarda bulunarak, yüksek sesle sunlari söyledi: “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafindan hiç kimseye, ilim icabidir diye müzakereyle, münakasa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alinir. Osmanogullari zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatina vaziülyed olmuslardi (zorla el koymuslardi). Bu tasallutlarini alti asirdan beri idame eylemislerdir. Simdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatini isyan ederek kendi eline bilfiil almis bulunuyor.
Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatini, hakimiyetini birakacak miyiz, birakmayacak miyiz meselesi degildir. Mesele zaten emrivaki olmus bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktir. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafik olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktir. Fakat ihtimal bazi kafalar kesilecektir. ”
Mustafa Kemal Pasa’nin bu çok önemli ve tarihi konusmasi sonunda, Karma Komisyon’da, görüsülen teklif hemen kabul edilmis ve ivedilikle Genel Kurulda görüsülerek, 1 Kasim 1922′de 308 Numarali karar olarak benimsenmistir. Yeni Türkiye’nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile, hilafet ve saltanat birbirinden ayrilmis, saltanat kaldirilmistir. Ertesi gün, TBMM, Osmanli veliahdi Abdülmecid Efendi’yi halife seçmistir.
Böylece, çok önemli bir gelisme saglanmistir. TBMM’nin Saltanati kaldirma karari, Istanbul Hükümeti tarafindan da benimsenmistir. Hükümet istifa etmistir. Devir ve teslim islerine derhal baslanmistir. Bu tutum, Saltanatin kaldirilmasinin beklendigini de gösterir. Saltanatin kaldirilma karari üzerine, 17 Kasim 1922′de Sultan Vahidettin, Ingiltere himayesine siginarak Malaya zirhlisi ile yurdu terketmis ve Malta’ya gitmistir. Oysa Osmanli tarihinde hiçbir padisahin düsmana siginmak gibi bir tutum içine girdigi görülmemistir.

Etiketler:saltanatın kaldırılması saltanatın kaldırılmasını hızlandıran olay nedir saltanat kaldırıldı saltanatın ve halifeliğin kaldırılması saltanatın kaldırılmasını hızlandıran olay saltanatin kaldirilmasi saltanat kaldırılması saltanatın kaldırılma sebepleri saltanatın kaldırılmasının sebebi saltanatın kaldırılmasının sebepleri saltanat ne zaman kaldırıldı saltanat ve halifeliğin kaldırılması saltanatın kaldırılmasını hızlandıran nedenler saltanatı kaldırılması saltanatın kaldırılmasının başlıca nedenleri saltanatın kaldırılmasını hızlandıran etkenler saltanatlığın kaldırılması saltanat yönetimine niçin son verilmiştir saltanatın kaldırılma sebebi saltanatın klaldırılması ve sonuçları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir