Yılanların Başı

alev bir biri iran kaynak konu korku medusa nin za Yılanların Başı Şahmaran Resmi şahmaran yılanı yılanların başı ŞAHMARAN RESMİ yıl..

Yılanların Efendisi Şahmaran… Tarsus

Yılanların Kralı anlamına gelen “Şahmaran” sözcüğü Farsça bir sözcüktür. “Maran” yılan anlamında olup, “Şah” sözcüğü ise zamanımızda İran’da halen kral anlamında kullanılmaktadır. Tarsus ve çevresindeki halk Şahmeran sözcüğünü biraz yumuşatarak Şahmeran olarak kullanmayı benimsemiştir.

Yılanların Kralı anlamına gelen “Şahmaran” sözcüğü Farsça bir sözcüktür. “Maran” yılan anlamında olup, “Şah” sözcüğü ise za*manımızda İran’da halen kral anlamında kullanılmaktadır. Tarsus ve çevresindeki halk Şahmeran sözcüğünü biraz yumuşatarak Şahmeran olarak kullanmayı benimsemiştir.

MİTOLOJİDE ŞAHMERAN
Yılanlar kralı olan bu yaratığın kökenini araştıracak olursak, mitolojik söylencelerin birçoğu ile karşılaşın».

Hititler zamanında anlatılmakta olan İlluyanka Efsanesi’nde yılana benzeyen bir yaratık olan îlluyanka’mn Fırtına Tanrısı ile olan savaşı anlatılmaktadır. Bu savaşta İlluyanka Fırtına Tanrısı’nı yenmiş ve bu tanrının kalbi ile gözlerini ele geçirmiştir. Fırtına tanrısı kalbine ve gözlerini geri alabilmek için yoksul insanları aracı olarak kullanmıştır. Sonuçta İlluyanka’nın ölümüne neden olan şey yine insanların ihaneti olmuştur. Şahmeran Efsanesi’nin bazı an* latımlarında Şahmeran aynı güvensizlik ve ihanet sonucunda öldü* rülmüştür ve gözleri şifa verebilmek amacıyla alınmıştır.

Şahmeran Efsanesi’ne kaynak olabilecek bir diğer mitolojik konu da “Medusa”dır. Medusa fiziksel olarak aynı yılanlar kralı Şahmeran’a benzemektedir. Mitolojide Gorgonlar’m üç çirkin kızından biri olan Medusa, yenilmeyen müthiş bir mahluktur. Büyük gözleri yıldırımlar gibi alev saçar. Yanık tenli alnın üstünde saç yerine kıvrılmış zehirli yılanlar, başlarını kaldırır, korkunç ıslıklar çalarlardı. Sesi vahşi hayvanların sesine benzerdi. Kızdığı zaman etrafa korku ve dehşet saçardı. Onun gözlerine bakmak, bakışları ile karşılaşmak bahtsızlığında bulunanlar hemen taş kesi* lirlerdi.

Mitolojide, Perseus tarafından başı kesilen Medusa’nın yere dö*külen kanlarından kanatlı bir atın doğduğu ve yıldırım gibi gürleye- rek göklere doğru uçtuğu anlatılmaktadır. Bu at, sonradan Bellerophon’un bindiği Pegasus’tur.

Perseus’un heybesine koyduğu Medusa’nm kesik başından sızan kanlar, damlalar halinde sağa sola düşüyor; düşen her damla kan* dan, korkunç, zehirli yılanlar doğuyordu. Böylece, bugün dünyanın her tarafında görülen yılanlar. Medusa’nm yere damlayan kanından doğmuş oldu. Kesik başından damlayan kanı ile yılanların ya* ratılmasına neden olan Medusa’nm. zamanla yılanlar kralı Şahmeran olarak, Tarsus’ta yasayan yerli halk tarafından ve onların sahip oduğu kültürel, sosyal ve dinî değerlerin etkisiyle değişmiş olma olasılığı düşündürücüdür.

Yine mitolojik dönemlerde, Kilikya’da, bir mağarada yaşadığı söylenen, yansı kadın yansı yılan biçiminde olan efsanevî bir yaratık vardır. Adı Ekhidna’dır. Ekhidna’nın lyphon ile olan evliliğinden Kerberos, Lerne su yılanı, Khimaira, Nemea Arslanı ve Sphyngkli doğmuştur. Şahmeran Efsanesi’nin yaradılış kaynağında sanırım bir parçacıkta olsa Ekhidna’nın da parmağı vardır.

Roma dönemi evlerin ve muhtelif salonların mozaik taban döşemelerinde mitolojik olaylar mozaik tablolar halinde işlenmiştir. Mitolojide Medusa ve Perseus hikâyesini anlatan mozaik tablonun Tarsus’taki Roma Hamamı’nın mozaik döşeme tabanında bulunabi* leceği düşüncesinden yola çıkarak; Şahmeran Efsanesi’nin yaradılış kaynağını belgeleyebilmek için Roma Hamamı tabanındaki mozaik* lerin ortaya çıkarılmasını beklemekten başka çare yoktur inancındayım.

Tarsus ve çevresindeki halkın efsane ile ilgili inandıkları bir so* nuç vardır: ‘Şahmeran’m öldürüldüğünden yılanların hâlâ haberleri olmamış. Yılanlar, insanoğlunun yanına giden krallarının dönüşünü bekliyorlarmış. Şayet krallarının öldürüldüğünü duyar* larsa tüm yılanlar yeryüzüne, Tarsus’a çıkıp, Tarsus’ta yaşayan tüm insanları sokup öldüreceklermiş.” Bu inanç halen Tarsus’ta, Şahmeran Efsanesi’nin sonucu olarak sürüp gitmektedir.

LOKMAN HEKİM VE ŞAHMERAN SÖYLENCESİ

Çukurova ve çevre illerde çok yaygın olan Lokman Hekim ve Şahmeran söylencelerinin değişik bir biçimi de İçel de anlatılır.

Lokman Hekim’in babası da kendisi gibi hekimdir. Ölmeden karısına bir defter verir ve ‘Doğacak çocuğumuz eşsiz bir hekim olacak; bilgide yeryüzünde ona yetişecek kimse çıkmayacak. Bu defteri zamanı gelince ona ver,” der. Bir süre sonra kadının bir oğlu olur. Adını Lokman koyar. Çağına geldiğinde, tüm çabalara karşın okuma-yazma bile öğrenemez. Evinin geçimini sağlamak için odun*culuk yapmaya başlar.

Bir gün yine odunlarını satmış, yorgun argın eve dönerken canı dolaşmak ister, kır yoluna sapar. Bir inilti duyar. Dönüp baktığında insan başlı, ak, yılan gövdeli bir yaratık görür. Çok korkar. Yılan: “Ey insanoğlu, benden sakın korkma. Ben yılanların padişahı Şahmeran’ım. Yaralıyım. Bana yardım edersen bir gün bunun karşılığını mutlaka öderim,” der. Lokman Şahmeran’ı kucağına alır, söylediği yoldan bir mağaranın önüne …ürür. Yılan birşeyler mırıldanır, mağaranın kapısı açılır. Burası eşsiz güzellikte bir yerdir.

Mağarayı bekleyen karayılan Şahmeran’ı sarayına …ürür. Şahmeran kısa sürede iyileşir. Aradan kırk gün geçmiştir. Lokman artık eve dönmek istediğini söyleyince, Şahmeran gördüklerini kim*seye söylememesini tembih eder ve: “ölümüm insan elinden olacak, bunu biliyorum. Öldüğümü duyduğunda yapacağın şeyleri sana tek tek anlatacağım. Sakın unutma, dediklerimi aynen yapacaksın,” der. Neyin hangi hastalığa iyi geldiğini, ilaçların nasıl hazırlanacağını bir bir anlatır.

Lokman eve döndüğünde bambaşka bir insan olmuştur. Tüm zamanını okumaya, yazmaya, Öğrenmeye ayırmaktadır.

Aradan uzun bir zaman geçer. Şahmeran sarayındaki billur suda evrenin tüm güzelliklerini izlerken, birden gözü Tarsus Beyi’nin kızına takılır. Kıza aşık olur. Yemeden içmeden kesilir. Günün bi* rinde de kızın hamama gittiğini görür. Kızın güzelliği karşısında çılgına döner. Hamama gider. Islak mermerler üzerinden kayıp düşer. Hamamcı ve kızın hizmetkârları Şahmeran’ı göbek taşının üstünde öldürürler.

Günümüzde Eski Hamam’ın göbek taşı bu yüzden kutsal sayılır. Taştaki lekenin Şahmeran’m kanı olduğuna ve vücudunu buraya sürenlerin türn dertlerinden kurtulacağına inanılır.

Şahmeran’m öldürüldüğünü duyan Lokman Tarsus’a gelir. Tarsus Beyi amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Vezirin baktığı fala göre Şahmeran’m gözlerini ve ciğerini yerse iyileşecektir. Vezir, Şahnıeran’da olağanüstü güçler olduğunu bildiğinden ilacı kendisi hazırlamak ister. Amacı Tarsus Beyi’ni öldürüp yerine geçmektir.

Lokman da ilacı hazırlamak isteyince Tarsus Beyi işi Lokman’a verir. Lokman, Şahmeran’m kendisine anlattığı gibi cansız gövdeyi üçe böler ve her paftayı ayrı ayn kaynatır. Parçalar kaynarken, her biri hangi hastalığa iyi geleceğini söylemektedir. Bu sırada Lokman’ın yanına gelen vezir hasta olduğunu söyleyerek, insanlara olağanüstü güçler veren parçanın suyunu ister. Lokman vezirin kötü niyetini anlar. Kuyruk suyundan verir ve vezir ölür. Gövdenin ikinci suyunu kendi içer. Tarsus Beyi’ne de gerekli ilacı yapar. İlacı içen Bey iyileşir.

Lokman saraydan ayrılıp kırda yürürken birden tüm bitkiler dile gelir. Hangi hastalığa şifa olduklarını söylemeye başlarlar. Okuma yazmayı öğrenmiş olan Lokman bitkilerden duyduklarının tümünü yazmaya başlar. Böylece ünlü Hikmet ül-Lokman kitabı ortaya çı* kar.»«

EFSANE İLE İLGİLİ BİR BAŞKA ANLATI

Şahmeran Efsanesi’nin bir başka anlatımında ise Şahmeran ile karşılaşan kişinin ismi Camsab’dır. Camsab yoksul bir ailenin oğlu olup. evinin geçimini arkadaşları ile odun yaparak sağlamaktadır. Bir gün arkadaşları île birlikte bir kuyu dolusu bal bulan Camsab, arkadaşlarının aç gözlülüğü yüzünden, kuyunun içindeki bal bi* tince kuyuya bırakılır. Kuyuda yalnız başına feryat ederken bir ak* rebin toprağı delip kendisine doğru yaklaştığını görür. Akrebi öldü* rür. Akrebin geldiği noktadan iğne gözü kadar gün ışığının geldiğini fark eder. Cebindeki bıçak ile ışığın geldiği yeri büyütmeye çalışır. Açılan geniş delikten geçer. Çiçeklerle dolu, ortasında havuzu bulu*nan genişçe bir bahçeye girer. Havuzun çevresinde bir dizi oturaklar ve bahçede bir yığın yılan bulunmaktadır. Havuzun baş tarafında bulunan bir taht üzerinde oturmakta olan insan başlı, süt beyaz vücutlu bir yılan Camsab’a kendi diliyle hitap eder;

Hoş geldin insanoğlu … Benim misafırimsin, benden ve çevren deki yılanlardan korkma. Benim adım Yemliha’dır. Benim halkım ve insanoğullan beni Şahmeran diye tanırlar. Bu taht ve bu ülke Cenabı Hakkın bir ihsanıdır. Burada benim h i may emdesin, diyen Şahmeran, Camsab’a türlü türlü yiyecekler ikram eder.

Ey insanoğlu, benim ülkeme neden ve nasıl, hangi maksatla geldin? Bunu bana anlatır mısın? diye soran Şahmeran’a Camsab başından geçenleri anlatır.

Şahmeran Camsab’ın hikâyesinden sonra başını sallar:

İnsanoğlu nankördür, hilekârdır. Küçücük menfaatler karsısında başkasının muazzam zararlarına razı olur. Geçmişte insanoğlu bana çok zarar vermek istemiştir, diyen Şahmeran ile Camsab uzun uzun dertleşirler.

Camsab mutlu ve memnun bir halde uzun yıllar Şahmeran’ın güvenini kazanır. Biribirlerine uzun uzun hikâyeler anlatırlar. Uzun bir zaman sonra Camsab Şahmeran’a;

- Ey muhterem efendim! Ailemi çok özledim. Ne olur beni aileme kavuşturun! Bu lütfü bana bağışlayın, diyerek yalvarır.

Bunun üzerine Şahmeran;

- Camsab, ben sözümü tutup seni yurduna gönderirsem, sen de aynen bana söz verebilir misin ki, bir daha ömrünün sonuna kadar hamama girmeyeceksin? diye sordu.

Camsab cevaben;

- Ölünceye kadar hamam yüzü görmeyeceğime ve senin yerini yurdunu kimseye söylemiyeceğime yemin ederim, dedi ve yemin etti.

Şahmeran bu yemin üzerine, artık kanaat getirerek, Camsab’a biraz yolluk ve bir hayli de dünyalık ziynet, cevahir ve hediyeler vere* rek, orada duran yılanlara hitaben; Bunu o bal kuyusundan dışan çıkarın, emrini verdi.

Yılanın Önüne katılarak bal kuyusundan çıkan Camsab, artık hür olmanın saadeti, sevinci içerisinde evine koştu, ailesine, sevdik lerine kavuştu. Ailesi büyük bir merak içerisinde Camsab’a beş yıldır nerelerde olduğunu sordular. Şahmeran’a verdiği sözü düşünerek hata yapmaktan çekinen Camsab:

Yeminliyim, söylemek istemem. Bunu benden sormayın, de yince, annesi;

Arkadaşların, senin dişi bir kaplan tarafından parçalandığını söylemişlerdi. O zamandan beri tam beş sene oldu. Azap ve keder içinde bu günleri geçirdiğimizi tahmin edersin herhalde. Buna rağmen sen bize bu ıstıraplı günlerin bir hesabını bile vermekten çekiniyorsun, dedi.

Camsab sordu:

Benim o hain ve vicdansız arkadaşlarını simdi nerededirler, sağ mıdırlar?

- Oğlum hepsi sağ. Ticaret yapıyorlar, çok zengin oldular. Bazen bize yiyecek ve para yardımı yapıyorlar. Hâl ve hatırımızı soruyorlar, Allah’a şükür, deyince Camsab dayanamadı:

Ana bunlardan birini çağınver. hadi var git, dedi. Anası:

- Oğlum onlar bizim ayağımıza hiç gelirler mi? Onlar zengin, yüksek insanlar. Yann sabah sen git, onları evlerinde ya da iş yerle rinde ziyaret et, dedi.

Camsab yine;

İşin aslı öyle değil ana. Sen var git söyle onlara, “oğlum geldi, sizi istiyor” de, onlar koşa koşa gelirler, dedi.

Gerçekten Camsab’ın annesi gidip bunlardan birisini bulunca adam telaş ve endişeye kapıldı. Diğer arkadaşlarını bulup, onlarla konuşup tartıştı, sonuçta hak ve adaletten korkarak, Camsab’tan af dilemeye, merhametini istemeye ve mallarının yarısını Canısab’a vermeye karar verdiler. Mallarının yarısını yanlarına alarak Camsab’ın evine geldiler. Camsab’ın elini ayağını öperek:

- Ey kardeşimiz Camsab. bizim cahillik ve kusurumuz büyüktür. Bizim ettiğimizi sen etme. Bizi sen affet, malımızın yansını sana ge tirdik. Gel barışalım, diye çok yalvardılar. Camsab bunlara yine acıdı ve kabahatlerini bağışlıyarak yeniden dost oldular.

Aradan yedi yıl geçti. Bu zaman içerisinde Camsab verdiği söz gereği hiç hamama gitmedi.

Camsab’ın yaşadığı ülkenin hükümdarı Keyhüsrev bir gün fena bir hastalığa tutulmuştu. Tüm vücudu kıpkırmızı yaralar içinde idi. Hekimler, ilaçlar fayda etmedi. Hastalık gittikçe arttı, ağırlaştı. Hekimler bütün ümitlerini kestiler. Ç****izliği kabul ettiler.

Keyhüsrev’in Şahmur isminde bir de veziri vardı. Sihir işlerinde Vezir kitaplarını karıştırırken, tek devanın Şahmeran’ın etini yemek olduğunu hükümdara söyledi. Keyhüsrev tellallar bağırtıp, Şahmeran’ın yerini bilene büyük vaadlerde bu* lundu. Camsab verdiği söz üzerine ses çıkarmadı. Vezir yeniden bir hüküm çıkardı. “Şahmeran’ı gören bir kimsenin belden aşağısı balık gibi beyaz pullu olur.” Bunun üzerine bütün hamamcılara, halkın bedava yıkanmaları için emirîer verildi ve hamam masraflarının dev* letçe ödeneceği bildirildi. Memurlara talimatlar verilerek, bütün halkın hamamlara gitmesi sağlandı. O sırada zorla da olsa Camsab’da hamama …ürüldüğü için sır öğrenildi. Belinden aşağısı beyaz pullu olan Camsab yaka paça doğru hükümdarın huzuruna çıkarıldı. Keyhüsrev’in tedavisi için tek çarenin Camsab’ın elinde bulunduğunu kendisine anlatılarak. Şahmeran’ın yerini göstermesi emredildi.

Camsab kaçamak bir yol arar gibi:

Babam büyük bir hekimdir, belki de bir çare bulur. Ben ise mektepte bir şey öğrenemedim. Sanatta da çırak çıkamadım. Ben ne ilaç bilirim ki, dedi ise de Vezir ona:

Biz senden ilaç istemiyoruz. Sen bize Şahmeran’ı bul yeter. Buna karşılık hükümdar sana büyük ihsanlar verecek, dedi.

Camsab yine anlamamış gibi, kendini bir şeyden haberi yok gös terircesine:

- Şahıneran nasıl şeydir? Ben onu hiç görmedim, dedi.
Vezir:
- Şahmeran’ı sen görmüş olmalısın. Zira belinden aşağısı pullu senin, dedi.

Camsab:

- Benim vücudum doğma büyüme böyle pulludur, dedi ve sırrını vermedi. Camsab’ı zorla söyletebilmek için bir hayli dövdükten sonra cellada teslim ettiler. Camsab hayatını kurtarabilmek için, son bir çare olarak hiç olmazsa Şahmeran’ın kuyusunu göstermeyi kabul etti. “Nasıl olsa onu oradan çıkaramazlar, ben de ölümden kurtulu rum” diye düşünüyordu.

Fakat hiç de öyle olmadı. Camsab kuyuyu gösterince, vezir ku* yunun başında sinirini kullandı. Okudu, üfledi ve nihayet Şahmeran bir yılanın başında tuttuğu altın bir tepsi içinde görüldü. Şahmeran etrafına bakıp Camsab’ı görünce:

İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmiyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım. Başa ge len kaderdir, dedi.

Camsab utancından yerin dibine geçiyordu. Ağzını açıp cevap ve* remedi. Kendisinin bu aşağı ruhlululuğunu. İhanetini bir türlü af edemiyordu. Rezil olmuştu.

Vezir Şahmur Şahmeran’ı tutmak için elini uzatırken, Şahmeran ona:

- Ey melun! Sen bana el sürme, yoksa hançerimle seni delik deşik ederim. Ey Camsab! Sen beni kucağına al …ür, dedi.

Camsab, Şahmeran’ı kucağında …ürürken ona:

Şahım, senden Keyhüsrev’in tedavisi için derman isteyecekler, dedi.

Şahmeran:

- Bu derman benim elimdir. Allah’ın dediği olur, ne yapalım! Eninde sonunda ölmeyecek miyim? Ey Camsab! Sana bir öğüdüm olsun. Sen bana belki de isteyerek kötülük ettin, fakat ben sana et mem. Bu melun beni sana belki de boğazlatacak. Sakın kabul etme. Sonra katil olursun. Bırak beni Şahmur kessin. Beni toprak ça nakta kaynatıp ilk suyumu sana içirmek isteyecekler. Sakın içme. O suyu ona içir. Eğer dediklerimi aynen yaparsan kazanırsın. Ben
nasıl olsa Öleceğim. Sen benim dediklerimi yaparsan, beni hayır dua ile anarsın, dedi.

Hükümdarın sarayına gelindiği zaman Camsab ağlamaya başladı. Şahmur buna öfkelenmişti:

- Sen deli misin? Bir yılan için ağlayacak ne var, diye bağırdı.

Vezir nihayet Şahıneran’ı tutup kesti. Üç parçaya bölerek, bir toprak çömlek içinde kaynatmak üzere ateşin üstüne koyduğu sırada hükümdarın bir yaveri gelerek onu saraya istedi. Vezir gider* ken Camsab’a dönerek:

- Al bu şişeyi, içine Şahmeran’ın ikinci suyunu doldur. Ben içeceğim. Belimin ağrısına şifadır. İlk suyunu da sen iç. Her türlü hastalıktan korunur, kurtulursun, dedi.

Camsab Şahmeran’ın ilk suyunu şişeye koydu ve ikinci suyunu da kendi içti. Birden çömlekteki parçalar dile geldiler:

- Biz hükümdarın hastalığına dermanız. İlk uç gün başımı yedir. Dördüncü gün hamama …ür, şifa bulur, dediler.

Koşarak gelen Vezir Şahmur, telaşla ikinci suyu sordu. Camsab şişeşe koyduğu ilk suyu Vezire uzattı. Şahmur’un karnı, aldanarak içtiği suyun tesiriyle davul gibi şişti. Kendisini yere can acısıyla atan Şahmur çırpına çırpına son nefesini verip öldü.

Bu olay Kehsûrev’e iletilince, telaşa düşen hükümdar derhal Camsab’ı huzuruna çağırdı:

- Şimdi Şahmur öldü. İlacı nasıl kullanacağımızı biliyor musun? Nasıl yapacağız? diye sorunca Camsab:

- Efendimiz hîç merak buyurmayınız. Ben ilacın nasıl kul lanılacağını iyice biliyorum. Yaralarınızı iyi edeceğim, diyerek Şahmeran’ın baş tarafını hükümdara yedirdi. O anda Keyhüsrev’in vücudunda bir kaşınma başladı. İkinci ve üçüncü parçalar da tesi rini gösterdi. Dördüncü gün hamama …ürülen hükümdar, harnam dönüşü Camsab’ı sarayına kadar getirdi, kendisine başvezirlik müh rünü vererek, ona bir çok ihsanlar nail etti.

Şahmeran’ın ikinci suyunu içen Camsab, hikmet ve kimya il* minde büyük başarılar elde etti, eserler verdi. Bu su ona akıl ve fera set, zekâ ve hafıza bahsetmişti.

Camsab, bu suretleı kalan ömrü boyunca meşhur ve mesut yaşadı. Adı dünyada elan bakidir,

ŞAHMERAN EFASENESİ İLE İLGİLİ BAŞKA ANLATI DA AŞAĞIDAKİ GİBİ TARSUS HALKININ DİLİNDE DOLAŞMAKTADIR;

İran Hükümdarı Sardanapal’ın Tarsus’u işgalinden sonra Arap ülkelerinden gelen kervanların Anadolu’ya geçmesi için ilk büyük konak yeri Tarsus idi. İpek Yolu Tarsus’tan Antakya’ya, oradan da İran ve Mısır’a uzanıyordu.

İran Hükümdarı Sardarıapal Tarsus’u serbest bölge ilan etmişti. Mısırlı tüccarlar büyük kervanlarla Tarsus’a geliyorlardı. Bu tüccar*ların Tarsus’ta kalabilecekleri çok sayıda konaklama yeri, hamamlar ve açıkhava plajları bulunuyordu. Tarsus’tan akan Kydnos Nehrinin Toroslardan kar sulan ile birlikte kükürt getirdiği yine bili* nen gerçeklerdendi. Tarsuslular ırmağın kenarındaki plajlardan ya* rarlanırlar ve bu suların mafsal ağrılarına iyi geldiğini söylerlerdi. Kydnos Nehri’nde banyo yapanlar Sardanapal’ın vergi memurlarına vergi ödemek zorunda idiler.

Mısırlı tüccarlardan birisi olan ve çok zengin olduğu bilinen Melikiya isimli bir kişi, her sene karlar erirken Mısır’dan yola çıkar, Bağdat, Antakya ve Tarsus’a gelir, buradaki plajlarda yıkanırdı. O seneki baharda Mısırlı Melikiya’yı Amanoslardan geçerken haramiler soydular. Melikiya’nın kervanı dağıldı, kendilerini zorlukla Tarsus’a atabildiler.

Melikiya yiyecek alabilmesi için hizmetkârını şehre gönderdi. Kendisi de rahatlamak için açıkhava plajına, ırmak kenarına gitti. Yıkandı. Plajdan çıktı, elbiselerini giyinirken, bir subayla iki er gele rek Sardanapal’ın yıkanma hakkını istediler. Melikiya telaşa düştü. “Param yok, soyuldum” dediyse de kimseyi inandıramadı. O sırada yine imdadına hizmetkârı yetişti; “gemilerinin Sayda açıklarında battığını, gelecek sefere borcumuzu öderiz” dedi. Subay durumu Sardanapal’a anlatacağını söyleyerek giderken Melikiya subayın ar* kasından seslendi. Sardanapal’a dünyada bir eşi, benzeri bulunma* yan güzel bir armağan getireceğini de söylemesini subaydan istedi. Melikiya’yı iyi ve dürüst bir tüccar olarak bilirlerdi. Çünkü her sene vergisini ilk Melikiya öderdi.

Melikiya Sardanapal’ın yardımı ile Mısır’a geri döndü. Yolda ben* zersiz armağanı nasıl bulacağını düşündü durdu. Kendisine yapılan iyiliği asla unutmuyordu.

Melikiya Mısır’a geldikten sonra akıl küpü hizmetkârı ile konuştu, tanıdıkları ile görüştü. Ama değerli bir armağan bu* lamıyordu. Bir gün Melikiya’mn hizmetkârı koşa koşa geldi, sevinç ve telaş içinde idi. Hemen söze başladı:

Efendim, ben eşsiz armağanı buldum.

Hani nerede?

Nil vadisinde …

Canlı mı?

Hem canlı, hem de konuşuyor, yedi yılan başı var ve insan.

Sen deli misin? Öyle bir yaratık olur mu?

Olur efendim. İnsan gibi de konuşuyor.

İsmi de var mı?

Var efendim. Adı Şahmeran. Yılanların hükümdarıdır.

Yılanlar bizi öldürür…l

Efendim, biz onu kurtaracağız. Bir büyücünün elinde esir. O
da bizimle birlikte Tarsus’a gelecektir. Sardanapal’dan azat edilme*
sini ve memleketine gen gönderilmesini isteriz.

Sardanapal kabul eder mi bu armağanı?

Elbette edecektir. Dünyada bir eşi olmayan bir armağanı nasıl
red edebilir ki?

Melikiya ile hizmetkârı anlaştılar. Hizmetkâr gitti. Üç gece sonra bir devenin üzerine bindirilmiş büyük bir tahta sandıkla geri döndü. Sandık evin bahçesine konuldu, kapılar iyice kapatıldı. Sandık hiz* metkârlar tarafından büyük bir dikkatle açıldı. Melikiya gördüğü manzara ve güzellik karşısında şaşkına döndü. Gözlerine ina- naınıyordu. Karşısında yere konulan ipek minderin üzerinde, dünya gözeli, san saçlı bir genç kız duruyordu ve kızın vücudunun, kol* larının altından ve omuz başlanndan yedi yılan insana saldırıyordu.

Melikiya hizmetkarına sordu:

Şahmeran bu mudur?

Evet efendim.

Melikiya Şahmeran’a sordu:

Sen Şahmeran mısın?

Ben Şahmeran’ım. Beni bırakın yurduma gideyim. Yoksa bütün dünyadaki yılanlar sizi rahat bırakmazlar.

Biz sizi kurtarmak için büyücüden kaçırdık. Ülken nerede? Benim ülken Nil Vadisi’nde ve Afrika’da kimsenin bilmediği bir yerdedir. Beni bırakın sizi ve yedi sülalenizi zengin edeyim.

-’Biz seni bırakacağız. Ancak yolculuğu beraber yapacağız ve bu yolculuk sonunda seni azat edeceğiz.

- Eğer beni azat etmezseniz, dünya durdukça yeryüzündeki bü tün yılanlar insanlara düşman olacaklardır. Size son defa söylüyo rum, beni azat edin!

Melikiya Şahmeran’a söz verdi. Şahmeran yere serilmiş bulunan ipek minderin üzerinde uyudu. Ertesi gün yol hazırlıklarına başlandı.

Şahmeran, ülkesine dönme vaadine inanmıştı. Yolculuk için içerisi özel olarak döşenen sandığın içerisine girmişti. Kervan yola çıktı. Melikiya sevincinden uçuyordu. Önden haberciler göndererek, Sardanapal’a eşsiz bir armağan ile yola çıktığını bildirmek istedi. Bağdat’a geldiklerinde Şabmeran’ı ülkesinden kaçıran büyücünün binlerce yılan tarafından sokularak öldürüldüğünü duydular.

Şahmeran olayı duymuştu. Melikiya’ya seslendi:

- Yalan söylerseniz sizin de sonunuz böyle olacaktır.

Kervan Birecik yakınlarında Sardanapal’ın askerleri tarafından karşılandı. Kafile ve kervan kazasız belasız önce Antakya’ya, sonra da Tarsus’a vardı. Kervanı Sardanapal’ın Valisi İmadetîîn karşıladı. Birlikte Bahçesaray denilen, ortasından Kydnos’un aktığı saraya ge* lindi. Kervan sarayın ortasında yıkıldı. Armağan sandığım büyük bir dikkatle taşıdılar. Taşıyıcılar uzaklaştıktan sonra sandığın kapağı açıldı ve Şahmeran’a seslenildi:

- Sen de yıkanıp serinlemek ister misin? dedi Melikiya. Evet isterim, diyen Şahmeran sandıktan çıktı, ipek gibi sarı saçlarını dalgalandırarak plaj odasına gitti. Suya giren Şahmeran dinî inanışları başka olan insanlarla yaşamayı hiç sevmiyordu. Fakat katlanmak zorunda olduğunu da biliyordu.

Şahmeran odanın ortasındaki şifalı suya girmişti ki, içeriye önce askerler, sonra da İri yan bir subay girdi. Bu Tarsus Valisi İmadettin idi. Cüssesine rağmen korkak, cinlere, şeytanlara ve büyücülere inanırdı. Vali İmadettlıı Şahmeran’ı görünce, önce güzelliğine ve saçlarına hayran kaldı. Sonra da bu güzel gövdeden çıkarı korkunç yılan başlarını gördü.

Eyvah! Bu armağan değil büyüdür, dedi. Sonra da askerlere:

Öldürün! diye emir verdi.

Şahmeran tehlikeyi sezmişti. Bir sıçrayışta havuzdan çıktı. Kendini öldürmek isteyen askerlere doğru saldırdı. Bu sırada bîr mızrak göğsüne saplandı. Acı ile inledi. Gürültüye Melikiya koştu. Fakat geç kalmıştı. Yılanlar yakaladıkları askerleri hemen öldürüyor* lardı. Korkunç bir savaş başlamıştı. Şahmeran’ın yılan başları teker teker düşmeye başlamıştı- Son bir sıçrama ile haykırdı ve Vali İmadettin’i yakaladı Şahmeran.

Sizin dîninizde bir armağana böyle mi yaparlar? dedi. Vali İmadettin onu dinlemedi ve askerlere bağırdı:

Öldürün!

Askerler tekrar saldırdılar. Şahmeran’ın son yılan başı yeni bir hamle yaparak Vali İnıadettin’in üzerine saldırdı. Onu yere çarptı. Askerler perişan olarak kaçarlarken birisi baltasını Şahmeran’a sa vurdu. Şahmeran’ın ağzından “Allah!” kelimesi çıktı. Melikaya Şahmeran’a doğru koştu. Şahmeran’dan fışkıran kan hamamın du varını kana boyadı. Şahmeran ağlıyarak Melikaya’ya bağırdı:

- Bana yapacağın bu mu idi? Allah cezanı versin! dedi.

Fakat o sırada inanılması güç bir olay meydana geldi. Yüzbinlerce irili ufaklı yılan Tarsus’a saldırmaya başladı. Aynı za* manda da yer sarsılmaya, evler, saraylar yıkılmaya başladı. Nehir köp ürerek şehre saldırdı. Halk dağlara kaçışıyordu. Yer yanlıyor, insan lar gömülüyordu. Melikiya düştüğü yerden kalkarak “su su” diye inleyen Şahmeran’ın yanına koştu ve ona su verdi. O anda yedi büyük yılan ortaya çıktı ve Şahmeran’ı alarak denire doğru akıp gittiler.

Olaylar yatışıpta Sardanapal Tarsus’a girdiğinde, Tarsus’un yılanlar tarafından istilaya uğramış olduğunu öğrendi. Melikiya’yı arattı, bulduramadı. Anlatılanlara inanmak istemedi. Kendisini ha*mama …ürdüler. Şahmeran’m kanı hâlâ duvarda idi. Göz açıp ka* payıncaya kadar süre içerisinde olanlara Sardanapal halâ ina namıyordu. Dudaklarından tarihe geçecek bir kaç sözcük döküldü:

- Tarsus yılanlardan batmış!

Etiketler:şahmaran yılanı yılanların başı ŞAHMARAN RESMİ yılanların efendisi şahmaran izle şahmaran şahmaran resimleri yılanların başı şahmaran şahmaran yılanı efsanesi yılanların efendisi şahmaran şahmaran tarsus yılanların ömrü ne kadardır şahmeran duası yılanın ömrü kaç yıldır şahmaran efsanesi tarsustaki şahmaran yılanın ömrü ne kadardır yılanların başı kimdir şahmaran yılan YILANLARIN KRALI KİMDİR şahmaran yılanı resmi
Yılanların Öcü: Yılanların Öcü, Fakir Baykurt'un 1954 yılında yazdığı, köy hayatını anlatan ilk romanı. Bu kitap nedeniyle 1959 yılında hakkında soruşturma açılır ve öğretmenlikten uzaklaştırılır.
Yılanların Öcü (film, 1985): Yılanların Öcü, Fakir Baykurt'un aynı isimli romanından ikinci kez beyaz perdeye uyarlanan 1985 yapımı film.
Yılanların Öcü (film, 1962): Yılanların Öcü, Fakir Baykurt'un aynı isimli romanından uyarlanan 1962 yapımı filmdir. Filmin gösterime girdiği 23 Nisan 1962'de Ankara'da bir sinemada, bazı gruplarca protesto edildi.
Yılanların Öcü (anlam ayrımı): Yılanların Öcü şu anlamlara gelebilir:
Basınç: Basınç, bir yüzey üzerine etkide bulunan dik kuvvetin, birim alana düşen miktarı. Katı, sıvı ve gazlar ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzeye bir kuvvet uygularlar.
Basın-Yayın: Basın-yayın (kitle iletişim araçları, kitlesel medya), günlük dilde radyo, televizyon, gazete, dergi gibi elektronik veya yazılı basın organlarını anlatmak için kullanılan bir terimdir.
Basıklık: Olasılık kuramı ve bir dereceye kadar istatistik bilim dallarında basıklık (İngilizce: kurtosis) kavramı 1905da K.
Basın İlan Kurumu: Basın İlan Kurumu (BİK), 2 Ocak 1961 tarihli ve 195 sayılı Kanun ile kurulan, resmi ilanların ulusal-yerel basında paylaştırılmasında aracı olan özerk kurum.
Basın Konseyi: Basın Konseyi, Türkiye'de faal gazetecilerin kurdukları, bağımsız niteliğe sahip olması için tüzel kişiliğe haiz bulunmayan, iletişim özgürlüğü, meslek etiği ve ilkelerini savunan bir özdenetim kuruluşudur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir