Seven Sevdiğine Sevdiğini Söylesin

Sponsorlu Bağlantılar
allah bu engel gibi insan kalp melek nefret onu sevgi sevmek veya yol yola Seven Sevdiğine Sevdiğini Söylesin Birini Allah İçin Sevmek allah için sevmek seven sevdiğine sevdiğini söyles..

Allah İçin Sevmek…

ALLAH İçin Sevmek

Sevgi kalplerin canı, ruhların gıdasıdır. Sevmeyen kalp ölüdür.

Bütün sevgiler, o duyguyu var edene, onu kalbimize koyanadır.

Kendini yaratanı sevmeyen kalp, ruhunu yitiren bedenden daha soğuktur.

Mü’min sevdiğini ALLAH için sevmelidir; bu onun en belirgin özelliklerinden biridir.

Sevdiğini ALLAH rızâsı için sevmek, esasen Allah’ı sevmektir.

Hatta Peygamber aleyhisselâm’a duyulan muhabbetin kaynağı da ALLAH sevgisidir.

İnsan sevdiği kimseyi akrabası olduğu için, aralarında iş ve menfaat bağı bulunduğu için değil, Müslüman olduğu için sevmelidir.

ALLAH rızâsı için sevdiği kardeşinin din ve dünyasının mükemmel olmasını arzu etmeli, başına bir sıkıntı gelmemesini dilemelidir.

Böylece din kardeşine karşı kalbinde doğabilecek kötü duygulara fırsat vermemelidir.

Müslümanlar Kardeştir

İmanın zevkine varabilmenin önemli şartlarından biri, sevdiği kimseyi ALLAH için sevmektir. (Buhârî, Îmân 9, 14)

Sevmediği kimseyi, başka bir sebeple değil, sırf ALLAH rızâsı için sevmemek de Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği erdemli bir davranıştır. (Ebû Dâvûd, Sünnet 3)

Demek ki sevgi de, nefret de dünyevî bir maksat için değil, sadece ALLAH rızâsı için gösterilmelidir.

Maddî bir çıkar, bedenî bir haz ümidiyle birini sevmenin veya menfaatine engel olduğu için birinden nefret etmenin ALLAH katında hiç önemi yoktur.

ALLAH için beslenen sevgi, sevilenin bir iyiliği sebebiyle artmayacağı gibi, verdiği bir sıkıntı yüzünden de azalmaz.

Peygamber Efendimiz’in anlattığı şu canlı sevgi örneğini dinleyelim:

Vaktiyle adamın biri, bir başka köydeki din kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. ALLAH Teâlâ, onu gözetlemek ve kendisiyle konuşmak için bir meleği görevlendirdi.

Melek, adamın geçeceği yol üzerinde onu beklemeye başladı. Yanına gelince:

“Nereye gidiyorsun, kardeş?” diye sordu.

“Şu ilerideki köyde bir din kardeşim var, onu ziyârete gidiyorum.”

“O senin akraban mı?”

“Hayır.”

“Ondan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?”

“Hayır. Ben onu sırf ALLAH rızâsı için seviyorum; ziyâretine de bu sebeple gidiyorum.”

O zaman melek şunları söyledi:

“Sen onu nasıl seviyorsan ALLAH da seni öyle seviyor.

Ben, bu müjdeyi vermek için ALLAH Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim.” (Müslim, Birr 38; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 462, 50

Gördüğünüz gibi, ALLAH için beslenen sevginin karşılığı, ALLAH tarafından sevilmektir.

Allah’a gönül veren kimse bütün mü’minleri sever; onların kendi kardeşi olduğunu düşünür. Müslümanları Cenâb-ı Hakk’ın da sevip kendi yoluna ilettiğini ve İslâmiyet’le şereflendirdiğini bilir.

İyi bir mü’min, bütün Müslümanlara değer verir. Onların dokunulmaz haklarına saygı gösterir; kendilerine dua eder; iyiliklerini ister; kusurlarını örtmeye çalışır.

Dünyada Müslümanlara kin beslemek, haset etmek, kötülüklerini istemek bir mânevî hastalıktır. ALLAH Teâlâ onları cennete koyunca, gönüllerindeki bu tür marazî duyguları tamamen yok edecektir. (A’râf 7/43; Hicr 15/47)

Bunu böyle bilmeli ve gönül hastalıklarından kurtulmaya çalışmalıdır.

Sevdiğini Söylemek

Müslüman; din kardeşlerine muhabbet beslemeli, hele ahbap ve arkadaşlarını daha çok sevmelidir. Peygamber Efendimiz’in Mekke’den göç eden muhâcirler ile Medineli ensârı birbirine kardeş yaptığını dikkate almalı, gönül dostlarını has kardeşleri kabul etmeli, onlara olan muhabbetini ziyadeleştirmelidir.

Muhabbeti büyütüp geliştiren sebeplerden biri, sevgiyi dillendirmektir. Bunu bize sevgili Efendimiz öğretmiştir.

Bir gün Efendimiz’in yanında oturan bir adam, yoldan geçen şahsı Kâinâtın Efendisi’ne gösterdi:

“Yâ Resûlallah! Ben şu adamı çok seviyorum” dedi.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem:

“Onu sevdiğini kendisine söyledin mi?” diye sordu.

“Hayır, söylemedim” deyince:

“Hemen git ve ona kendisini sevdiğini söyle!” buyurdu.

Sahâbî yerinden kalktı; o zâtın arkasından yetişti ve:

“Ben seni ALLAH rızâsı için seviyorum” dedi.

O da ona şu nefis cevabı verdi:

“Beni rızâsı için sevdiğin ALLAH da seni sevsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb 112, 113; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 140-141, 150)

Peygamberler Sultanı, sevgiyi dile getirmeye işte böyle önem verirdi. “Bir kimse din kardeşini sevdiği zaman, bunu ona söylesin” buyururdu. (Ebû Dâvûd, Edeb 112, 113; Tirmizî, Zühd 54; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 130)

Şunu iyi bilmelidir: Kıyamet gününde, hiçbir gölgenin bulunmayacağı o korkunç mahşer yerinde, Cenâb-ı Hak yedi grup insana arşının gölgesini ikrâm edecektir. Bu bahtiyarlardan biri ALLAH rızâsı için birbirini sevenlerdir. (Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24; Müslim, Zekât 91)

Allah Için Sevmek Allah Için Buğzetmek

Allah Için Sevmek Allah Için Buğzetmek

ALLAH İÇİN SEVMEK ALLAH İÇİN BUĞZETMEK

Allah için sevip Allah için buğzetmek, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ‘in biz ümmetine bizzat yaşayarak göstermiş olduğu Peygamberî ahlâkın içerisinde çok önemli bir yer teşkil eder. İnanan insanlar olarak her hususta ona tabi olması gereken bizlerin yakınlarımıza ve diğer insanlara göstereceği sevgi ve buğz bu esasa dayanmalı, nefsânî olmamalıdır.

Bir kimsenin kendi nefsini, çocuğunu, eşini, akrabasını ve diğer insanları sevmesi doğal bir sevgidir. Ancak kâmil bir mü’minin bunlara karşı duyduğu sevgi her şeyi yaratan Allah (c.c.)’nün rızası içindir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:

“Üç huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın tadını alır:

1. Allah ve Rasûlü’nü bu ikisi dışında kalan herkesten ve her şeyden fazla sevmek,
2. Bir kulu sırf Allah rızası için sevmek,
3. Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.”(Buhârî, İman 9)

Bir gün Efdalüddin hazretlerini öven ve sevdiğini söyleyen bir kimseye onun şöyle cevap verdiği nakledilir:

“Allah aşkına git!” Bu sözüne karşılık o zat; “Allah’a yemin ederim ki seni kalben sevmekteyim. Kıyamet günü mahşer yerinde seninle birlikte bulunmayı Allah’tan niyaz ederim.” dedi.

Efdalüddin hazretleri bu zata; “Peki, şayet beni mahşer günü ateşe atsalar ne yaparsın?” diye sorunca o kimse; “O vakit seni bırakır giderim.” dedi. Bunun üzerine Efdalüddin hazretleri; “Kardeşlik sevgisi şudur ki; ben ateşten çıkmayınca sen de Cennet’e girmemelisin. Beni bekleyip birlikte Cennet’e girmeye çalışmalısın. İşte kardeş sevgisi budur. Yoksa ateşi görünce beni bırakıp kaçman değildir.” demiştir.

Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)’den şöyle rivayet ediyor: “Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek, ‘Nereye gidiyorsun?’ dedi. Adam, ‘Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum.’ cevabını verdi. Melek, ‘O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?’ dedi. Adam, ‘Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyaretine gidiyorum.’ dedi. Bunun üzerine melek, ‘Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim.’ dedi. ”(Müslim, Birr 38)

Sevgi iflas edince kin ve nefret fahiş şekilde kâr eder. Kin ve nefret kâr edince toplumdaki birlik yok olur. Birlik yok olunca toplum dağılır. Bugün özellikle toplumumuzda bir çözülmüşlük, bir sevgisizlik haddi aşmış durumdadır. Esas sevgisizlik Allah (c.c.)’yu sevmemekten ileri gelir. Her şey Allah için sevilebilir, ancak hiçbir şey O’nun sevgisine eş tutulamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sahâbe’ye, Sahâbe’nin birbirine ve Tabiî’ne bıraktığı sevgi, kardeşlik duygularını tekrar kazanmak, hadîs-i şerifte buyrulduğu üzere imanın tadını alabilmek hepimiz için şarttır. Allah için her mü’min sevilmelidir. Mü’min, imanın güzelliğini tatmış olan kişidir. Mü’minler, her biri rengi ve kokusu ayrı, muhtelif gül bahçelerine ait güllerdir. Mü’minler, birbirini tamamlayan bir ailenin üyeleri gibidirler.

Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Allah’ın kullarından öyle üstün kimseler vardı ki, peygamber değildirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara imrenecekler.” Bunu dinleyen Ashâb; “Yâ Rasûlallah, onlar kimlerdir? Belki tanışır onlarla muhabbet eder, dualarını alırız.” dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Onlar bir sülaleden akraba olmadıkları halde sırf Allah için birbirlerini severler. Âhirette nurdan minberlerin üzerinde, yüzleri ay gibi parlayacak. Herkesin korkudan hüzün ve kedere boğulduğu o günde ne korkacaklar ve ne de üzüleceklerdir.” dedikten sonra şu âyeti okudu: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiç bir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.”(Yûnus, 10/62)

Hasan-ı Basrî (k.s.) diyor ki: “Bizim dost ve kardeşimiz bize aile efradımızdan daha sevimlidir. Zira bizim aile efradımız, bizi dünyada anar; ama dostlarımız mahşer yerinde anarlar.”

İmam Gazâlî (k.s.) şöyle demiştir:
“Sevginin en üstün derecesi Allah için ve Allah rızası için sevmektir. Çok ince, derin ve kapalı olan bu kabil sevgi hususunda meşhur hadis âlimlerinden Bakıyye bin Velîd şöyle demiştir: ‘Mü’min, sevdiği mü’minin köpeğini de sever.’ Bu kabil sevgi ile evini, mahallesini ve komşularını da sever. Nitekim Mecnun şöyle diyor: ‘Leyla’nın bulunduğu memleketleri dolaşır onların taşını toprağını öperim.

Aslında gönlümü yakan o memleketler değil, Leyla’nın sevgisidir.’ İşte Allah sevgisi de böyledir. Kalbi kapladığı ve artık onu gizlemekten çıkıp aldırış etmeyeceği bir hale geldiği zaman bu sevgi Allah’tan başka bütün varlıklara da sirayet eder. Çünkü bütün mevcûdat O’nun kudretinin eseridir. Bunun için Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e meyvelerin turfandası takdim edildiğinde, onu sever, yüzüne gözüne sürer ve ‘Rabbimin yeni bir yaratığıdır.’ derdi.”

Cenâb-ı Hak (c.c.), Kur’ân-ı Hakîm’inde şöyle buyurmaktadır: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfünden onlara daha da fazlasını verecektir.”(en-Nisâ, 4/173)

Bu âyetin tefsirinde şöyle denilir: Allah Teâlâ (c.c.), bir kuluna mağfiret ettiği zaman onu kardeşlerine de şefaatçi kılar. Nitekim bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Mizanda, o günahların ve sevapların tartıldığı anda günah kefesi ağır gelen birisine yakınlarından iyilik ve sevap alma izni verilir. O kişi, en yakın şefkatine güvendiği annesine ilk önce gider, der ki anacığına; ‘Anneciğim günahım sevabımı aştı, yardım et bana, sevaplarından bir kısmını bağışla.’ Annesi cevaben; ‘Heyhat! Oğlum ben kendimi kurtarabileceğime dahi emin değilim, sana nasıl bağışlarım?’ Bunu duyunca adam yıkılır. Daha sonra babasına gider, fakat ondan da aynı cevabı alır. Sonra sırayla diğer en yakınlarına gider, fakat onlardan da bir hayır bulamaz. Umutsuz, üzgün mizana geri döner. Tabi günah kefesi ağır geldiği için

Cehennem’e atılmak üzere götürülür. Götürülürken bir kişi meleklere şöyle seslenir; ‘Durun! Bu kardeşimi nereye götürüyorsunuz?’ Melekler ise; ‘Cehennem’e… Günahı sevabına galebe çaldı.’ derler. O kişi şöyle nidâ eder: ‘Yâ Rabbi! Eğer bu kardeşim Cehennemlikse ben Cennet’i istemem. Kardeşim Cehennem’de azap görürken, ben Cennet’e gitmem.’ deyince Yüce Hak Celle ve Alâ şöyle buyurur: “Kulumun bu fedakârlığına karşılık her ikisini de affettim. İkisini de Cennet’e götürün ve sayısız nimetlerimle donatın.”

Cenâb-ı Hakk’ın kardeşliğe verdiği önem, bu misalde gözler önüne serilmektedir.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Gerçek kardeşin, daima yanında bulunan ve sana yararlı olmak için zarara katlanan, zamanın musibet ve felaketleri ile karşılaştığın zaman ne pahasına olursa olsun, yanında koşandır.”

Kardeşlik, iki mü’min arasındaki sevgi bağıdır. Bu bağ, beraberinde bazı hakları getirir. Bu haklardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Birinci hak, maldadır. Hicret sonrası Medine’deki Müslümanların, mallarını ikiye bölüp muhacir kardeşlerine infak etmeleri bu kabildendir.

İkinci hak, fiilen yardıma muhtaç olduğunu görünce onun istemesine mahal bırakmaksızın yardımına koşmak ve kendi işini sonraya bırakmaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in meclisinde Abdullah bin Ömer (r.a.) sağa sola bakıp duruyordu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) niçin bakındığını sordu. O’da; “Sevdiğim bir adam vardı onu arıyorum.” deyince Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Bir adamı sevdiğin zaman adını, babasının adını, dedesinin ve akrabalarının adını sor, öğren. Hasta olduğu zaman ziyaretine, işi olduğu zaman yardımına gidersin.” buyurdu.

Üçüncü hak, dildedir. Bazen susması bazen konuşması lazımdır. Susması, huzurunda ve gıyabında kusurlarını bilmezlikten gelmesi ve onlardan bahsetmemesidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Gördüğü iyilikleri gizleyip, gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allah’a sığının.” buyurmuşlardır.

İbn-i Mu’tez şöyle diyor: “Açıklanması istenmeyen, bana emanet edilen bir sırrı göğsüme yerleştiririm de göğsüm ona mezar olur.”

Bir başka Allah dostu da şöyle der:
“Sır benim göğsümde mezarda bekleyen gibi de değildir, çünkü mezarda olanlar dirilip açığa çıkmayı bekler. Ben bana emanet edilen sırrı öyle unuturum ki, mümkün olsaydı, onu gizleyip yok ettiğimden sırrın bile haberi olmazdı.”

Dördüncü hak, bazı sürçme ve hatalarını bağışlamaktır.

Beşinci hak, hayatında ve ölümünde onun sevdiği ve kendisi için arzu ettiği şekilde kendisi ve çoluk-çocuğu içir hayır duada bulunmaktır.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Bir kimse, kardeşine dua ettiği zaman bir melek; ‘Allah sana da o dua ettiğin gibi versin!’ der.”, “Kişinin, kardeşi hakkında gıyâben yaptığı dua reddolunmaz.” buyurmuşlardır.

Altıncı hak, dostuna yük olmamak ve lüzumsuz tekliflerde bulunmamaktır.

Yedinci hak ise, vefa ve ihlâstır. Vefa demek; kendisiyle ölünceye kadar ve öldükten sonra da aile efradı ile muhabbeti devam ettirmektir. İmam Şafiî hazretleri Bağdat’ta bir kardeş edindi. Sonra bu kardeşi Irak’ta Sîbeyn valiliklerine tayin edildi ve Şafiî hazretlerine olan davranışı değişti. Bu vefasızlık üzerine Şafiî hazretleri kendisine şu beyitleri yazdı: “Git, ebedi olarak senin sevgini gönlümden boşadım. Şayet kusurundan vazgeçer ve düzelirsen bu bir talâktır, diğer iki talâk ile sözümüz devam eder. Yok, tutumunda ısrar ediyorsan sana bir talâk daha veririm ve iki hayızda iki talâk olmuş olur. Üçüncü talâkı da verirsem, artık seni Sîbeyn valiliği de kurtaramaz.”

Allah sevgisi, kuvvet bulduğu zaman ilim ve amel bakımından Allah’a hakkiyle kulluk eden herkese karşı gönülde sevgi uyandırır. Böylesine bir sevgi, aradaki mesafelerin uzaklığına rağmen aynı şekilde hissedilir. İşte bu sevgi Allah için ve Allah rızası için hiçbir menfaat gözetmeden hâsıl olan sevgidir. Çünkü bu mü’minin, o âlim ve âbidi sevmesi Allah Teâlâ onu sevdiği, Allah rızasına uyduğu ve Allah Teâlâ’yı sevdiği içindir.

Ve selâmun ale’l-murselîn. Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.

Faydalanılan Eserler:
1. İmam Şa’rânî, el-Uhudü’l-Kübrâ.
2. İmam Gazâlî, İhyâ Ulûmi’d-Dîn.
3. Hafız el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb.
4. Ermişlerden Osman, Dürretü’l-Vâizîn.

Allah İçin Sevmek,allah İçin Kızmak

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!
Cenâb-ı Hakk’ın tüm hayırları, lütufları üzerinize olsun… Hem dünyada, hem ahirette Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin…
a. Çarşıda Pazarda Tesbihin Sevabı
Peygamber SAS Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden Deylemî (Rh.A)’in Hazret-i Ali RA ve KV Efendimiz’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifle sohbetime başlamak istiyorum. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki: RE. 214/12 (Essûku dâru sehvin ve gafleh, femen sebbeha fîhâ tesbîhaten ketebellàhu lehû bihâ elfe elfi hasenetin, ve men kàle fhihâ lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh kâne fî civârillâhi hattâ yümsiye.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.Bu, çarşı-pazar yeriyle ilgili bir hadis-i şerif. Sûk, pazar yeri demek Arapçada. Burada insanlar toplanır, satıcılar mallarını tezgâhlara koyarlar. Müşteriler gelir, orda istedikleri mallara bakarlar. Ölçülür, tartılır, paraları verilir veya başka bir malla değiştirilir. Böylece alışverişler yapılır. Çarşı pazar yeri böyle bir yer.Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Essûku dâru sehvin ve gafletin) “Pazar yeri, yanılma ve gaflet yeridir. Gaflet ve yanılma yurdudur.” Neden çarşı pazar yanılma yeridir, gaflet yeridir?.. Çünkü, alışverişin hakkàniyetle yapılması lâzım! İki tarafın Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu adaletli kurallara riayet etmesi lâzım! Satıcının doğru sözlü olması lâzım! Malını haksız yere allayıp, pullayıp medhetmemesi lâzım! Mostra yapıp, altına kötüleri koyup aldatmaca yapmaması lâzım! Ölçüyü, tartıyı düzgün yapması lâzım! Alanın riayet etmesi gereken âdâb var. Satanın da riayet etmesi gereken kurallar var, âdâb var. İslâmî bir pazar yerinde ticaret ahlâkına ait uyulması gereken kurallar var. Hazret-i Ömer Efendimiz halife iken sorarmış:”–Hangi alışveriş helâldir, hangi alışverişe haram katışır?.. Şeriate, kànûnî ilâhîye hangisi aykırıdır? Nasıl olursa faize girer?” diye imtihan edermiş. Bilmeyeni, cevap veremeyeni de cezalandırırmış. Bu ticaret âdâbını, ahkâmını müslümanların, ticaretle meşgul olanların bilmesi lâzım! Herkesin bilmesi gerekir; çünkü hepimiz az çok çarşıya pazara gidiyoruz, bir şeyler alıyoruz, veriyoruz. Tabii, o alışverişte kurallara uygun olmayan işler yapılırsa, sehiv olur, yanılma olur. Bir de gaflet yeridir diyor. Tabii, çarşıda satıcı malını satıp para kazanmak istiyor. Alıcı da iyi bir almak istiyor ve iyi malı ucuza almak istiyor. Bir kazanç hırsı var, dünyalık maddî birtakım düşünceler var… Bu hırslar insanın gözünü bürürse, Cenâb-ı Hak’tan gàfil olur insan. Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi gördüğünü, bildiğini, her yerde hàzır ve nâzır olduğunu düşünemez. Gafletle yanlış işler yapar, belki de haramlara bulaşır. Bu çok olur. Yalan yere yeminler, hileli mallar olur. Belki hileli paralar olur. Eskiden paranın da halisi ve kalpı, sahtesi olurmuş. Belki şimdi de sahte para yine bahis konusu. İşte böyle bir yer… İnsan oraya girdiği zaman tehlikeli bir mıntıkaya giriyor. Hata yapılabilen, insanı Allah’ın rızasına aykırı durumlara düşürebilen bir yere girmiş oluyor. Dikkat etmesi lâzım! Mühim olan Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’ın rızasına aykırı iş yapmamak, haramlara, günahlara bulaşmamak… Müslümanın ana fikri budur. Şimdi böyle bir yere giren imanlı bir kimse ne yapacak?.. Tesbih çekecek, Allah’a sığınacak. Burada Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:(Femen sebbeha fîhâ tesbîhaten) “Kim bu pazar yerinde, çarşı yerinde bir tesbih söylerse…” Tesbih ne demek?.. Sübhànallàh demek… Tesbihin de tabii çeşitleri var. Kur’an-ı Kerim’de de (Sübhàne) ile başlayan pek çok ayetler var. Bizim Evrâd-ı Şerîfe’mizde bu tesbihatla ilgili ayetlerin olduğu bir gün de var. Oradan, pazar günü evradından hatırlayabilir kardeşlerimiz. Tesbihlerin, yâni Allah’ı tesbih etmenin, “Sübhànallàh” demenin güzel ibareleri, çeşitleri var. Hepsi güzel… Meselâ; Adem AS’ın tesbihi, Nuh AS’ın tesbihi, Yunus AS’ın tesbihi:(Lâ ilâhe illâ ente sübhàneke innî küntü minez-zàlimîn) gibi, ayetlerde olan, hadis-i şeriflerde olan tesbihler var. “Kim orada bir tesbih okursa, tesbih sözü söylerse; (ketebellàhu lehû bihâ) bu tesbih sözünden dolayı, bu dilindeki ifade ettiği bu güzel sözden dolayı Allah ona elfe elfi hasene yazar.” Bu elfe elfi hasene, bin kere bin hasene demek. Bin kere bin de milyon eder. Yâni bir milyon hasene yazar. –Tesbihin anlamı ne, mânâsı ne?.. Biz Kur’an-ı Kerim’de de tesbih sözünü okuyoruz. Namazda da rükûda, “Sübhàne rabbiyel-azîm” diyoruz; secde de “Sübhàne rabbiyel-a’lâ” diyoruz. Tesbih ne demek, Türkçede bunu hangi söz ifade eder, nasıl anlatabiliriz?.. “Sübhànallah” demek, Cenâb-ı Hakk’ın; rabbimiz, alemlerin rabbi, yaradanımız, mevlâmız Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin her türlü noksandan, eksiklikten, kusurdan, ayıptan münezzeh olduğunu ifade etmektir. Yâni, “Yâ Rabbi! Senin hiç eksiğin, kusurun, yanlışın, hatân yok… Her şeyin en güzel, en mükemmel!” demektir. Onun için “Sübhànallah” sözünü hayran olunacak ve hayret edilecek yerlerde söylerlerdi. İslâmî âdâba göre ecdadımız, selef-i sâlihînimiz, hayatta çeşitli şeylerle karşılaştığı zaman, kendi duygularını frenlemek için veya kendi duygularını karşı tarafa ifade etmek için, güzel sözleri kullanırlardı. Meselâ; beğendikleri, hayret ettikleri bir şey olduğu zaman, “Allàhu ekber!” diye bağırırlardı, seslenirlerdi. Meselâ, Vedduhà Sûresi indiği zaman, sahabe-i kiram ordaki o müjdeleri duyunca, sureyi dinledikten sonra (Allàhu ekber!) “Cenâb-ı Hak en büyüktür!” diye tekbir getirmişlerdi. Yâni bu bizim alkışımız gibi, hayranlık duyunca şakır şakır bir alkış tufanı koptuğu gibi; meydanda ise “Yaşa, varol!” sözü gibi… O makamda ama, tabii, İslâmî edebe göre güzel bir söz söyleniyor.Kızdığı zaman, karşı tarafta kendisini üzecek davranışlar olduğu zaman, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” denirdi. Veya “Lâ ilâhe illallah” denirdi. Veya, şimdi hacca, umreye gittiğimiz zaman görüyoruz. Araplar birbirleriyle münakaşa filân ediyorlar. Birbirleriyle biraz yüksek sesle sesler söylenmeğe başladığı zaman:”–Sallû alen-nebiyyi!” yâni, “Peygamber efendimiz’e salât ü selâm getir!” diyorlar.O da tabi “Hayır, getirmem!” diyemiyor; “Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammed” diyor. Böylece kızışan ortam serinlemiş oluyor, kızgınlık dağılıyor, şeytana fırsat verilmemiş oluyor. “Sübhànallah” ne demek?.. “Yâ Rabbi, sen her türlü noksandan münezzehsin! Her türlü kemâlâtın sahibisin, hàlikısın, mâlikisin!” demek. Onun için güzel bir şey, hayran olunacak bir şey gördüğü zaman da selef-i sâlihînimiz, “Sübhànallah!” derlerdi. “Sübhànallah, ne kadar güzel manzara!..” “Sübhànallah, ne kadar güzel bir çiçek, ne hoş koku!..” filân gibi söylerlerdi. İşte burada da, pazar yerine girildiği zaman böyle bir tesbih söylemenin mükâfâtı bildiriliyor. Demek ki biz de zikrederek, Allah’ı düşünerek, Cenâb-ı Hakk’a böyle tesbih ederek pazar yerine girersek; inşaallah hatalardan, günahlardan, o çarşının, pazarın şeytanca işlerinden, şeytanın aldatmalarından korunuruz. (Ve men kàle lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) “Her kim de ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ derse…” Bu ne demek: “Hiçbir güç ve kuvvet yok Allah’ınkinden başka… Bütün güç ve kuvvet Allah’ındır. O kàdir-i mutlaktır, ne isterse onu yapar. O müsaade ederse başka şeyler de olabilir; etmezse, olmaz!” demek. Bu da çok mühim bir sözdür, buna da havkale derler. Havkale, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ demektir. Tesbih de, “Sübhànallah” demektir. “Böyle havkale eyleyen, yâni ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ diyen; (kâne fî civârillâh hattâ yümsiye) akşam oluncaya kadar…” Akşam olunca tabii pazar yeri dağılacak. Gündüzle kàimdi. Gece oldu mu, ışık filân olmadığından, akşam vakti gelmeden evvel herkes metaını toplar, gideceği yere giderdi. “Akşama kadar Cenâb-ı Hakk’ın hıfz u himâyesinde, korumasında olur.” Çünkü bütün güç ve kuvvetin Allah’ta olduğunu anlamış, şuurlu bir müslüman… “Sen bu şuura ermişsin diye, Cenâb-ı Hak onu sever ve gafletten, hatâdan, yanlıştan, aldatılmaktan, zarara uğratılmaktan, artık her türlü istemediği şeyden korur. Cenâb-ı Hakk’ın himayesinde olunca, zararlı bir şeye mâruz kalmaz.O halde çarşıya pazara gittiğimiz zaman tesbih söyleyelim, “Sübhànallah” diyelim; veya “Sübhànallàh, vel-hamdü lillâh, ve lâ ilâhe illlallàhu vallàhu ekber” diyelim!.. Sonunda bu da zikredildiği için, “Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” diyelim!.. Demek ki namazların sonrasında, Ayetel-kürsî’yi okumadan evvel okuduğumuz tesbihi söylersek, orda bunların hepsi var: “Sübhànallàhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illlallàhu vallàhu ekbe, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.”Demek ki, pazar yerine girdiğiniz zaman, dilinizle bu sözleri söyleyin de, bu sevapları Cenâb-ı Hak, Peygamber SAS Efendimiz’in bize bildirdiği, müjdelediği, va’dettiği şekilde sizlere ihsân eylesin… Sizi korusun, çarşının pazarın şerrine uğratmasın… Hayrına erdirsin… Ticaretiniz, alışınız, verişiniz hayırlı olsun… İşiniz rast gitsin…Bu birinci hadis-i şerif. İnşaallah üç tane okuruz. b. Kış Mü’minin Baharıdırİkinci hadis-i şerife geliyorum. Bu da çok çok hoşuma giden bir hadis-i şeriftir. Ebû Saîd RA Hazretleri rivayet etmiş. Muhtelif kitaplarda kaydedilmiş, muhtelif ibareleri var. Efendimiz buyuruyor ki:RE. 215/15 (Eşşitâü rebîul-mü’min, kasura nehâruhû fesıyâmehû, ve tàle leylühû fekàmeh.) Ne kadar hoş, ne kadar tatlı bir hadis-i şerif. İnşaallah, hattat kardeşlerimiz güzelce yazarlar, duvarlara asılır. Şimdi sonbahardayız ya, önümüzde kış var. Ekim çıktı mı, bir kasım kalıyor, ondan sonra kışa geliyoruz. Birbuçuk ay sonra kış…Şitâ, Arapçada kış demek. Sayf, yaz demek. (Rihleteş-şitâi ves-sayf) diye sûreden hatırlayacaksınız. Sayf’ın yaz olduğunu, sayfiye kelimesinden hatırınızda tutabilirsiniz. Sayfiye, yazın gidilen köşkler, deniz kenarları, bağlık bahçelik çiftlik yerlere deniliyor; yazlık demek. Rebi’ de ilkbahar demek. Şimdi burada Peygamber SAS Efendimiz, iki mevsimi yanyana söyleyerek, nükte, bir edebî sanat, bir güzel söz ifade buyurmuş. (Eşşitâü rebîul-mü’min) “Kış mevsimi mü’minin baharıdır.” Ne kadar güzel! Kıştır ama, mü’min için ilkbahar gibidir. İlkbaharı severiz. Neden?.. Kışın soğuktur, ayazdır, dondurucudur. Köylerde, dağlarda çeşitli sıkıntılar olur. Yakıt olmazsa, evde insan üşür. Abdest alacağı zaman elleri, ayakları üşür. Elinin yüzü çatlar. Oraya ilaç sürülecek olur, çatlakları sızlar… Çeşitli zorlukları, meşakkatleri vardır.Ama ilkbahar geldi mi, havalar yumuşar. Koyunlar kuzularını dünyaya getirir. Kuzular meleşir, kelebekler uçar, kuşlar öter… Çayırlar, çimenler yemyeşil olur, çiçeklerle bezenir, halı gibi olur. Gökyüzünde bereketli bulutlar yağmurlar yağdırır. Şırıl şırıl sular akar… Şairlere ilham kaynağı olun, şiirlere konu olan bir güzel mevsim. Onun için baharı çok severler, nev-bahar derler. Biz ilkbahar diyoruz. Bu herkesin sevdiği bir mevsimdir. Peygamber SAS Efendimiz de kışı medhediyor: “Kış mü’minin baharıdır.” diyor. Yâni, “İnsanların baharı sevdiği gibi, mü’min kışı sever, kıştan memnundur.” Sonra güzelce de izah ediyor: (Kasura nehâruhû) “Gündüzü kısadır.” Kışın gündüzler kısa olur, saat olarak azdır; geceler uzundur. (Fesàmehû) “Mü’min de o kısa günde orucu kolay tutar, rahat tutar. Orucu tutuverir, sevabı kazanır. Bir de harman zamanında, gündüzün çok uzun sürdüğü ve sıcağın çok olduğu, insanın çok susadığı, göğsünü bağrını açıp da rüzgâr aradığı zamanı düşünün… O zaman oruç tutarken, akşama kadar ağzının nasıl kuruyacağını düşünün… O harman vaktinde, bizim eski dedelerimizin, bir taraftan harman yaparken, döğen çevirirken, bir taraftan oruç tuttukları zamanları ben hatırlarım. Allah sevaplarını çok eylesin… Zordur.Kışın gündüz kısa olduğu için oruç tutmak kolaydır. “Kış mü’minin ilkbaharıdır. Çünkü gündüzü kısa oldu, o da gündüzünü oruç tuttu.” diyor Peygamber Efendimiz. Böylece sevabı kazandı. (Ve tàle leylühû) “Kışın gecesi de uzun oldu. (Ve kàmehû) Gecesi uzun olunca da, yatsıdan sonra erken yatar, uykusunu alır; zorlanmadan gece ibadetine, teheccüde kalkar. Abdestini alır, namazını kılar, tesbihlerini çeker. Kur’an-ı Kerimini okur, Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyaz eyler. Seherlerde güzel güzel tevbe ve istiğfar eyler.Dağlar ile, taşlar ile,Çağırayım Mevlâm seni;Seherlerde kuşlar ile,Çağırayım Mevlâm seni!..Böylece gündüzde oruçlu olup sevap aldığı gibi, gecede de teheccüde rahatlıkla kalkabilir. O gece ibadetini yapıp, büyük sevapları alır. Çünkü:(Rek’atâni minel-leyli hayrun mined-dünyâ ve mâ fîhâ) “Geceleyin kılınan iki rekâtçik bir namaz, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır.”Onun için bu kış mevsimi, hem gecede hem gündüzde müslümanın işine çok yarıyor. Gündüz kolay oruç tutuyor, yine sevap kazanıyor aynen… Gece de kolay kalkıyor teheccüde, sevabı kolayca kazanıyor. Ama yaz olsaydı, gündüz oruç tutmak zor olacaktı. Gece de kısa olduğundan, yattığı zaman uykusunu alamadığından, teheccüde kalkmak zor olurdu. Teheccüde kalkacaktı, bir de bakar ki teheccüdün vakti geçivermiş, sabahın vakti gelmiş. Allah saklasın, bir de sabah vaktinde de uyanamayıp, güneş doğduktan ne kadar vakit geçtikten sonra, gafletle uyanmak ne kadar acı olur. “Sabah namazına vaktinde kalkamadım, kılamadım!” diye kadar üzülür müslüman… Halbuki kış geceleri böyle olmaz, rahatlıkla hem teheccüdünü kılar, hem sabah namazına yetişir.Aziz ve muhterem kardeşlerim! Bugünlerde zaten kolaylaşmıştır. Üçayların içindeyiz, Receb ayındayız. Receb ayında Peygamber Efendimiz çok oruç tutardı. Siz de böyle gündüzü kısa olan mevsimde oruçları çokça tutun, sevapları kazanın!.. Geceleri de teheccüde kalkın, sevapları kazanın!.. Bizi de duadan unutmayın…

Allah (c.c) İçin Sevmek

Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “ALLAH-ü Teala (CC) Hz.leri kıyamet gününde: ‘Benim için sevişenler nerede? Onları Arşımın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde arşımın gölgesinde gölgelendireceğim.’ buyurur.”

Ey can! Alemlerin Efendisi Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz buyurur ki: “Salih kimse ile beraber olan kimsenin hali, misk satan kimse ile bulunan gibidir. Eğer ondan bir şey satın almasa bile onun kokusundan istifade eder. Kötü kimseyle oturanın hali ise körük çeken demircinin haline benzer. Onun yaktığı ateş ona isabet etmese de, bir kıvılcım isabet edip bir yerini yakabilir.”

Akıllı kimseye salih ve iyi insanlarla beraber olup kötü ve facir kimselerden uzak kalması yaraşır. İyi ve sâlih kişilerle sevgi köprüsü çok çabuk kurulup bu sevginin kesilmesi mümkün olmaz. Kötü kimselerle ise sevgi bağı zor kurulup çabuk çözülür. Kötü bulunmak iyi ve sâlih kimseler hakkında kötü zan ve düşüncede bulunmayı doğurur. Kötü kimselerle beraber olan kişi kötülerden ve kötülüklerden kurtulamaz.

Ey mü’min! Sen de daima iyilerle olup iyilerin salihlerin meclislerine can atıp, Alemlerin Efendisi Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz’in üzerine çokça Selât-ü Selam okumaya devam et. Zira iyilerin meclisinde daima iyilik ve ALLAH (CC) Hz.leri’nin ve O’nun (CC) nurlu yolu Resulü Azami (SAV) Efendimiz’in aşkı ve muhabbeti, kötülerin meclisinde ise, daima kötülükler ve kötü işler konuşulur. Ehli Taatın (Salih kimselerin) kalbleri bulundukları memleketleri uzak ta olsa beraberdir. Kötü kimselerin, kalbleri de aynı yerde bulunsalar bile birbirinden ayrı ve uzaktırlar. Bunun için ALLAH (CC) Hz.leri’ni ve Resulü (SAV) Efendimiz’i seven ve seviyorum diyen kulun iyilerin meclisinde bulunmaya gayret etmesi lazımdır. Zira “gönül ne kahve ister ne kahvehane gönül sohbet ister kahve içmek bahane” buyurulduğu gibi gönül manevi sohbet nitecesinde yumuşar ve kötülükten kötülerden kurtulur. Ve Yüce ALLAH (CC) Hz.leri’nin emrine, Resulü Azamı (SAV) Efendimiz’in aşkına ve muhabbetine can atar.

Malik bin Dinar (RA) Hz.leri buyurdu ki: “Takva Ehli salih kimselerle taş taşımak, kötü kimselerle helva yemekten daha hayırlıdır. Kötü kimselerle beraber bulunmak, cehennemden bir ateş parçasıdır. Onlarla beraber olmak, insanlarda kin meydana getirir. Onlar sevgiye lâyık değildirler.”

Ey yolcu! Alemlerin Efendisi Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz’e Salât-ü Selâm getirmen gönlünü kötü hallerden, günahtan tevbei istiğfar ile arındırmana ve daima salih, takva sahibi insanlarla ve onların meclislerinde daim olmakla mümkün olur. Zira kötü insanların yanında Yüce ALLAH (CC) Hz.leri’nin Rızası ve O’nun (CC) Resulü (SAV) Efendimiz’in aşkı muhabbeti bulunmaz. Ancak kışkırtan şeytan melununun hilesi bulunur.

Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz buyuruyor: “Bu dünyada birbirleri ile ALLAH (CC) Hz.leri için sevişenler, yarın arşı alanın gölgesinde olurlar. Ancak bu dünyada ALLAH (CC) Hz.leri için sevişenler ehli zakir (yani zikir ehli olan dervişler)dir.”

Bir başka Hadis-i Şerif’lerinde de: “Ey Ümmetim! Sana şunları söylerim. Zikrullah meclislerine devam et. Issız da kaldığın zaman gücün yettiği kadar dilini ALLAH (CC) Hz.leri’nin zikrine hareket ettir. Sevdiklerini sırf ALLAH (CC) Hz.leri için sev. Buğuz ettiğine de sırf ALLAH (CC) Hz.leri için olsun.” buyurmuştur.

Resulüllah (SAV) Efendimiz’in sözlerini kulaktan geçirme, dikkatle dinle ve bu mübarek sözleri tatbik et, sonra pişman olursun. Bu sözler nedir? Anla kardeşim bu sözler hikaye değildir.

İmam-ı Ali (KV) Hz.leri buyurdu: “Bir gün ALLAH’ın (CC) Resulüne (SAV) sünnetinin ne olduğunu sordum. ‘Ya Ali (KV)! Marifetullah servetimin başıdır. Akıl dinimin aslıdır. Sevgi dinimin temelidir. Arzu ve iştiyak bineğimdir. ALLAH (CC) Hz.leri’ni zikir dostumdur. İtimat ve güven hazinemdir. Hüzün arkadaşımdır. Bilgi silahımdır. Sabır elbisemdir. Rıza zenginliğimdir. İhtiyaç iftihar duyduğum hususiyetimdir. Zühdü takva (maneviyat tasavvuf) sanatımdır. Yakin kuvvetimin esasını teşkil eder, doğruluk koruyucumdur, ibadet güzelliğimdir, cihad ahlakımdır ve namaz iki gözümün nurudur’.”

Ey müslüman! Sen kimin yolundasın ve kimi seviyorsun? Bütün bu emirler Yüce ALLAH (CC) Hz.leri’nin ve O’nun (CC) alemlere rahmet olarak gönderdiği Nebiler Nebisi (SAV) Efendimiz’in de sünneti seniyyesi ile sabit olduğu halde daha ne zamana kadar şu dünyada zamanını boşuna harcayacaksın? Sağlığının sıhhatinin gençliğinin boş zamanlarının ne zaman kıymetini bileceksin? Yoksa büyük Mahkeme-i Kübrada dünyaya tekrar gelmek mümkün olacak mı sanıyorsun?

Meşarikil Envar adlı risale (Buhari ve Müslim)

Buhari Sahih

Muaz ibni Cebel (RA) Hz.leri’nden riv.ed.Had.Şer.

Eba Zer (RA) Hz.leri’nden riv.ed.Had.Şer.

İmam-ı Ali (KV) Hz.leri’nden riv.ed.Had.Şer

Allah (cc) İçin Sevmek…

evet arkadaşlar bu dünyada kimse kimseyi allah rızası için sevmiyor biz bunu başaracağız herkes alttaki üyeyi allah rızası için sevsin ben başlatıyorum.
Allah için sevmek…


Bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna gelen bir kimse, oradan kalkip gitmekte olan bir baska müslümanin arkasindan :
“Ya Rasulullah, ben bu giden adami seviyorum” demisti….
Peygamberimiz (s.a.v) ona
“öyle ise ona kendisini sevdigini bildir” buyurdu…
bunun üzerine o zat o kimsenin arkasindan gitti, ona yetişti ve :

“Ben seni Allah icin seviyorum” dedi…

bunun üzerine o Müslüman:

“Öyle ise
beni ugrunda sevdigin Allah da seni sevsin”…diye dua etti….
(ebu davud)

alttaki üye seni allah rızası için seviyorum sende seviyor musun?

Etiketler:allah için sevmek seven sevdiğine sevdiğini söylesin birini allah için sevmek seven sevdigine sevdigini soylesin seven sevdiğini söylesin kişi sevdiğini söylesin kişi sevdiğine sevdiğini söylesin sevdiğini allah için sevmek birisinı allah için sevmek ALLAH İÇİN SEVMEK allah için sevdim islamda birini sevmek allah katında sevmek allah rızası için birini sevmek allah rizasi icin sevdim seven sevdiğine sevdiğini söylesin açıklama allah için birini sevmek seven sevdiğine sevdiğini söylesin ne demek allah için sevmek.. allah için sevmek ve sevmemek
Yedi (film): Yedi (Orijinal adı Seven), senaryosu Andrew Kevin Walker tarafından yazılmış olan, Hıristiyanlık'ın 7 ölümcül günahını işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katili ve onun peşindeki iki polis dedektifinin çabalarını konu alan, Hollywood yapımı bir gerilim filmidir.
Seventh Son of a Seventh Son (albüm): Seventh Son of a Seventh Son, İngiliz heavy metal grubu Iron Maiden'ın yedinci stüdyo albümüdür. 11 Nisan 1988 tarihinde yayımlanmıştır.
Seventh Heaven (film): Seventh Heaven, 1927 yapımı sessiz film. En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday olmuş ilk ve tek sessiz filmdir.
Sevendust: Sevendust, Amerikan Hardrock/Heavy metal grubu. Basçı Vince Hornsby, baterist Morgan Rose ve gitarist John Connolly tarafından 1994'te kuruldu.
Seven (şarkı): "Seven", Burcu Güneş'in 19 Aralık 2006'da Seyhan Müzik tarafından yayınlanan dördüncü albümü Ben Ateş Ben Su'nun dördüncü ve son video klip şarkısıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir