Yüzbaşının Kızı Özeti

Sponsorlu Bağlantılar
aile belli emekli istanbul kitap rus rusya simbirsk subay veya Yüzbaşının Kızı Özeti Yüzbaşının Kızı Kitap Özeti yüzbaşının kızı özet yüzbaşının kızı özeti Yüzbaşı..

Yüzbaşının Kızı-aleksandr Puşkin

Kitabın Adı : Yüzbaşının Kızı
Kitabın Yazarı : Aleksandr PUŞKİN
Kitabın Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
Basım Yılı : 2001

KİTABIN ÖZETİ

Eserde anlatılan olaylar Rusya’da, 1700′lü yıllarda Çariçe döneminde geçmektedir. Rus ordusundan kıdemli binbaşı rütbesinde emekli olan Andrey Petroviç Grinyov, Avdotya Vasilyevna ile evlidir. Simbirsk’in köyünde oturan varlıklı bir ailedir. Doğan çocuklarının sekizi, daha bebekken ölürler. Doğacak dokuzuncu çocuklarını, daha kız veya erkek olacağı belli olmadan, aile dostlarından bir binbaşının yardımıyla Semenovski Alayına çavuş olarak yazdırırlar. Çocuk eğer kız doğacak olursa, çavuşun öldüğü bildirilecek ve iş de böylece kapatılacaktı

Yuzbasının Kızı -kitap Özeti

Eserde anlatılan olaylar Rusya’da, 1700′lü yıllarda Çariçe döneminde geçmektedir. Rus ordusundan kıdemli binbaşı rütbesinde emekli olan Andrey Petroviç Grinyov, Avdotya Vasilyevna ile evlidir. Simbirsk’in köyünde oturan varlıklı bir ailedir. Doğan çocuklarının sekizi, daha bebekken ölürler. Doğacak dokuzuncu çocuklarını, daha kız veya erkek olacağı belli olmadan, aile dostlarından bir binbaşının yardımıyla Semenovski Alayına çavuş olarak yazdırırlar. Çocuk eğer kız doğacak olursa, çavuşun öldüğü bildirilecek ve iş de böylece kapatılacaktır.
Çocuklarının erkek olması Grinyov ailesini sevindirir. Adını Pyotr Andreyiç koyarlar. Savelyiç adlı yaşlı hizmetkâr lala olarak görevlendirilir. İleriki yaşına doğru eğitimi için Monsieur Beaupre adında bir Fransız öğretmen tutulur. Pyotr Andreyiç, bir süre öğretmeninden Fransızca, Almanca ve diğer bilimlerle ilgili dersler alır; kılıç kullanmayı öğrenir.
On yedi yaşına gelince, babası, onun iyi bir subay olarak yetişmesi için, doğmadan önce çavuş olarak yazdırdığı muhafız birliğine değil, daha uzakta ve zaman zaman çatışmalara giren Orenburg’taki bir eski dostunun birliğine gönderir. Oğluna, dostuna verilmek üzere bir mektup verir ve hizmetinde bulunması, koruması için lalası Savelyiç’i de yanına katar.
Pyotr Andreyiç ile Savelyiç önce Simbirsk’e varırlar. Burada, gerekli malzemeleri almak için bir gün konaklarlar. Savelyiç malzeme alımıyla uğraşırken handa yalnız kalan Pyotr Andreyiç, İvan İvanoviç Zurin adında bir subayla tanışır. Bu subay içkiye ve kumara düşkündür. Pyotr Andreyiç, ondan bilardo oynamasını öğrenir. Zurin’le parasına bilardo oynar ve yüz ruble kaybeder. Kasadarı Savelyiç’e bu parayı ödettirir. Ertesi günü bir at arabasıyla yola düşerler.
Yolda hava bozmaya başlar. Arabacı, hana geri dönmeyi teklif etse de kabul ettiremez. Bir süre sonra tipi bastırır, her taraf karla kaplanır. Ne yol, ne iz bellidir. Hiç değilse sığınacak bir ev ya da bir yol izi görme umuduyla dört bir yana bakınırken bir karartı göze çarpar. Arabacıya gördüğü karartıya doğru gitmesini emreder. Karartı da kendilerine doğru gelmekte olduğundan kavuşmaları uzun sürmez. Bu bir yolcudur. Konuşmalarından yolcunun bu çevreyi iyi bildiği anlaşılır. Kılavuzluk etmesi için arabaya alınır ve yola devam edilir. Bir hana ulaşırlar. Orada fırtınanın geçmesini beklerler. Kendilerine kılavuzluk ettiği için yolcuya handa şarap ısmarlar. Ertesi günü hancıya hesabı ödeyip ayrılırken kılavuza elli kapik bahşiş vermesini söyler Savelyiç’e. Bir çapulçuya bu kadar para vermenin anlamsız olduğuna inan Savelyiç’i razı edemez. Pyotr Andreyiç, kılavuzun hizmetini karşılıksız bırakmak istemez. Tavşan kürklü gocuğunu, hizmetkârın itirazlarına rağmen, ona verir. Bu sırada arabacı da yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştır, hemen yola çıkarlar.
Orenburg’a varınca, doğru Andrey Karloviç adlı generale çıkar. Babasının yazdığı mektubu ona verir. General mektubu okur ve mektupta yazılanların yerine getirileceğini söyler. Ertesi gün atanma emriyle birlikte, subay alayına katılması için onu Belegorski kalesindeki Yüzbaşı Mironov’un komutasındaki birliğe gönderir. Generale göre, Mironov, iyi dürüst bir subaydır. Orada Pyotr Andreyiç gerekli eğitimi alacak ve disipline alışacaktır.
Belegorski, Kırgız bozkırlarının sınırında ıssız bir kaledir. Orenburg’dan “kırk verst” ötededir. Surlar, kuleler ve toprak bir tabya görmeyi umarken karşılarına kütüklerden yapılma bir çitle çevrili küçük bir köy çıkar. Kalenin girişinde dökme demirden, eski bir top durmaktadır. Dar, eğri büğrü sokaklardan, üzeri samanla örtülü basık kulübelerin arasından geçerek Yüzbaşının konutuna varırlar. Onları Yüzbaşının karısı Vasilisa Yegorovna karşılar. Ona, bu kaleye atandığını, Yüzbaşıyı görmeye geldiğini bildirir. Yüzbaşı İvan Kuzmiç, Papaz Gerasim’e misafirliğe gitmiştir. Yüzbaşının karısı, Çavuş Maksimiç’i çağırtır. Gelince ona Pyotr Andreyiç’in kalacağı eve götürmesini emreder. Burası tahta perdeyle ikiye ayrılmış, oldukça temiz bir odadır. Savelyiç, eşyalarını hemen yerleştirir.
Ertesi sabah tam giyinmek üzereyken kısa boylu, esmer, genç bir subay içeri girer. Fransızca olarak, insan yüzü görmeyi özlediği için geldiğini söyler. Bu subay, düello nedeniyle muhafız birliğinden çıkarılan Şvabrin’dir. Bu sırada kapıya gelen asker, Vasilisa Yegorovna’nın kendisini yemeğe çağırdığını bildirir. Şvabrin de kendisiyle birlikte gelir. Yaşlı, uzun boylu, dinç bir adam olan Yüzbaşıyı, başında takke, sırtında bej renkli, pamuklu bir gecelik entariyle safta toplanmış yirmi kadar askeri eğitirken görürler. Yüzbaşı, yanlarına yaklaşıp dostça birkaç söz söyleyip eğitim yaptırmaya döner. Yüzbaşının evine gelirler, hizmetçi kız Palaşka sofrayı kurmaktadır. Tam bu sırada Yüzbaşının on sekiz yaşlarında, toparlak yüzlü, pembe yanaklı, açık kumral saçlı kızı Marya İvanovna içeri girer. Şvabrin, Yüzbaşının kızının tam bir aptal olduğunu kendisine söylediği için ilk görüşte ondan pek hoşlanmaz. Sofrada, Yüzbaşının karısı, annesinin, babasının sağ olup olmadığını, nerede oturduklarını, ekonomik durumlarının nasıl olduğunu sorar. Pyotr Andreyiç’in zengin bir aileden geldiğini öğrenen Yüzbaşının karısı, derin bir iç çeker. Burada kıt kanaat geçinmeye razı olduğunu; ancak evlenme yaşına gelmiş kızlarına çeyiz olarak verecekleri hiçbir şeylerinin olmamasının kendilerini üzdüğünü, karşılarına çıkacak iyi bir adamla kızlarını hemen evlendirmek istediklerini söyler.
Aradan birkaç hafta geçer. Pyotr Andreyiç, Marya’yı sevmeye başlar. Edebiyatla da uğraştığı için, ona aşk şiirleri yazar. Yazdığı birkaç şiiri arkadaşı Şvabrin’e gösterir. Şvabrin, okuduğu şiirleri acımasızca eleştirir. Bu eleştiri, şiirlerin kötülüğünden değil, Marya’ya kendisinin de âşık olmasındandır. Hatta, Marya, onun iki ay önceki evlenme teklifini reddetmiştir. Şvabrin’in, Marya ile ilgili atıp tutmaları Pyotr Andreyiç’i çok kızdırır. Şvabrin’i alçak ve şerefsiz olmakla suçlar. Şvabrin, Pyotr Andreyiç’i düelloya davet eder. O da kabul eder. Pyotr Andreyiç, kavganın şahitliği için Üsteğmen İvan İgnatyiç’ten yardım ister. Fakat daha sonra Şvabrin’in de isteğiyle tanık olmadan kavga etmeye karar verirler. Samanlığın yakınında tam kavgaya tutuşacakken İgnatyiç tarafından yakalanırlar. Askerlerin de yardımıyla ikisi de Yüzbaşıya götürülür. Kalede barışın bozulmaması konusunda öğütler veren Yüzbaşı, kavgacıların birbirlerine sarılarak barışmalarını sağlar. Kavganın nedeninin de Marya için yazılmış şiirler olduğunu herkes öğrenir.
Yüzbaşının evinden ayrılan Şvabrin ve Pyotr Andreyiç’in hırsları geçmemiştir. Ertesi gün ırmak kıyısında kozlarını paylaşmak üzere sözleşip ayrılırlar. Her ikisi de sözünü tutar ve kararlaştırılan saatte ırmağın kıyısına gelir. Kılıçlarını çekerek kavgaya başlarlar. Bir süre birbirlerine zarar veremeden kavga sürer. Şvabrin’in gerilemeye başladığını sezen Pyotr Andreyiç, tekrar saldırıya geçer, hasmını ırmağın ucuna kadar sıkıştırır. Bu sırada keçi yolundan aşağı doğru koşarak gelen Savelyiç’in kendisine seslendiğini işitir. Kısa bir dalgınlık anında Şvabrin’den aldığı kılıç darbesiyle göğsünden yaralanır, yere düşer ve bayılır.
Ayıldığında kendini Yüzbaşının evinde bulur. Marya ile Savelyiç yanındadır. Beş gün boyunca komada yatmıştır. Kendini iyi hissetmeye başlayınca Marya’ya evlilik teklifinde bulunur. Marya ise henüz tehlikeyi atlatmadığını ve kendisini korumasını söyler. Kalede doktor olmadığı için Pyotr Andreyiç’in tedavisiyle alay berberi ilgilenmektedir. Ertesi gün Marya’ya evlilik teklifini tekrarlar. Marya da Pyotr Andreyiç’e karşı ilgisiz değildir. Pyotr Andreyiç’in anne ve babasının bu evlilik için onayını almak isterler. Pyotr Andreyiç, babasına bir mektup yazar. Gelen cevap umdukları gibi değildir. Pyotr Andreyiç’in babası hem evliliğe karşı çıkmakta hem de gereksiz yere kavga ederek yaralanmasına neden olmasına kızmaktadır. Hatta Yüzbaşının, kalesinde bu olaylara sebebiyet vermesine içerler ve oğlunu bir başka birliğe tayin ettireceğini yazar.
Bu sıralarda Çariçeye karşı isyan edenler kalabalık bir grup olmuşlardır. Pugaçev adlı bir Kazak’ın etrafında toplanan isyancılar, bazı kalelere saldırarak başarı kazanmışlar ve oralardaki askerleri de saflarına katmışlar, katılmayanları ise idam etmişlerdir.
Yüzbaşı Mironov, Generalden aldığı emri tebliğ etmek için kaledeki bütün subaylarını toplar. Kendini III. Petro olarak tanıtan isyancı Kazak Pugaçev’in kaleye saldırması durumunda öldürülmesi ve bunun için hazırlıklara başlanılması emredilmiştir.
Kalede Kazaklar dışında yüz otuz asker vardır. Bir süredir terk edilen nöbet ve devriye sistemi tekrar başlatılır. Eldeki top temizlenir, kullanılır duruma getirilir. Kaleye saldırı olacağı her ne kadar gizli tutulmaya çalışılsada kısa bir süre sonra herkesin haberi olur. Kaledekilerin telaşı bir kat daha artar.
Pugaçev, kaleye girmeye hazırlanmaktadır. Yüzbaşıya, Pugaçev’den bir mesaj gelir. Kaledeki Kazakları ve askerleri çetesine çağırmakta ve komutanlara da karşı koymamalarını öğütlemektedir. Yüzbaşı savaştan çok korkan kızı Marya’yı, karısı ile güvende olacakları başka bir kaleye göndermeyi düşünür. Karısı başka yere gitmeye razı olmaz. Marya’yı da göndermeye zaman kalmaz. Çünkü, Pugaçev yolları kesmiş, kaleye girişi ve çıkışı kontrol altına almıştır. Yüzbaşı önce savunmaya geçer. İsyancılar, atlardan inip saldırıya geçince Yüzbaşı da kale kapısını açtırıp isyancıların üzerine saldırıya geçer. Umdukları gibi olmaz. İsyancılar kısa süre içinde Yüzbaşıyı ve diğerlerini yakalarlar ve etkisiz hâle getirirler. Pugaçev, komutanın evine yerleşir. Meydana darağacını kurdurur. Kendisine katılmayan Yüzbaşı ile Üsteğmeni hemen astırır. Sıra Pyotr Andreyiç’e gelir. Bu arada Kazak kaftanı ile Şvabrin gelip Pugaçev’in kulağına bir şeyler fısıldar. Pyotr Andreyiç’in yüzüne bile bakmadan adamlarına onu asmalarını emreder. Tam ilmeği boynuna geçirdikleri bir sırada bir haykırış yükselir. Bu Savelyiç’in sesidir. Pugaçev’e yalvarmakta, onu asmamasını istemektedir. Pugaçev, yaşlı hizmetkârı tanır. Pyotr Andreyiç’in, tipide kendini arabasına alan; kendine handa şarap ısmarlayan ve tavşan kürklü gocuğunu veren kişi olduğunu anlar. Adamlarına işaret ederek serbest bıraktırır. Yüzbaşının karısı bu sırada olay yerine gelir. Kocasını darağacında görünce “Katiller!” diye bağırır. Pugaçev, adamlarına kadının susturulmasını emreder. Kadının başına bir Kazak, kılıcıyla bir darbe indirir; kadın yere düşer ve can verir.
Ölümden kurtulan Pyotr Andreyiç, Yüzbaşının kızını merak eder. Onun başına bir kötülük gelmesinden korkar. Marya’yı, Papazın karısı korumaya alır ve onu yegeni olarak isyancılara tanıtır. Bu duruma Şvabrin de ses çıkarmaz. Çünkü o karışıklıkta Marya’nın başına bir kötülük gelmesini istemez.
Pugaçev, Pyotr Andreyiç’e kendisine katıldığı takdirde yüksek rütbeler vereceğini vadeder. Pyotr Andreyiç, bu teklife yanaşmaz. Bunun üzerine onun kaleden hizmetkârıyla birlikte çıkışına izin verir.
Pyotr Andreyiç, Orenburg’a gider. Kale komutanı generale olanı biteni anlatır. İsyancıların gücü hakkında bilgiler verir. General subaylarını toplayıp durum değerlendirmesi yapar. Pyotr Andreyiç, Belegorsk kalesindeki isyancılara karşı taarruz yapılmasını savunursa da hiçbir subay buna yanaşmaz. Savunmada kalmayı tercih ederler.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra geldiği kaledeki Çavuş Maksimiç, Marya’dan bir mektup getirir. Mektuba göre, Pugaçev, kalenin yönetimini Şvabrin’e bırakmış Orenburg yakınlarında kaleye saldırı hazırlıklarına girişmiştir. Şvabrin, Marya’yı Papaz Gerasim’in evinden alıp kendi evine götürmüş ve orada bir odaya hapsetmiştir. Karısı olması için baskı yapmaktadır. Marya, Pyotr Andreyiç’ten gelip kendisini kurtarmasını istemektedir.
Pyotr Andreyiç, General’e gider. Ondan, Belegorsk kalesini isyancılardan temizlemek için bir bölük askerle, elli Kazak vermesini ister. Yüzbaşının kızının yazdığı mektuptan da söz eder ona. Fakat General’i yine razı edemez. Umutsuzluğa kapılan Pyotr Andreyiç, sevdiği kızı Şvabrin’e kaptırmaktansa ölümü göze alır. Atına binip kale kapısından dışarı çıkar. Peşine Savelyiç de takılır. Bir süre sonra Berda köyü yakınlarında Pugaçev’in adamlarına yakalanırlar. Pugaçev’in huzuruna çıkarılırlar. Pugaçev’e sevdiği kızın Belogorsk kalesinde olduğunu ve kale komutanı olarak bıraktığı Şvabrin’in kızı hapsettiğini, evlenmeye zorladığını halka zulmettiğini anlatır. Pugaçev, kalenin yönetimini bıraktığı şahsın halka zulmetmesine çok kızar. Birlikte kaleye giderler. Marya’yı hapsedildiği odadan çıkarırlar. Pugaçev, halka verdiği eziyetten dolayı Şvabrin’e kızar. Papazı çağırmasını, Marya ile Pyotr Andreyiç’i evlendireceğini söyleyince, Şvabrin, Marya’nın Yüzbaşının kızı olduğunu itiraf eder. Kendisine bunun daha önce söylenmemesinden dolayı Pugaçev’in kızgınlığı daha da artar. Pyotr Andreyiç de Şvabrin’in söylediklerini doğrular. Bunu, Marya’nın hayatına zarar verileceğinden korktuğu için söylemediğini itiraf eder.
Pugaçev, Pyotr Andreyiç’in kendisine yaptığı iyilikleri hatırlar ve bir kez daha canını bağışlar. Marya ile birlikte diledikleri yere gitmelerine izin verir. Üstelik yolda adamları tarafından engellenmemesi için bir izin kağıdı da düzenler. Pugaçev’e göre iyilik ya tam yapılmalı ya da hiç yapılmamalıdır.
Pyotr Andreyiç, Marya ve Savelyiç bir yaylı arabasıyla yola koyulurlar. Amacı Marya’yı memleketine götürmek ve onunla evlenmektir. Bir süre sonra Pugaçev’in egemenliğindeki bir kalenin yakınındaki menzile gelirler. Menzildeki görevliye ellerindeki izin kağıdını gösterince hemen arabanın atları değiştirilir ve tekrar yola koyulurlar. Hava kararmaya başlarken küçük bir kente yaklaşırlar. Devriyeler önlerini keser. Arabacı arabada Çarın bacanağının olduğunu söyleyince, muhafızlar küfürler savurarak hemen etraflarını sarar. Komutanlarına götürürler. Orada karşılarına handa bilardo oynayıp yüz ruble kaybettiği Zurin çıkar. Durumu ona anlatır. Zurin, isyancılara karşı kendisiyle birlikte savaşmasını teklif eder. Marya’yı Savelyiç ile babasına gönderir. Kendisi orada kalır.
Pyotr Andreyiç ve Zurin isyancılara karşı başarılar kazanırlar. Bir süre sonra Pugaçev de yakalanır. Pugaçev işini soruşturan komisyon, Pyotr Andreyiç’in yakalanıp kendilerine gönderilmesi için Zurin’e emir göndermiştir. Zurin, görevini yapar. Pyotr Andreyiç’i Kazan’a gönderir. Askerî mahkeme kurulmuştur. Mahkeme başkanı bir generaldir. Pyotr Andreyiç’in adını sanını sorduktan sonra, Andreyiç Petroviç Grinyov’un oğlu olup olmadığını bir defa daha sorar. Öyle saygıdeğer bir babanın, isyancılarla iş birliği yapan bir oğlunun olmasına çok şaşırır. Pyotr Andreyiç, Pugaçev’in hizmetine girmediğini ve ondan herhangi bir görev almadığını söylese de mahkemeyi ikna edemez. Yüzbaşının kızının, mahkeme kapılarında sürünmemesi için bu konuda kendisine tanıklık etmesini de istemez. Babasının iyi bir subay olması nedeniyle idam edilme yerine, Sibirya’nın ücra bir bölgesinde ömür boyu oturmaya mahkûm edilir.
Bu karar, Pyotr Andreyiç’in babasını kahreder. Oğlunun, bir isyancının hizmetinde bulunmasını onuruna yediremez. Bu durum Marya’yı da derinden sarsmıştır. Mahkemede Pyotr Andreyiç’in kendisiyle ilgili bazı şeyleri açıklamamış olmasına inanmaktadır. Çok iyi bakıldığı bu evden müsaade isteyerek Savelyiç’le birlikte Petersburg’a gider. Çariçenin o sırada Tsarskoye Selo’da olduğunu öğrenir. Kendisi de orada konaklamaya karar verir. Menzil bekçisinin eşiyle tanışır. Saray sobacısının yeğeni olan bu kadın, Marya’ya Çariçe’nin uyandığı saati, gezindiği yerleri, hizmeti için yanında bulunanları anlatır. Ertesi gün Marya, erkenden kalkar ve bahçeye çıkar. Orada kırk yaşlarında, Çariçe’nin sarayında görevli bir bayanla tanışır. Ona başından geçenleri anlatır ve ondan Çariçeye yazdığı mektubu götürmesi için yardım ister. Mektubu okuyan Çariçe, Marya’yı huzuruna davet eder; onu çok iyi karşılar. Ona, Pyotr Andreyiç’in suçsuz olduğuna inandığını, evlenmeleri için yardım edeceğini söyler. Kayın babasına vermesi için bir mektup da verir. Mektubunda Pyotr Andreyiç’in suçsuzluğunu bildirmekte ve Yüzbaşı Mironov’un kızının da zekâsını, ahlâkını övmektedir.
Pyotr Andreyiç, özel bir emirle sürgünden kurtulur ve Simbirsk’e döner. Marya ile evlenir, bolluk içinde mutlu bir hayat yaşarlar.
Akıcı bir dille kaleme alınan eserde, Rus ordusunda görev yapan subayların yetişme tarzını; kişinin ekmeğini yediği devletine, canı pahasına da olsa, nankörlük etmemesi gerektiği; aşkın insana verdiği cesareti görmekteyiz.

Geniş Kitap Özeti Arşivi

KİTABIN ADI : Çanlar Kimin İçin Çalıyor
KİTABIN YAZARI : Ernest HEMINGWAY
YAYINEVİ VE ADRESİ : Varlık Yayınları Ankara Caddesi / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : Mayıs 1996

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Nobel Ödülü Kazanmış Olan Amerikalı Dev Romancı Ernest Hemingway ‘İn İspanyol İç Savaşını Konu Olarak Ele Alan Romanıdır.

KİTABIN ÖZETİ

Roberto Jordan; sarı saçlı rüzgar ve güneşle yanmış yüzü ince yapılıydı. Çok zor bir göreve seçilmişti. Gerçi daha önce birçok defa yaptığı işlerden biriydi ama yinede General Golz onu bu görev için bizzat kendi görevlendirmişti. General Golz Roberto Jordan ‘ın şimdiye kadar çalıştığı en iyi general olmasına rağmen tümeninin taarruza başlamasıyla beraber köprüyü uçurması gerekecekti. Uçakların bomba sesleri duyulunca köprü uçmuş olacaktı.

Aşağıda yaşlı adam onu arabada beklemekteydi. 68 yaşına rağmen dinç ve kuvvetli bir görüntüsü vardı. Dağda Amerikalıya yardım edecek çetelerin hepsini tanıyordu. Gerçi çoğu işe yaramaz adamlardı ama tren işini iyi yapmışlardı. Kashlein görevini çok iyi yapmış treni bölgedeki çetelerle beraber havaya uçurmuştu. Daha sonrada başka bir iş esnasında ölmüştü.

Yaşlı adam Roberto ‘yu köprüye götürdü. Köprünün iki yanında iki nöbetçi vardı ve biraz uzağında 7 askerin kaldığı bir karakol vardı. Dinamitleri yarım saatlik uzaklıkta bir tepede olan Pablo’ nun yerine götürdüler. Ağaçların arasında olan bu yerde Pablonun dört atı vardı. Pablo 50 yaşını geçmişti çok akıllı ve tecrübeli bir adamdı. Tren işinde o da vardı. Çingene Fernando eşi Pilar ‘da. Tren işi esnasında kurtardıkları Maria’ yı hepsi de taşımışlardı.

Pablo Cumhuriyetçiydi çetelerin hepsi Cumhuriyetçiydi. Ama köprü işini öğrendiğinde Pablo ‘nun hoşuna gitmedi bu iş. Tren işi daha mantıklı idi. Onun kadar kampta sözü geçen Pilar Roberto ‘yu destekleyince diğerleri de desteklediler. Pilar başkanlığı Pablo ’nun elinden aldı ve köprü için Roberto ‘ya yardım edeceğini söyledi. El Sordo (diğer çete reisi) ‘nun da yardım edeceğinden şüphe yoktu. Dağlarda yüzlerce adam olmasına rağmen El Sordo ‘nunkilerle beraber topu topu 18 kişi bulabilmişlerdi. Diğerleri güvenilir değildi. Köprünün imha edilmesinden dolayı Pilar ve Sordo adamlarıyla beraber bu bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardı. O akşam Sordo gelmeyince ertesi gün Pilar ve Maria ‘yla beraber Roberto Jordan El Sordo ‘nun yanına gitmeye karar verdiler. Maria trenden baygın halde kurtulmuştu. O zamanlar saçı tamamen kesilmiş olmasına rağmen büyüdükçe Maria güzelleşmişti. Daha tamşah bir gün olmasına rağmen Maria ve Roberto birbirlerini sevmişlerdi. Pilar Roberto ‘dan bu iş bitince kızı götürmesini istemiş Roberto ‘da kabul etmişti.

El Sordo Cumhuriyetçi ruhunu dağlarda koruyan ender çete reislerinden biriydi. Roberto Jordan El Sordo ‘nun kendisine yardım edeceğinden emin olmuştu. Altı at vardı. El Sordo daha sonraki kaçış için gereken atları bulmak için gayret göstereceğini söyledi. Ne de olsa köprü işinden sonra buralardan gitmek zorunda kalacaktı.

Roberto Maria ve Pilar akşama doğru barınaklarına döndüler. Pablo köprü işinden yana değildi. Roberto Jordan onu öldürmek zorunda olduğunu biliyordu. Diğer adamların hepsi de onun ölmesini istiyorlardı. Köprü işini bozabilirdi Pablo. Bir an mağaradan dışarı çıkan Pablo ‘nun kaçtığını düşündü herkes. Çünkü kaçarken birkaç dinamit lokumu da götürmüştü.

Roberto dışarıda yatmaya alışkındı. Gece bayağı ilerlemiş ve Maria ‘nın güzelliği onu büyülüyordu. Maria sıcacıktı. Bir ses üzerine arkaya dönünce Faşist Süvarilerden birini karanlıkların arasından zorda olsa seçebildi. Tabancasıyla onu vurdu. Tam kalbine gelmişti mermi. Diğer süvarilerinde gelmesi yakındı. Adamlarıyla beraber pusu kurdu ve kardan ayak izini takip etmesini beklediği diğer süvarileri bekledi. Süvariler bekledikleri gibi geldiler. Onları farketmemişlerdi ama ilerlemelerine devam edip gittiler.

Silah sesleri Sordo ‘nun barınağından geliyordu. Atları satan Sordo ’nun yerini bulmuşlardı. Birkaç saat sonra silah sesleri kesildiğinde Sordo ve adamları ölmüştü.

Artık yalnızdılar. Andreas ‘ı Roberto ‘nun verdiği notu götürmek için General Golz ‘un yanına gönderdi. Köprü sabaha uçurulacaktı.

Pablo gece yarısı beş abamla geldi. Pablo kaçamamıştı. İhaneti kendine yedirememişti. Roberto Pabloyu karşısında görünce ümitlendi. Köprü işi olabilirdi.

Pilar ve yanındakiler üstteki karakolu Pablo yeni getirdiği beş atlı ile alttaki karakolu imha edecekti.

Uçakların bombaları sabaha karşı duyuldu Anselmo ve Roberto köprüdeki iki nöbetçiyi öldürdüler. Roberto dinamitleri yerleştirirken acele edemezdi. Neredeyse başarmak üzereydi. Diğer iki karakoldan silah sesleri ardı ardına geliyordu. Dinamitleri yerleştirdi ve Anselmo ile beraber ipi germeden köprüden bir miktar uzaklaştılar. Pilar ve yanındakiler karakolu halletmişlerdi ama iki adamı ölmüştü Pilar‘ın. Roberto ipi çekti ve köprü ortadan ikiye ayrıldı. Gökden yağan demir parçalarından biri Anselmo ‘yu öldürmüştü. Yaşlı adam çok küçük gözüküyordu.

Pablo tek başına kurtulmuştu tanktan. Karakolu imha edememişlerdi ama Pablo tek başına kurtulmuştu. Artık herkese yetecek kadar at vardı. Maria çok seviniyordu Roberto yaşıyordu. Atlarla hızla ilerliyorlardı. Pablo ‘nun kaçmak için çok güzel planları olsa gerekti.

Bayırı çıktıkça Roberto ‘nun atı yavaşlıyordu. Zavallı hayvanın nefesleri bile hızlanmıştı. Büyük bir gürültü ile Roberto ‘nun ayağı düşen atın altında kalmıştı. Ayağı kırılmış ve kırık kemik Roberto ‘nun kaslarını yırtmıştı. Daha fazla ilerleyemezdi…

KİTABIN ADI : Çocuk Kalbi
KİTABIN YAZARI : Edmondo De Amicis

KİTABIN ANA DÜŞÜNCESİ

Etrafındaki öğrenci arkadaşlarına göre maddi bakımdan iyi durumda olan ve ailesi tarafından ilgi gören çocuğun bu ilgiye fazla layık olamaması.

Bu ana düşünce çocuğa doğrudan verilmemiştir. Hikayenin sonunda ana düşünce daha net verilmiştir.

Bu kitap bir çocuğun ailesine saygılı davranması gerektiğiniarkadaşlarına iyi davranmasını gerektiğini göstermiştir. Yardımlaşmanın önemi belirtilmiş ve önyargılı davranmamamız gerektiği belirtilmiştir

KİTABIN ÖZETİ

İtalya da bir mahalle okulunda 3.sınıfa yeni başlayan Enrico yeni öğretmeniyle tanışınca ilk başta hoşlanmaz. Eski öğretmeninin o güler yüzünü hatırladıkça üzülür fakat daha sonra yeni öğretmeninden hoşlanmaya başlar. Birgün Robetti adında bir çocuk okula giderken bir çocuğun atlı tramvay yolunda düştüğünü görür. Çocuğu kurtarırken kendi ayağı atlı tramvayın altında kalır. Bunu gören Enrico üzülür. Başka bir gün Enriconun sınıfına Calabriali bir öğrenci gelir. Öğretmen sınıfla kaynaşmasını sağlar.Uzaktan gelen bu öğrenciye iyi davranılmasını ister. Yine günün birinde annesi ve kız kardeşi ile yoksul bir kadına çamaşır götüren Enrico kapıyı açan kadını görür ve içeride sınıf arkadaşını görür. Babası olmayan crossi bütün zorluklara rağmen karanlık odada dersini yapmaya çalışır. Bu duruma üzülen Enriconun annesi para yardımında bulunur. Kitabın sonlarına doğru Enrico annesine saygısızlık yapar.Bu olaya üzülen anne ve babası Enricoya nasihatlarda bulunur.

KİTABIN KONUSU

Kitabın konusu İtalya da bir mahalle okulunda 3.sınıfı okuyan bir öğrencinin yazdığı bir yıllık okul hikayesidir.

Konu ilgi çekici bir biçimde sunulmamıştır. Konusu olsuniçeriği olsun eğitici ve düşündürücü bir kitaptır

Flaubert 1821’de Fransa’nın Rouen bölgesinde doğdu. Babası tanınmış bir doktordu. Hukuk tahsili için 18 yaşında Paris’e gitti ama ısınamadı bu mesleğe ve tekrar Rouen’e dönerek ailesine ait kent dışındaki bir eve yerleşti. Bundan sonraki yaşamı boyunca iki kez Fransa dışına yolculuk yapması ve arada bir Paris’teki edebiyat çevrelerini ziyaret etmesi dışında hep yalnız yaşadı ve ibadet edercesine edebiyatla ilgilendi. İlk romanı olan “Madam Bovary” 1857 yılında “Revue de Paris” dergisinde tefrika edildiğinde hükümet tarafından kamunun ahlak ve dini duygularına hakaret edildiği gerekçesiyle yasaklandıysa da dava beraatla sonuçlandı ve Flaubert ülke çapında ünlendi. Bundan sonraki yıllarda “Salammbo” “Duygusal Eğitim” ve “Üç hikaye” adlı diğer önemli eserlerini tamamladı ama maddi sıkıntılarından kurtulmasına yetmedi yazdıkları üstelik sağlığı da bozuldu. 1880 yılında geçirdiği felçten kısa bir süre sonra da öldü…

Madam Bovary

19.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte Flaubert Emma’nın şahsında 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını evlilik müessesesinin insan doğasına aykırılığını ve toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.
“Flaubert romanındaki her detayı gerçeklerle yoğurmaya çok önem vermiştir. Gerçekten de karısının sadakatsizliği sebebiyle perişan bir halde ölen Normandiyalı bir kasaba doktorunun yaşamış olduğu Yonville kasabasının ise Honfleur yakınlarındaki Ry olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra Dr. Lariveire’i tanınmış bir doktor olan babasını örnek alarak yaratmıştır. Emma’nın öldüğünü anlatan manzarayı yazarken küçükken yaşadıkları hastanenin pencerelerinden otopsilerin yapıldığı yerde gördüklerini yazdığı ve hatta Emma’nın intiharını anlatabilmek için kendisini arseniğin tadına bakacak kadar yoğun bir çalışmaya verdiği ve bu yüzden hasta olduğu söylenir”.
Gerçekçiliğe olan tutkusuyla Flaubert roman kahramanlarının hiç birine yakınlık duymadan yazmıştır metnini. Natüralizmin kurallarına uygun olarak “bilimsel” bir yaklaşımı vardır. Her karakteri ve her olayı titizlikle inceler kişilerin ve olayların nedenlerini araştırır ve bütün bunları mükemmel bir dille okuyucuya aktarır. Bu nedenle kahramanları ile duygusal bağlar kurmaz onları haklı çıkarmağa çalışmaz ama araya girip bir yargılamada da bulunmaz. Emma Bovary okuduğu romanların etkisiyle aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan bu sınıfa dahil olamasa da en azından aristokrat sınıfına yakın bir sınıf içinde bulunmayı arzulayan bir kadındır. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur. Kocası Charles ise pasif silik karısının isteklerini karşılamaktan uzak biridir. İşini annesi sayesinde elde eder karısının hırsı nedeniyle de felakete sürüklenir.
Romantizm eleştirisi
“Kadın kahramanın manevi dramı yani romantik düşlerin yitimi aşk acıları yaptıklarından duyduğu korku ve pişmanlık yüce duygulardan aniden silkinip küçük burjuva hesaplara geçişi hem duygusal bakımdan hem de Flaubert’in bunlara verdiği önem hikayenin ardındaki bencil toplumsal çerçeveye nazaran ağır basar”. Bu bakımdan bir tip romanıdır “Madame Bovary”. Emma Bovary’nin başka bir hayata duyduğu ihtiras çok büyük düş kırıklıklarına sebep olur. Toplumdaki yozlaşma Emma Bovary karakterleri üzerinden okuyucuya iletilir. Flaubert burjuva yaşamını insanı tüketen çabalarını ve umutlarını silip götüren bir bataklık olarak görür ve Madame Bovary’de bir küçük burjuva kadınının çöküşünü manevi acılarını ve bu kadının dramının arkasında yatan bayağı önemiz ve küçük dünyayı anlatır. Toplumsal olayların sözcüsü ise eczacı Homet’tir. Bu karakter ise Fransız Devrimi’nin ‘kutsal’ ilkelerini iki yüzlü bir biçimde ağzından düşürmeyen ama pratikte asla onlara sadık olmayan liberalizmin temsilidir.
Kendinden kısa bir süre sonra yazmaya başlayan Zola tarafından sistematize edilen Natüralizm (Doğalcılık) akımının ilk yazarıdır Flaubert. Romanını biraz da manifesto olarak görmüş ve Fransa’da o yıllara kadar egemen edebi akım olan romantizme saldırmayı görev edinmiştir. “Madame Bovary”de romantizm hareketinin prensip ve duygularına kapılan ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermeyi de amaçlamıştır. Flaubert’in bütün metne yayılan hicvi en çok Emma’nın okuduğu eserler aracılığıyla romantizme yönelir. Romanda bir kaç ana temanın yanında çok sayıda da yan tema var. Mesela Suçkov “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı incelemesinde “Madam Bovary”nin önemli bir motifi olarak yabancılaşma sürecini gösteriyor; “kalabalık içerisinde yalnızlık… Gerçek iletişimin manevi ilintinin pratikte ortadan kalkmasına varacak denli insanların birbirine yabancılaşmış ve birbirine kayıtsız olduğu çok kalabalık bir dünyadaki ıssızlık…”

Kitabın Adı : Vadideki Zambak
Kitabın Yazarı : Honore de Balzac

KİTABIN ÖZETİ

Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse ailesinin sıcak sevgisinden ilgisinden yoksun otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix’i babası Tours’a çağırır.Felix babasının davetine hemen itaat eder.Tours’a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.Bir gün İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf’tur.Feliz kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak’tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette Felix’e hayat hikayesini anlatır.Henriette evLidir ve kocası asık suratLı sert soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün Felix’in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.

Feliz saraya girer XVIII. Louis’in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır Henrietteyi asLa unutmaz sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette’nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz Paris’e dönmek zorunda kaLır.

Felix paristeki hayatı sırsında elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL parıLtıLı ingiLiz Lady’den bıkan feLix Clochegourde’e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkıarzuLarı ve ahLaki değerLeri eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer çatışmaLar yazmaktadır.Henriette sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris’e döner.Orada kendini edebiyatabiLimepoLitikaya vererek avutmaya çalışır.

Kitabın Adı : Faust
Kitabın Yazarı : Yohan Wolfgang Van GOETHE
Kitabın Yayınevi : Fatih Yayınevi İstanbul
Basım Yılı : 1960

KİTABIN ÖZETİ

Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sadelik hakimdir olaylar tek bir motif etrafında geçmektedir. Anlaşılması büyük bir zorluk göstermez. İkinci bölümde ise bir bütünlük kurmak güçtür. Anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak ilişkilendirmek çok zordur.

FAUST : Faust latince mutluluk demektir. Faust bilgi ihtirası içinde kıvranan karamsar bir tipi anlatır. Bilim uğruna bütün ömrünü harcamış nefsine bütün dünya hazlarını yasak etmiş ve tam anlamıyla yasak bir ömür geçirmiş olmasına rağmen amacına ulaşamamış olmanın ızdırabı içindedir. Bu hal içinde şeytana teslim olduktan sonra onun akıbeti çeşitli Faust efsanelerinde türlü türlü gösterilmiş ve dünyaya beyan edilmiştir.

MEFİSTO : Mefisto’ya şeytan demek yerinde olur. Mefisto sadece fenalıkları sürükleyen bir hüviyet olmakla kalmaz aynı zamanda bir çeşit Azrail rolünü de üstlenmektedir.

Eserin anlatımı çok sadedir. Faust zamanın bütün bilimlerini tahsil edip bitirmiştir. Artık öğrenilecek bir bilim kalmamıştır. Fakat görmektedir ki; gerçeği bulma sahasında bütün bu bildiği şeyler kendisini bir adım bile ileriye götürmemiştir. Halbuki zamanın olanaklarından çok ileriye göz diken bir ihtirasla salt gerçekleri anlamak ve bilgi sahibi olmak arzusundadır. Normal bilgi edinmek yollarından bir hayır gelmeyeceğini anlamıştır. Böylece son umut olarak kendisini büyücülüğe vermiştir. Ruh kuvveti sayesinde arzu ettiği bilgileri elde edebileceğini ummaktadır.

Gökte Tanrı ile Şeytan aralarında bir bahse tutuşmaktadırlar. Şeytan Faust’u kolayca baştan çıkartacağını onu asli kaynağından uzaklaştırıp sapıklığa sürükleyebileceğini iddia etmektedir. Tanrı ise insanın yaradılış itibarı ile iyi olduğunu ve yeryüzünde bir gaye için çalışırken yanılabileceğini fakat şeytan araya girse bile yine kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bulabileceğini bilmektedir. Bu itibarla şeytanı Faust üzerinde deneme yapmakta serbest bırakmıştır.

Faust büyücülükle uğraşırken alışılmış şekilde ruh çağırmaya başlar. Bu çağırmaların birinde Mefisto karşısına çıkar. Faust hayattan bezgindir. Hiçbir şeyden tat almamaktadır. Oysa Mefisto ona parlak vaatlerde bulunmaktadır. Nihayet aralarında bir sözleşme yapılır. Faust der ki; beni istediğin yere götür. Eğer bir an gelip ben zamana “dur geçme ne kadar güzelsin” diyecek kadar bir mutluluk duyarsam artık ölmeye razı olurum.

Bu bahislerden sonra Mefisto mel’un teşebbüslerine başlar. O ana kadar kitapların içine kapalı kalmış Faust’u küçük ve büyük alemlerde dolaştırır. Sefil meyhanelerden en lüks saraylara kadar her yeri gezdirir. Bir taraftan da Faust’u türlü içkilere alıştırır. Bir büyücü kadına hazırlattığı aşk içkisini Faust’a içirdikten sonra onun karşısına masum Margaret’i çıkarır. Faust 25 yaşındaki bir gencin heyecanı ile kızcağızı sever. Kız da masum duygularla bu aşka karşılık verir. Bu yüzden rahatça baş başa kalabilmeleri için annesinin fincanına Faust’un verdiği zehiri damlatır. Kadıncağız ölür. Margaret Faust’dan olan çocuğunu boğar. Bu yüzden Margaret’in kardeşi de Faust tarafından öldürülür. Böylece Faust’un eli kana bulanır. Margaret’i hapisten kurtarma denemesi de başarılı olmaz.

Araya Yunan güzeli Helena girer. Faust ona da aşık olur. Fakat aradığı mutluluğu burada da bulamaz. Nihayet İncil’in bir sözüne göre düşünmeye başlar. Yani yaradılışın ilk eseri “söz” müdür “anlam” mıdır “faaliyet” midir? Faust beşeri mutluluğu faaliyette bulur. Bir bataklık sahayı bayındır haline getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana “dur geçme çok güzelsin” der.

Sonuç olarak yazar her iki bölümde de insan karakterini oldukça detaylı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazar isterse bir konuyu nasıl haşmetli heybetli bir sadelik ve bütünlükle işleyebileceğini göstermiştir. Bununla birlikte bazı bölümlerinin anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak çok güçtür

Kitabın Adı : Yüzbaşının Kızı
Kitabın Yazarı : Aleksandr PUŞKİN
Kitabın Yayınevi : İş Bankası Kültür Yayınları İstanbul
Basım Yılı : 2001

KİTABIN ÖZETİ

Eserde anlatılan olaylar Rusya’da 1700′lü yıllarda Çariçe döneminde geçmektedir. Rus ordusundan kıdemli binbaşı rütbesinde emekli olan Andrey Petroviç Grinyov Avdotya Vasilyevna ile evlidir. Simbirsk’in köyünde oturan varlıklı bir ailedir. Doğan çocuklarının sekizi daha bebekken ölürler. Doğacak dokuzuncu çocuklarını daha kız veya erkek olacağı belli olmadan aile dostlarından bir binbaşının yardımıyla Semenovski Alayına çavuş olarak yazdırırlar. Çocuk eğer kız doğacak olursa çavuşun öldüğü bildirilecek ve iş de böylece kapatılacaktır.

Çocuklarının erkek olması Grinyov ailesini sevindirir. Adını Pyotr Andreyiç koyarlar. Savelyiç adlı yaşlı hizmetkâr lala olarak görevlendirilir. İleriki yaşına doğru eğitimi için Mon***ur Beaupre adında bir Fransız öğretmen tutulur. Pyotr Andreyiç bir süre öğretmeninden Fransızca Almanca ve diğer bilimlerle ilgili dersler alır; kılıç kullanmayı öğrenir.

On yedi yaşına gelince babası onun iyi bir subay olarak yetişmesi için doğmadan önce çavuş olarak yazdırdığı muhafız birliğine değil daha uzakta ve zaman zaman çatışmalara giren Orenburg’taki bir eski dostunun birliğine gönderir. Oğluna dostuna verilmek üzere bir mektup verir ve hizmetinde bulunması koruması için lalası Savelyiç’i de yanına katar.

Pyotr Andreyiç ile Savelyiç önce Simbirsk’e varırlar. Burada gerekli malzemeleri almak için bir gün konaklarlar. Savelyiç malzeme alımıyla uğraşırken handa yalnız kalan Pyotr Andreyiç İvan İvanoviç Zurin adında bir subayla tanışır. Bu subay içkiye ve kumara düşkündür. Pyotr Andreyiç ondan bilardo oynamasını öğrenir. Zurin’le parasına bilardo oynar ve yüz ruble kaybeder. Kasadarı Savelyiç’e bu parayı ödettirir. Ertesi günü bir at arabasıyla yola düşerler.

Yolda hava bozmaya başlar. Arabacı hana geri dönmeyi teklif etse de kabul ettiremez. Bir süre sonra tipi bastırır her taraf karla kaplanır. Ne yol ne iz bellidir. Hiç değilse sığınacak bir ev ya da bir yol izi görme umuduyla dört bir yana bakınırken bir karartı göze çarpar. Arabacıya gördüğü karartıya doğru gitmesini emreder. Karartı da kendilerine doğru gelmekte olduğundan kavuşmaları uzun sürmez. Bu bir yolcudur. Konuşmalarından yolcunun bu çevreyi iyi bildiği anlaşılır. Kılavuzluk etmesi için arabaya alınır ve yola devam edilir. Bir hana ulaşırlar. Orada fırtınanın geçmesini beklerler. Kendilerine kılavuzluk ettiği için yolcuya handa şarap ısmarlar. Ertesi günü hancıya hesabı ödeyip ayrılırken kılavuza elli kapik bahşiş vermesini söyler Savelyiç’e. Bir çapulçuya bu kadar para vermenin anlamsız olduğuna inan Savelyiç’i razı edemez. Pyotr Andreyiç kılavuzun hizmetini karşılıksız bırakmak istemez. Tavşan kürklü gocuğunu hizmetkârın itirazlarına rağmen ona verir. Bu sırada arabacı da yola çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştır hemen yola çıkarlar.

Orenburg’a varınca doğru Andrey Karloviç adlı generale çıkar. Babasının yazdığı mektubu ona verir. General mektubu okur ve mektupta yazılanların yerine getirileceğini söyler. Ertesi gün atanma emriyle birlikte subay alayına katılması için onu Belegorski kalesindeki Yüzbaşı Mironov’un komutasındaki birliğe gönderir. Generale göre Mironov iyi dürüst bir subaydır. Orada Pyotr Andreyiç gerekli eğitimi alacak ve disipline alışacaktır.
Belegorski Kırgız bozkırlarının sınırında ıssız bir kaledir. Orenburg’dan “kırk verst” ötededir. Surlar kuleler ve toprak bir tabya görmeyi umarken karşılarına kütüklerden yapılma bir çitle çevrili küçük bir köy çıkar. Kalenin girişinde dökme demirden eski bir top durmaktadır. Dar eğri büğrü sokaklardan üzeri samanla örtülü basık kulübelerin arasından geçerek Yüzbaşının konutuna varırlar. Onları Yüzbaşının karısı Vasilisa Yegorovna karşılar. Ona bu kaleye atandığını Yüzbaşıyı görmeye geldiğini bildirir. Yüzbaşı İvan Kuzmiç Papaz Gerasim’e misafirliğe gitmiştir. Yüzbaşının karısı Çavuş Maksimiç’i çağırtır. Gelince ona Pyotr Andreyiç’in kalacağı eve götürmesini emreder. Burası tahta perdeyle ikiye ayrılmış oldukça temiz bir odadır. Savelyiç eşyalarını hemen yerleştirir.

Ertesi sabah tam giyinmek üzereyken kısa boylu esmer genç bir subay içeri girer. Fransızca olarak insan yüzü görmeyi özlediği için geldiğini söyler. Bu subay düello nedeniyle muhafız birliğinden çıkarılan Şvabrin’dir. Bu sırada kapıya gelen asker Vasilisa Yegorovna’nın kendisini yemeğe çağırdığını bildirir. Şvabrin de kendisiyle birlikte gelir. Yaşlı uzun boylu dinç bir adam olan Yüzbaşıyı başında takke sırtında bej renkli pamuklu bir gecelik entariyle safta toplanmış yirmi kadar askeri eğitirken görürler. Yüzbaşı yanlarına yaklaşıp dostça birkaç söz söyleyip eğitim yaptırmaya döner. Yüzbaşının evine gelirler hizmetçi kız Palaşka sofrayı kurmaktadır. Tam bu sırada Yüzbaşının on sekiz yaşlarında toparlak yüzlü pembe yanaklı açık kumral saçlı kızı Marya İvanovna içeri girer. Şvabrin Yüzbaşının kızının tam bir aptal olduğunu kendisine söylediği için ilk görüşte ondan pek hoşlanmaz. Sofrada Yüzbaşının karısı annesinin babasının sağ olup olmadığını nerede oturduklarını ekonomik durumlarının nasıl olduğunu sorar. Pyotr Andreyiç’in zengin bir aileden geldiğini öğrenen Yüzbaşının karısı derin bir iç çeker. Burada kıt kanaat geçinmeye razı olduğunu; ancak evlenme yaşına gelmiş kızlarına çeyiz olarak verecekleri hiçbir şeylerinin olmamasının kendilerini üzdüğünü karşılarına çıkacak iyi bir adamla kızlarını hemen evlendirmek istediklerini söyler.

Aradan birkaç hafta geçer. Pyotr Andreyiç Marya’yı sevmeye başlar. Edebiyatla da uğraştığı için ona aşk şiirleri yazar. Yazdığı birkaç şiiri arkadaşı Şvabrin’e gösterir. Şvabrin okuduğu şiirleri acımasızca eleştirir. Bu eleştiri şiirlerin kötülüğünden değil Marya’ya kendisinin de âşık olmasındandır. Hatta Marya onun iki ay önceki evlenme teklifini reddetmiştir. Şvabrin’in Marya ile ilgili atıp tutmaları Pyotr Andreyiç’i çok kızdırır. Şvabrin’i alçak ve ******** olmakla suçlar. Şvabrin Pyotr Andreyiç’i düelloya davet eder. O da kabul eder. Pyotr Andreyiç kavganın şahitliği için Üsteğmen İvan İgnatyiç’ten yardım ister. Fakat daha sonra Şvabrin’in de isteğiyle tanık olmadan kavga etmeye karar verirler. Samanlığın yakınında tam kavgaya tutuşacakken İgnatyiç tarafından yakalanırlar. Askerlerin de yardımıyla ikisi de Yüzbaşıya götürülür. Kalede barışın bozulmaması konusunda öğütler veren Yüzbaşı kavgacıların birbirlerine sarılarak barışmalarını sağlar. Kavganın nedeninin de Marya için yazılmış şiirler olduğunu herkes öğrenir.

Yüzbaşının evinden ayrılan Şvabrin ve Pyotr Andreyiç’in hırsları geçmemiştir. Ertesi gün ırmak kıyısında kozlarını paylaşmak üzere sözleşip ayrılırlar. Her ikisi de sözünü tutar ve kararlaştırılan saatte ırmağın kıyısına gelir. Kılıçlarını çekerek kavgaya başlarlar. Bir süre birbirlerine zarar veremeden kavga sürer. Şvabrin’in gerilemeye başladığını sezen Pyotr Andreyiç tekrar saldırıya geçer hasmını ırmağın ucuna kadar sıkıştırır. Bu sırada keçi yolundan aşağı doğru koşarak gelen Savelyiç’in kendisine seslendiğini işitir. Kısa bir dalgınlık anında Şvabrin’den aldığı kılıç darbesiyle göğsünden yaralanır yere düşer ve bayılır.

Ayıldığında kendini Yüzbaşının evinde bulur. Marya ile Savelyiç yanındadır. Beş gün boyunca komada yatmıştır. Kendini iyi hissetmeye başlayınca Marya’ya evlilik teklifinde bulunur. Marya ise henüz tehlikeyi atlatmadığını ve kendisini korumasını söyler. Kalede doktor olmadığı için Pyotr Andreyiç’in tedavisiyle alay berberi ilgilenmektedir. Ertesi gün Marya’ya evlilik teklifini tekrarlar. Marya da Pyotr Andreyiç’e karşı ilgisiz değildir. Pyotr Andreyiç’in anne ve babasının bu evlilik için onayını almak isterler. Pyotr Andreyiç babasına bir mektup yazar. Gelen cevap umdukları gibi değildir. Pyotr Andreyiç’in babası hem evliliğe karşı çıkmakta hem de gereksiz yere kavga ederek yaralanmasına neden olmasına kızmaktadır. Hatta Yüzbaşının kalesinde bu olaylara sebebiyet vermesine içerler ve oğlunu bir başka birliğe tayin ettireceğini yazar.

Bu sıralarda Çariçeye karşı isyan edenler kalabalık bir grup olmuşlardır. Pugaçev adlı bir Kazak’ın etrafında toplanan isyancılar bazı kalelere saldırarak başarı kazanmışlar ve oralardaki askerleri de saflarına katmışlar katılmayanları ise idam etmişlerdir.

Yüzbaşı Mironov Generalden aldığı emri tebliğ etmek için kaledeki bütün subaylarını toplar. Kendini III. Petro olarak tanıtan isyancı Kazak Pugaçev’in kaleye saldırması durumunda öldürülmesi ve bunun için hazırlıklara başlanılması emredilmiştir.

Kalede Kazaklar dışında yüz otuz asker vardır. Bir süredir terk edilen nöbet ve devriye sistemi tekrar başlatılır. Eldeki top temizlenir kullanılır duruma getirilir. Kaleye saldırı olacağı her ne kadar gizli tutulmaya çalışılsada kısa bir süre sonra herkesin haberi olur. Kaledekilerin telaşı bir kat daha artar.

Pugaçev kaleye girmeye hazırlanmaktadır. Yüzbaşıya Pugaçev’den bir mesaj gelir. Kaledeki Kazakları ve askerleri çetesine çağırmakta ve komutanlara da karşı koymamalarını öğütlemektedir. Yüzbaşı savaştan çok korkan kızı Marya’yı karısı ile güvende olacakları başka bir kaleye göndermeyi düşünür. Karısı başka yere gitmeye razı olmaz. Marya’yı da göndermeye zaman kalmaz. Çünkü Pugaçev yolları kesmiş kaleye girişi ve çıkışı kontrol altına almıştır. Yüzbaşı önce savunmaya geçer. İsyancılar atlardan inip saldırıya geçince Yüzbaşı da kale kapısını açtırıp isyancıların üzerine saldırıya geçer. Umdukları gibi olmaz. İsyancılar kısa süre içinde Yüzbaşıyı ve diğerlerini yakalarlar ve etkisiz hâle getirirler. Pugaçev komutanın evine yerleşir. Meydana darağacını kurdurur. Kendisine katılmayan Yüzbaşı ile Üsteğmeni hemen astırır. Sıra Pyotr Andreyiç’e gelir. Bu arada Kazak kaftanı ile Şvabrin gelip Pugaçev’in kulağına bir şeyler fısıldar. Pyotr Andreyiç’in yüzüne bile bakmadan adamlarına onu asmalarını emreder. Tam ilmeği boynuna geçirdikleri bir sırada bir haykırış yükselir. Bu Savelyiç’in sesidir. Pugaçev’e yalvarmakta onu asmamasını istemektedir. Pugaçev yaşlı hizmetkârı tanır. Pyotr Andreyiç’in tipide kendini arabasına alan; kendine handa şarap ısmarlayan ve tavşan kürklü gocuğunu veren kişi olduğunu anlar. Adamlarına işaret ederek serbest bıraktırır. Yüzbaşının karısı bu sırada olay yerine gelir. Kocasını darağacında görünce “Katiller!” diye bağırır. Pugaçev adamlarına kadının susturulmasını emreder. Kadının başına bir Kazak kılıcıyla bir darbe indirir; kadın yere düşer ve can verir.

Ölümden kurtulan Pyotr Andreyiç Yüzbaşının kızını merak eder. Onun başına bir kötülük gelmesinden korkar. Marya’yı Papazın karısı korumaya alır ve onu yegeni olarak isyancılara tanıtır. Bu duruma Şvabrin de ses çıkarmaz. Çünkü o karışıklıkta Marya’nın başına bir kötülük gelmesini istemez.

Pugaçev Pyotr Andreyiç’e kendisine katıldığı takdirde yüksek rütbeler vereceğini vadeder. Pyotr Andreyiç bu teklife yanaşmaz. Bunun üzerine onun kaleden hizmetkârıyla birlikte çıkışına izin verir.

Pyotr Andreyiç Orenburg’a gider. Kale komutanı generale olanı biteni anlatır. İsyancıların gücü hakkında bilgiler verir. General subaylarını toplayıp durum değerlendirmesi yapar. Pyotr Andreyiç Belegorsk kalesindeki isyancılara karşı taarruz yapılmasını savunursa da hiçbir subay buna yanaşmaz. Savunmada kalmayı tercih ederler.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra geldiği kaledeki Çavuş Maksimiç Marya’dan bir mektup getirir. Mektuba göre Pugaçev kalenin yönetimini Şvabrin’e bırakmış Orenburg yakınlarında kaleye saldırı hazırlıklarına girişmiştir. Şvabrin Marya’yı Papaz Gerasim’in evinden alıp kendi evine götürmüş ve orada bir odaya hapsetmiştir. Karısı olması için baskı yapmaktadır. Marya Pyotr Andreyiç’ten gelip kendisini kurtarmasını istemektedir.
Pyotr Andreyiç General’e gider. Ondan Belegorsk kalesini isyancılardan temizlemek için bir bölük askerle elli Kazak vermesini ister. Yüzbaşının kızının yazdığı mektuptan da söz eder ona. Fakat General’i yine razı edemez. Umutsuzluğa kapılan Pyotr Andreyiç sevdiği kızı Şvabrin’e kaptırmaktansa ölümü göze alır. Atına binip kale kapısından dışarı çıkar. Peşine Savelyiç de takılır. Bir süre sonra Berda köyü yakınlarında Pugaçev’in adamlarına yakalanırlar. Pugaçev’in huzuruna çıkarılırlar. Pugaçev’e sevdiği kızın Belogorsk kalesinde olduğunu ve kale komutanı olarak bıraktığı Şvabrin’in kızı hapsettiğini evlenmeye zorladığını halka zulmettiğini anlatır. Pugaçev kalenin yönetimini bıraktığı şahsın halka zulmetmesine çok kızar. Birlikte kaleye giderler. Marya’yı hapsedildiği odadan çıkarırlar. Pugaçev halka verdiği eziyetten dolayı Şvabrin’e kızar. Papazı çağırmasını Marya ile Pyotr Andreyiç’i evlendireceğini söyleyince Şvabrin Marya’nın Yüzbaşının kızı olduğunu itiraf eder. Kendisine bunun daha önce söylenmemesinden dolayı Pugaçev’in kızgınlığı daha da artar. Pyotr Andreyiç de Şvabrin’in söylediklerini doğrular. Bunu Marya’nın hayatına zarar verileceğinden korktuğu için söylemediğini itiraf eder.

Pugaçev Pyotr Andreyiç’in kendisine yaptığı iyilikleri hatırlar ve bir kez daha canını bağışlar. Marya ile birlikte diledikleri yere gitmelerine izin verir. Üstelik yolda adamları tarafından engellenmemesi için bir izin kağıdı da düzenler. Pugaçev’e göre iyilik ya tam yapılmalı ya da hiç yapılmamalıdır.

Pyotr Andreyiç Marya ve Savelyiç bir yaylı arabasıyla yola koyulurlar. Amacı Marya’yı memleketine götürmek ve onunla evlenmektir. Bir süre sonra Pugaçev’in egemenliğindeki bir kalenin yakınındaki menzile gelirler. Menzildeki görevliye ellerindeki izin kağıdını gösterince hemen arabanın atları değiştirilir ve tekrar yola koyulurlar. Hava kararmaya başlarken küçük bir kente yaklaşırlar. Devriyeler önlerini keser. Arabacı arabada Çarın bacanağının olduğunu söyleyince muhafızlar küfürler savurarak hemen etraflarını sarar. Komutanlarına götürürler. Orada karşılarına handa bilardo oynayıp yüz ruble kaybettiği Zurin çıkar. Durumu ona anlatır. Zurin isyancılara karşı kendisiyle birlikte savaşmasını teklif eder. Marya’yı Savelyiç ile babasına gönderir. Kendisi orada kalır.

Pyotr Andreyiç ve Zurin isyancılara karşı başarılar kazanırlar. Bir süre sonra Pugaçev de yakalanır. Pugaçev işini soruşturan komisyon Pyotr Andreyiç’in yakalanıp kendilerine gönderilmesi için Zurin’e emir göndermiştir. Zurin görevini yapar. Pyotr Andreyiç’i Kazan’a gönderir. Askerî mahkeme kurulmuştur. Mahkeme başkanı bir generaldir. Pyotr Andreyiç’in adını sanını sorduktan sonra Andreyiç Petroviç Grinyov’un oğlu olup olmadığını bir defa daha sorar. Öyle saygıdeğer bir babanın isyancılarla iş birliği yapan bir oğlunun olmasına çok şaşırır. Pyotr Andreyiç Pugaçev’in hizmetine girmediğini ve ondan herhangi bir görev almadığını söylese de mahkemeyi ikna edemez. Yüzbaşının kızının mahkeme kapılarında sürünmemesi için bu konuda kendisine tanıklık etmesini de istemez. Babasının iyi bir subay olması nedeniyle idam edilme yerine Sibirya’nın ücra bir bölgesinde ömür boyu oturmaya mahkûm edilir.

Bu karar Pyotr Andreyiç’in babasını kahreder. Oğlunun bir isyancının hizmetinde bulunmasını onuruna yediremez. Bu durum Marya’yı da derinden sarsmıştır. Mahkemede Pyotr Andreyiç’in kendisiyle ilgili bazı şeyleri açıklamamış olmasına inanmaktadır. Çok iyi bakıldığı bu evden müsaade isteyerek Savelyiç’le birlikte Petersburg’a gider. Çariçenin o sırada Tsarskoye Selo’da olduğunu öğrenir. Kendisi de orada konaklamaya karar verir. Menzil bekçisinin eşiyle tanışır. Saray sobacısının yeğeni olan bu kadın Marya’ya Çariçe’nin uyandığı saati gezindiği yerleri hizmeti için yanında bulunanları anlatır. Ertesi gün Marya erkenden kalkar ve bahçeye çıkar. Orada kırk yaşlarında Çariçe’nin sarayında görevli bir bayanla tanışır. Ona başından geçenleri anlatır ve ondan Çariçeye yazdığı mektubu götürmesi için yardım ister. Mektubu okuyan Çariçe Marya’yı huzuruna davet eder; onu çok iyi karşılar. Ona Pyotr Andreyiç’in suçsuz olduğuna inandığını evlenmeleri için yardım edeceğini söyler. Kayın babasına vermesi için bir mektup da verir. Mektubunda Pyotr Andreyiç’in suçsuzluğunu bildirmekte ve Yüzbaşı Mironov’un kızının da zekâsını ahlâkını övmektedir.

Pyotr Andreyiç özel bir emirle sürgünden kurtulur ve Simbirsk’e döner. Marya ile evlenir bolluk içinde mutlu bir hayat yaşarlar.

Akıcı bir dille kaleme alınan eserde Rus ordusunda görev yapan subayların yetişme tarzını; kişinin ekmeğini yediği devletine canı pahasına da olsa nankörlük etmemesi gerektiği; aşkın insana verdiği cesareti görmekteyiz…

TÜRK EDEBİYATI ROMAN ÖZETLERİ

ACIMAK -REŞAT NURİ GÜNTEKİN -ROMAN

İlkokul öğretmeni Zehranın babası ölmüştür.Zehra yaşlı adamın bıraktığı anı defterini sabaha kadar okur.Annesinin olumsuz tavırları yüzünden ailenin dağıldığınıbabasının bu yüzden onu öğretmen okuluna gönderdiğini öğrenir.İç yüzünü bilmeden düşman olduğu babasının acılarını anlar.Zehraartık bağışlamayı ve acımayı öğrenmiştir.

AKİF BEY- NAMIK KEMAL OYUN

Bir deniz subayı olan AkifDilruba adında ahlak yönü zayıf bir kadınla evlenir.Dilruba kocasının Sinop muhaberesinde öldüğünü yalancı tanıklarla kanıtlar ve başka biriyle evlenir.Durumu öğrenen Akifkadını hemen boşar.Öç almak amacıyla kadının evine gider ve Dilrubanın yeni kocasıyla çatışır.İkisi de ölür.Akifin babası da Dilrubayı öldürür.

ANKARA YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU ROMAN

Üç ayrı bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Milli Mücadele yıllarındaki Ankara yı buluruz.İstanbuldan gelmiş Selma Hanımkocası Nazif Beyin etkisiyle bir zamanlar yadırgadığı Milli Mücadeleye inanmaya başlarancak bu sefer de kocası Sakarya Muhaberesinden korkarak kaçmanın yollarını aramaktadır.SelmaBinbaşı Hakkı Beyle mücadeleye devam eder ve yaralılara hemşirelik yapar.İkinci bölümde hürriyet yıllarının Ankarası anlatılır.Binbaşı Hakkı Beyle Selma evlenmiştir.Üçüncü bölümde hürriyet ruhu ile aydın gençler yetişmiştir.Bunlardan biri de Neşet Sabittir. Selma üçüncü evliliği bu gençle yapar ve mutluluğa kavuşur.

AŞK-I MEMNU- HALİT ZİYA UŞAKLIGİL

Varlıklı ve kibar Adnan Beygenç yaştaki Bihterle evlenir.Bihter zamanla kocasının yeğeni Behlüle aşık olur.Behlülün gözü ise Nihaldedir .Evlenmek üzerelerken Bihter ve Behlülün yasak aşkları ortaya çıkar. Bihter intihar eder Behlül kaçar.

ATEŞTEN GÖMLEK HALİDE EDİP ADIVAR ROMAN

Edebiyatımızda Kurtuluş Savaşı üzerine yazılan romanların ilkidir. İzmir in işgali sırasında kocası ve çoçuğu düşman tarafından öldürülen Ayşe İstanbul a akrabası Peyami nin yanına gelir. İkisinin yanına Binbaşı İhsan da katılır ve Anadolu ya geçerler amaçları Kuvayi Milliyeye hizmet etmektir. Bu arada hem Peyami hem de Binbaşı İhsan Ayşeye aşık olur. Bu aşk her ikisi için de ateşten bir gömleğe dönüşür.

ARABA SEVDASI RECAİZADE MAHMUT EKREM ROMAN

Üstünkörü bir eğitim görmüş Bihruz Bey bir vezir oğludur. Babası ölünce çok büyük bir servete kavuşur. Kendini eğlenceye kaptıran Behruz gönlünü Periveş adlı bir kıza kaptırır . Yalancı ve dalkavuk arkadaşı ona Periveş in öldüğünü söyler bu üzüntü içinde Şehzadebaşında yürürken Periveş e çok benzeyen birini görür ve onu Periveş in ablası sanır. Bihruz un ahmaklığını anlayan kadın Periveş diye aradığı kişinin kendisi olduğunu söyler. Sonunda Bihruz gözünde çok yücelttiği kadının sokak yosması olduğunu anlar.

AYAŞLI VE KİRACILARI MEMDUH ŞEVKET ESENDAL ROMAN

Huriyetin ilk yıllarında bir köy ağasının oğlu olan İbrahim dokuz odalı bir evi oda oda kiraya vermektedir. Ayaşlı İbrahim değişik işler yapmış sonunda bu işte karar kılmıştır. Romanda ülkemizin değişik katlarından insanların ayrı ayrı maceraları ve birbirleriyle olan ilişkileri anlatılır.

BİR TEREDDÜDÜN ROMANI PEYAMİ SAFA ROMAN

Mualla okuduğu bir romanın yazarıyla tanışmak ister ve tanışır. Romancı genç kıza evlenme teklifinde bulunur Mualla evet ya da hayır kararı veremez durumdadır. Araya Vildan adlı başka bir kadın girer yazar ne Mualla ne Vildan der ve romanı yeni bir dönemin başlayacağı haberiyle bitirir

CEZMİ NAMIK KEMAL ROMAN

17.YY da yaşamış şair ve kahraman sipahi Cezmi İran a açılan bir savaşa katılır. Orada Kırım şehzadesi Adil Giray la arkadaş olur. Adil Giray bir baskında yakalanır. Şahın karısı Şehriyar Adil Giraya aşık olur. Adil Giray ise şahın kız kardeşi Perihana aşık olmuştur. Şehriyarın bir oyunu sonunda Adil Giray ve Perihan ölür Cezmi ise yaralanır.

ÇALIKUŞU REŞAT NURİ GÜNTEKİN ROMAN

Feride küçük yaşta anasını babasını kaybeder. Teyzesinin yardımıyla yatılı okula gider. Çok haşarı olduğu için ona Çalıkuşu adı takılır. Yazları teyzesinin yanına gider. Zamanla teyzesinin oğlu ile aralarında aşk başlar. Evliliğe kısa bir süre kala Kamuranın başka bir kızla ilişkisi olduğunu öğrenir. Her şeyi bırakır kaçar. Anadolunun değişik yerlerinde öğretmenlik yapmaya başlar. Daha evvel tanıştığı ihtiyar doktor Hayrullah Beyle Kuşadasında yine karşılaşırlar. Aralarındaki dostluk dedikodulara neden olunca formalite bir evlilik yaparlar. Hayrullah Bey Feridenin günlüğünü okur ve saklar . Kendisi ölünce Kamurana verilmek üzere bir zarfı Ferideye verir. Hayrullah Bey ölünce Feride zarfı götürür. Kamuran zarfı alır ve her şeyi öğrenir. Bir daha ayrılmamak üzere Ferideyle evlenir.

DAMGA REŞAT NURİ GÜNTEKİN ROMAN

2. Abdülhamit devri paşalarından birinin oğlu olan İffet babasıyla birlikte Midilliye gider. Babası ölünce İstanbula döner ve hukuk eğitimi almaya başlar. Çocuklarına ders verdiği Cemil Kerim Beyin karısı Vedia ile aralarında aşk başlar. Bir gece yakalanınca eve hırsızlık için geldiğini söyleyen İffet mahkum olur. Hapisten çıkınca sabıkasından ötürü işsiz kalır. Bu arada kocasından ayrılan Vedia ile karşılaşır ve evlenme teklif eder. Vedia hırsız damgası yemiş biriyle evlenemeyeceğinin söyler . Roman İffetin bir itirafıyla son bulur.

DEVLET ANA KEMAL TAHİR ROMAN

Eser adını roman kahramanı Devlet Hatundan alır. Dört bölüme ayrılmış olan eserde Osmanoğullarının ortaya çıkış yılları savaşçı dervişler hilebaz keşişler Şeyh Edebali Yunus Emre gibi kişileriyle maceranın aşkın inancın tarih – masal potasında eritilmesiyle yazıya dökülmüş biçimidir Msn Öğretmen öss kpss

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU PEYAMİ SAFA ROMAN

İstanbulda küçük bir evde yaşayan sekiz yaşından beri bacağındaki kemik hastalığından dolayı hastane hastane dolaşan genç Erenköyde akrabası olan emekli paşanın kızı Nüzheti sever. Nüzhet ise Ragıp adlı bir doktorla evlenecektir. Eserde roman kahramanının adı hiçbir yerde geçmemektedir. Roman gencin hastaneden çıkarılmasıyla sona erer.

EYLÜL MEHMET RAUF ROMAN

Süreyya Bey ve Suat Hanım beş yıldan beri evlidir. Süreyyanın arkadaşı Necip aile dostlarıdır. Necip Suata çok değer vermektedir. Bu değer veriş zamanla sevgiye dönüşür. Bu sevgi karşılıksız değildir. Ancak her ikisi de Süreyyaya ihanet edebilecek yaradılışta değillerdir. Zamanla bu aşk şiddetlenir. Bir gün köşkte çıkan bir yangında Suat içerde kalır. Necip onu kurtarmak için evin içine girer ve her ikisi de yangında ölür.

FELATUN BEY İLE RAKIM EFENDİ AHMET MİTHAT ROMAN

Felatun Bey kız kardeşi Mihriban gibi nazlı büyütülmüştür. Görünüşte memurdur ; ama günlerini gezip tozmak ve eğlenmekle geçirmektedir. Babasından kalan mirası yabancı bir aktris uğruna harcayınca hayatı ve hatasını anlar. Rakım ise Tophane kavaslarından birinin oğludur. Babasını kaybedince zor şartlar içinde ortaokulu bitirir. Kitap çevirmeye başlar. Yaşı küçük bir cariye satın alır ve ona okuma yazma öğretir. Piyano dersleri verir daha sonra da Canan adlı bu kızla evlenir.

GÜLNİHAL NAMIK KEMAL OYUN

Tanzimatın ilk yıllarında Rumeli de sancak beyi olan Kaplan Paşa zalim biridir. Kardeşlerinin çocukları olan İsmet ile Muhtar birbirlerini sevmektedir. Kaplan Paşa Muhtarı halk tarafından çok sevildiği için kıskanır. Muhtarı yok etmek amacıyla hilelere başlar ve iki gencin arasını açar. Sonunda gerçek anlaşılır . İki gencin kavuşmasına İsmetin dadısı Gülnihal yardım etmiştir.

HANDAN HALİDE EDİP ADIVAR ROMAN

Refik Cemal Nerimanla evlidir. Handan Nerimandan üç yaş büyüktür ve kardeş çocuklarıdır. ıı. Abdülhamit döneminde ihtilalci gençlerden olan Nazım Handan ile evlenmek ister. Handan kabul etmez. Hüsnü Paşa adlı biriyle evlenir. Bu arada Nazım tutuklanmış Handana iki mektup bırakarak intihar etmiştir. Handan kocasıyla Londra da bulunmaktadır. Bu sırada Refik Cemal konsoloslukla Londraya gider orada Handan ile tanışır ve aşık olur. Handan beyin hummasına tutulur. Refik Cemal onun başından ayrılmaz Handan iyileşince Refik Cemale sevgisini dışavurur fakat çektiği vicdan azabından ölür.

İNTİBAH YA DA SERGÜZEŞT-İ ALİ BEY NAMIK KEMAL ROMAN

Ali Bey zamanın meşhur kadınlarından Mahpeykerle tanışır. Annesi oğlunu korumak için Dilaşup adlı bir cariye alır. Terk edileceğini anlayan Mahpeyker Dilaşupa iftira atar Ali Beyi öldürtmek için batakhaneye getirir. Orada bulunan Dilaşup Ali Beyi ölümden kurtarır ama kendisi ölür. Ali Beyde Mahpeykeri öldürür. Kendisi de hapiste ölür.

KARABİBİK NABİZADE NAZIM ROMAN

Olay Antalya ili Kaş ilçesinin Beymelik köyünde geçer. Babasından kalan tarlanın dört dönümünü komşusuna satmış olan Karabibik kalan sekiz dönümlük kısmı Yosturoğluna kaptırmamak için direnmektedir. Komşu Terme köyündeki rum bakkal Yaniden borç alarak bir **** satın alır. Tarlasını sürer. Yosturoğlu da aralarındaki çekişmeyi unutup Karabibiğin kızı Huriyi yeğeyi Hüseyine ister. Karabibik mutludur. Bir süre sonra hastalanır ancak kızının mürüvetini gördüğü için huzurludur.

KİRALIK KONAK Y.KADRİ KARAOSMANOĞLU ROMAN

Eski nazırlardan Naim Efendi kızı Sekine damadı Servet torunları Seniha ve Cemil ile aynı konakta yaşamaktadır. Damadı lükse düşkün bir adam Seniha serbest yetişmiş bir kızdır. Senihanın çevresinde Faik ve Hakkı Celis adlı iki genç vardır. Seniha Faikten hamile kalır. Naim Efendi sarsılır. Hakkı Celis cepheye gider. Seniha ise Avrupaya gider. Hakkı Celis şehit olur. Bunu öğrenen Naim Efendi hızla çöken bir dünyada yapayalnız kalır.

KIRIK HAYATLAR HALİT ZİYA UŞAKLIGİL ROMAN

Ömer Behiç ailesine bağlı bir doktordur. O dönemin yozlaşmış ailelerinden birinin kızı olan Neyyir doktoru baştan çıkarır. Ailesiyle gizli ilişkisi arasında bocalayan Ömer Behiç küçük kızı Leylanın menenjitten ölmesi üzerine bunu ilahi bir uyarı kabul eder ve ailesine döner.

KUYUCAKLI YUSUF SABAHATTİN ALİ – ROMAN

1903 senesi sonbaharında Aydının Nazilli ilçesi Kuyucak köyünde eşkiyalar bir evi basar ve karı-kocayı öldürür. Soruşturmaya gelen kaymakam dokuz yaşındaki Yusufu evlat edinir. Kaymakam karısı Şahindenin yüzünden kendisini içkiye ve kumara vermiştir. Fabrikatör Hilmi Beye üçyüz yirmi altın borçlanmıştır. Zamanla Yusuf ve kaymakamın kızı Muazzez büyür. Kasaba kabadayısı Şakir Muazzezi rahatsız edilince Yusuf tarafından dövülür. Daha sonra kaymakam Yusuf ile Muazzezi evlendirir. Yusufu Edremite tahrirat katibi yapar. Bir süre sonra gelen yeni kaymakam Şakirin ve babasının yakın dostudur. İzzet Bey adındaki bu yeni kaymakam Yusufu görevden alır ve süvari tahsildarı yapar artık Yusuf sürekli dışarıdadır. Bu arada Şahinde Hanımın evi kaymakam ve ileri gelenlerin çalgı çengi yeri olmuştur. Muazzez de iffetini yitirmek üzeredir. Bir akşam Yusuf eve gelir evdeki herkesi öldürür. Karısını gömen Yusuf atını atlar ve dağlara gider.

KÜÇÜK AĞA TARIK BUĞRA ROMAN

17 yaşında İstanbulda Fatih medresesinde olan Mehmet Reşit Efendi toplumun padişaha daha sıkı bağlanması için Dahiliye Bakanlığınca Akşehire gönderilir. Orada İstanbullu Hoca diye anılır. Halkın padişaha bağlı kalmasını sağlar. Kuvayi Milliyeyi engellediği için hakkında vur emri çıkar. İstanbullu Hoca Çakırsaraylı çetesine sığınır. Çerkez Ethemin ortanca kardeşi Tevfik Beyin bir müfrezesinin başına geçer. Bu arada Çolak Salih onu vurmak için görevlendirilir. Ancak İstanbullu Hoca gerçekleri görmeye başlamıştır.Çolak onu vurmaz ikisi birden Kuvayi Milliyeyi baltalamaya çalışan gruplara karşı mücadeleye başlarlar. Böyle bir mücadelede Hocanın sağ kolundan vurulmasıyla roman sona erer.

MAİ VE SİYAH HALİT ZİYA UŞAKLIGİL ROMAN

İstanbul da orta halli bir ailenin çocuğu Ahmet Cemil mülkiyeyi bitireceği sırada babasını kaybeder ailesinin geçimini sağlayabilmek için dersler vermeye başlar. Bu arada büyük ümitler verdiği eserini tamamlamaya çalışmaktadır. Ümitleri bir süre sonra ümitsizliğe döner. Kız kardeşi İkbal kocasının eziyetleri sonucunda ölür. Sevdiği kadın Lamia başkasıyla nişanlanır. Eseri beklediği ilgiyi görmez. Ahmet Cemil kitabını yakar annesini de alıp bir gemiyle İstanbuldan ayrılır. Yemende bir ilçe kaymakamlığı görevini kabul eder ve oraya gider.

MÜREBBİYE HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR ROMAN

Matmazel Angel aşıklarının biriyle İstanbula gelmiş bir Parislidir. İki ay sonra yüzüstü bırakılır. Fransız bir ailenin yardımıyla Dehri Efendinin konağına girer ve onun çocukları Nezahat ve Nazmiye öğretmenlik yapmaya başlar. Bir süre sonra ailenin erkeklerini baştan çıkarma planları yapan Angel aptal torun Samiden başlayarak ailenin reisi Dehri Efendiye kadar tüm erkekleri baştan çıkarır.

SERGÜZEŞT- SAMİPAŞAZADE SEZAİ ROMAN

Esircilerin Kafkasyadan getirdikleri Dilber dokuz yaşında İstanbulda bir eve 40 liraya satılır. Evin hanımı ve zenci halayık Taravet çocuğa acımasız davranır. Evin reisi memuriyet için Anadoluya gideceğinden evin fazla eşyalarıyla birlikte Dilberi de 65 liraya esirciye satar. İleride fazla para etmesi için ut çalmayı şarkı söylemeyi de öğrenen Dilber bir süre sonra 150 liraya Asaf Paşanın konağına satılır. Konağın oğlu Celal Dilbere aşık olur. Bunu öğrenen annesi Dilberi evden uzaklaştırır. Dilber bu kez Mısır da zengin bir Mısırlının cariyesi olmuştur. Kapatıldığı evden kaçmak üzereyken paniğe kapılır kendini Nil nehrine atar.

SİNEKLİ BAKKAL HALİDE EDİP ADIVAR ROMAN

II. Abdülhamit devrinde Aksarayda Sinekli Bakkal Mahallesinde imamın kızı Emine aynı mahalleden orta oyuncu Tevfik ile babasının karşı çıkmasına rağmen evlenir. Tevfik zenne rolüne çıktığı için Kız Tevfik diye anılmaktadır. Bir süre sonra bu yüzden ayrılırlar . Ayrıldıktan sonra Rabia isminde bir çocukları dünyaya gelir. Tevfik ünlü bir sanatçı iken İstanbuldan sürgüne gönderilir. Bu sırada Rabia sesi ile herkesi büyülemektedir. Kuran ve mevlid okumakta üstüne kimse yoktur. Tevfik sürgünden döner kızını yanına alır . Ancak bu seferde Genç Türkler adlı bir gruba yardım ettiği için Şama sürülür. Rabia ise Müslüman olan piyano öğretmeni Peregrini ile evlenir. 1908 meşrutiyet ilanından sonra Tevfik sürgünden döner Sinekli Bakkal Mahallesinde eski mutlu günlere dönülür.

SODOM VE GOMORE Y. KADRİ KARAOSMANOĞLU- ROMAN

Müteareke dönemindeki İstanbulda sosyal yaşam anlatılmıştır. Romanda Sami Bey ve ailesi ile bu aileyle ilişkili yerli ve yabancı kahramanlar anlatılır. Tek olumlu kahraman Leylanın nişanlısı Necdettir. NOT: Sodom ve Gomore Ürdünde günahkarlıkları yüzünden Tanrının gazabına uğrayarak yerle bir edilmiş iki şehrin adıdır.

ŞAİR EVLENMESİ İBRAHİM ŞİNASİ EFENDİ- OYUN

Türk tiyatrosunun basılı ilk metni olan bir perdelik komedide şair Müştak Bey sevgilisi Kumru Hanım yerine onun çirkin ablası ile nikahlanır. Şiar gerdek gecesi işi anlar. Nikahı kıyan imam Ebüllaklakaya rüşvet vererek durum düzeltilir. İmam yaşça büyük olan kızı değil boyca büyük olan kızı nikahladığını söyler ve durum düzelir.

ŞIPSEVDİ H.RAHMİ GÜRPINAR ROMAN

Meftun kalabalık bir ailenin oğludur. Parasızlık yüzünden zengin Kasım Efendiye damat olmak ister. Entrikalar sonunda Kasımın kızı Edibeyi alır. Meftunun kız kardeşi Lebide ise Kasım Efendinin oğlu Mahir ile evlendirilir. Kasım Efendinin servetini ele geçirmek isteyen Meftun Mahiri kullanır. İş öğrenilince Mahir evlatlıktan reddedilir. Meftun Parise kaçar Edibe ise babası Kasım Efendinin yanında kalır. Edibe eve erkek almaya başlayınca Kasım Efendi felç geçirir. Meftun ise servetin peşinde olduğu için eski karısıyla yeniden evlenme planları yapmaya başlamıştır.

TAAŞŞUK-I TALAT VE FITNAT ŞEMSETTİN SAMİ- ROMAN

Annesi tarafından büyütülen TalatFıtnat adında bir kıza aşık olur. Kadın giysileri giyerek kızın evine gider ve onunla konuşur.Üvey babası ise Fıtnatı zengin biriyle evlendirir.Evlendiği Ali Beyin vaktiyle annesini terk eden babası olduğunu kendisini vurduktan sonra yaralıyken öğrenen Fıtnat ölüronu Talatın ölümü izler.Fıtnatın öz babası olduğunu öğrenen Ali Bey çıldırır ve ölür.

VATAN YAHUT SİLİSTRE NAMIK KEMAL OYUN

İslam Bey savaş çıkınca nişanlısı Zekiye ile vedalaşır ve cepheye gider.Zekiye erkek kılığına girerek Adem adıyla gönüllüler arasına katılır.Silistre kalesi komutanı Sıtkı BeyAdemi çelimsiz bulur ve geri göndermek isterama Adem kabul etmez.İslam Bey yaralanır Abdullah Çavuş ve Adem düşman cephaneliğini havaya uçururkale kurtarılır.Ademin kimliği ortaya çıkar.Sıtkı Beyin daha önce öldüğünü sandığı babası olduğunu öğrenen Zekiyezafer sevinci içinde İslam Beyle evlenir.

YABAN- YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU ROMAN

Birinci Dünya Savaşında bir kolunu kaybeden Yedeksubay Ahmet Celal işgal altındaki İstanbul da yaşayamayacağını anlayınca emireri Mehmet Ali nin çağrısına uyar Haymana Ovasında Porsuk Çayı kenarındaki Mehmet Alinin evine gider . Köylülerle dost olmak istediği zaman köylülerin ona yabancı gözüyle baktığını anlar . Köylüler ona yaban adını takmışlardır. Mehmet Ali yeniden askere alınır. Köy Yunan işgaline uğrar Ahmet Celal köyde geçen günlerini yazdığı defterini Mehmet Alinin yengesi Emineye teslim ederek oradan ayrılır. Bu defter daha sonra kenarları yanmış bir biçimde yıkıntılar arasında bulunur. Defterdeki yaban romanıdır.

YAPRAK DÖKÜMÜ REŞAT NURİ GÜNTEKİN ROMAN

Suriye ve Anadoluda 25 yıl çalışan daha sonra işine son verilen memur Ali Rıza Bey karısı üç kızı ve oğluyla İstanbul da geçim zorlukları içinde yaşamaktadır. Sırasıyla oğlu Şevket kızları Necla ve Leyla yaşadıkları olumsuz olaylar sonucu aileden koparlar. Leylanın iffetsiz bir hayat yaşadığını öğrenen Ali Rıza Bey felç geçirir. Babasını hastaneden Leyla çıkarır ve yaşadığı eve götürür. Ali Rıza Bey Leylanın yanında için için bir utancı ve kendi kırık hayatını yaşamaya başlar.

ZAVALLI ÇOCUK NAMIK KEMAL – OYUN

Şefika babası Halil Beyin öksüz bir akrabası olduğu için yanına aldığı Ata ile birlikte büyümüştür. Bir süre sonra zengin bir paşa ile evlendirilen Şefika gönlü Atada olduğu için bu acıya dayanamaz ve hastalanır. Kısa süre içerisinde verem Şefikayı ölümün eşiğine getirir. Okuldan izinli gelen tıbbiye öğrencisi Ata Şefikanın ölmek üzere olduğunu görünce eczaneden aldığı zehri içer ikisi birlikte ölürler.

ZEHRA NABİZADE NAZIM ROMAN

Olay 1890 yılında İstanbul da geçer tüccar Şevket Efendi kızı Zehrayı katibi Suphi ile evlendirir. Suphinin annesi yardımcı olsun diye Sırrıcemal adında cariyeyi eve getirir. Zehranın kıskançlıkları başlar bu kıskançlıklardan bıkan Suphi Zehrayı boşar ve Sırrıcemalle evlenir. Zehra intikam almak için Ürani adlı çok güzel bir rum kızını Suphiyi baştan çıkarmak için görevlendirir. Suphi bu tuzağa düşer Sırrıcemal intihar eder Zehra bu sefer mağazadaki yeni katip Muhsinle evlenir. Suphi beş parasız kalmış ve tulumbacı olmuştur. Üraniyi öldürür ve Trablusgarba sürülür. İkinci kocasıyla da mutlu olamayan Zehra kocasının ölümünden sonra tek başına kalır. Bir gün Mahmutpaşa yokuşundan inerken yol ortasında yoksul bir kadının öldüğünü görür. Bu kadın Suphinin annesidir. Duruma çok üzülen Zehra hastalanır ve vicdan azabı içinde ölür

DÜNYA EDEBİYATI ROMAN ÖZETLERİ

FAUST (GOETHE ALMAN-ROMANTİK 100 Temel Eser)

Eserde insanın iyi yaratıldığını kötü şeyler yapsa da sonunda mutluluğu yakalayacağını söyleyen Tanrı ile bunun tersini savunan Mefistofeles iddiaya girer. Bunun için bütün bilimleri araştırnış kendisini büyüye vermiş Faust’u seçerler. Umduğunu bulamadığı için intiharın eşiğine kadar gelen Faust’a Mefistofeles kendisini tanıtır ve onunla da iddiaya girer. Faust’u içinde bulunduğu bunalımlı hayattan alıp değişik dünyalara sürükleyen Mefistofeles sonunda iddiayı kazanmıştır.

HACI MURAT (TOLSTOY- REALİST RUS)

Hacı Murat büyük Rus yazarı Tolstoy’ un olgunluk dönemi romanları arasında yer alıyor. Hacı Murat on dokuzuncu yüzyıl Kafkas halkları arasında efsaneleşen Şeyh Şamil’ le davalıdır. Hacı Murat yurt edinme hayata tutunma bağımsızlık tutsaklık ihanet ve iktidar sarmalında biçimlenen bir davanın kahramanıdır. Zayıflıklarının ve gücünün farkında bir kahraman acımasız bir coğrafyanın geniş yürekli insanları arasındaki iktidar mücadelesinde taraf olmak zorunda kalmıştır; Rusları da sevmez Şeyh Şamil’ i de. ..

ANNA KARENİNA (TOLSTOY)

Anna Karenina Rusların kendi ülkelerini ve dönemin aristokratlarını en doğru yanlarıyla yansıtan bir romandır. Anna Karenina’nın ana teması her şeyden önce Rus ailesidir. Bu romanda Tolstoy dürüst bir evliliğin açık mutluluğuyla evlilik dışı bir aşkın yol açtığı düş kırıklıklarını ve düşüşleri karşılaştırmaktadır. Anna Karenina dönemin üst kademedeki bir memurunun karısıdır. Onu hovarda Vronski ile kurduğu ilişkide hazin bir son beklemektedir. Bunun karşısında Kiti ve Levin’in arasındaki sağlam temellere dayalı aşk Anna Karenina’nın kendini beğenmişliğini ve temsil ettiği aristokrasinin köksüzlüğünü ortaya koymaktadır.

SAVAŞ VE BARIŞ (TOLSTOY 100 Temel Eser)

Zamanın Rusya’sını iyisiyle kötüsüyle anlatan bir eser. İnsanın olduğu yerde eksik olmayan aşk hırs iyilik ve düşmanlık ve entrika. Bir yanda ne için yapıldığı bir türlü bilinmeyen ve onca insanın ölmesine sebep olan savaşlar; diğer yanda “barış”ın küçük bir sınıfın daimi kaderi oluşu. Savaşta da barışta da dürüstlüğü ilke edinmiş kahramanlar…
Hep aykırı bir tip olan Piyer Bezukof ve onun şahsında iyiliğin üstünlüğü… Kadınların genel konumları ve çıkar çevrelerinin ince hesapları… kanlı sargılar içindeki bütün bu bozuk insan etleri…” cümlesiyle özetleyebileceğimiz Savaş. balolar. partilerle süslenen barış… Kısacası; Strakof’un deyimiyle “Hayatın zamanın Rusya’sının tarihin sınıf kavgalarının olağan üstü bir tablosu; insana insanlığa ait ne varsa; insanın mutluluğunun ve büyüklüğünün; felaketinin ve küçüklüğünün anlatıldığı bir eserdir Savaş ve Barış.

İNSAN NE İLE YAŞAR (TOLSTOY)

Allah vazifesi olmasına rağmen yeni doğum yapmış bir annenin ruhunu merhametine yenik düştüğü için alamadan dönen meleğini üç şey öğrenmesi için insan süretine büründürerek dünyaya gönderir: ”İnsanın içinde ne barındırdığını öğren” ”İnsana neyin verilmediğini öğren” ve ”İnsanın ne ile yaşadığını öğren”. Bu üç bilgiyi edindiğinde yani insanı tanıdığında melek Rabb’inin sonsuz merhametini de kavradığı için tekrar semaya yükseltir.

SUÇ VE CEZA (DOSTOYEVSKİ RUS REALİST 100 Temel Eser)

Kötülüğü ve kötülük sonucu insan vicdanın yaşadığı azapların her türlü hukuki cezadan daha etkin olduğunu anlatan Dostoyevskinin büyük eseri… Toplumdaki çarpık adalet anlayışını Raskolnikov karakteriyle irdeleyen Dostoyevski; kötülüğü ve kötülük sonucu insan vicdanının yaşadığı azapların her türlü hukuki cezadan daha etkin olduğunu ileri sürer. Raskolnikov’un öyküsü aslında biraz da her insan içinde var olan gizli bir yanının öyküsüdür.

KARAMAZOV KARDEŞLER (DOSTOYEVSKİ)

Küçük bir Rus köyünde toprak sahibi olan Fedor Pavloviç Karamazov’un dehşetli esrarengiz ölümü kısa sürede yalnız yaşadığı beldenin değil bütün Rusya’nın ilgiyle takip ettiği bir dava haline gelir. Ölümden toplumda hiç sevilmeyen ömrünü ilkesizlikler üzerine kurmuş maktûlün büyük oğlu Dimitri Karamazov mesul tutulmaktadır…Ne var ki; insanın bilgiyle donatılmış aklı ve maddi deliller hayatın karışık ve akıl almaz oyunları karşısında çoğu zaman aciz kalmakta ve kader ağlarını örmektedir…

KUMARBAZ (DOSTOYEVSKİ)

General’in evinde özel öğretmen olan Alexis Ivanovitch sevgilisini borçtan kurtarmak için girdiği kumarhanede kazanmak ya da kaybetmekten daha önemli bir şeyi içindeki kumarbaz ruhu fark eder. Ve bu farkedişin ardından rulet masaları başında yitirilen işin aşkın hatta bizzat hayatın öyküsü başlar….

ANA (M.GORKİ REALİST- RUS)

Maksim Gorkinin en önemli eseri olan Ana romanında 1905 Çarlık Rusyasında başlayan sosyal uyanışın mücadelesi anlatılmaktadır. Eser yeni doğmakta olan bir toplumun düşüncesini görüş ve anlayışını yansıtır bizlere. Gorkinin insanla sosyal şartlar arasındaki çelişkiyi ve anlaşmazlığı belirtmek için en çok başvurduğu yol doğrudan doğruya olayların gerçekçi bir metotla anlatma hikayesidir.

EKMEĞİMİ KAZANIRKEN (M.GORKİ)

Maksim Gorki’nin ayrılmaz bir bütün oluşturan üç özyaşamöyküsü romanı yazarın çocukluk ve gençlik yıllarına olduğu kadar 19. yüzyılın bitiminde Rus küçük burjuva katmanlarının hayatına da alabildiğine nesnel bir ayna tutar. Büyük kentlerin uzağında dünyaları küçük hayata yönelik talepleri ve ihtiyaçları sınırlı basit dini inanç ile batıl inancın karışımından oluşmuş bir tutuculuğun zemininde ayakta durmak için çalışan bu insanların arasında var olma ve oradan çıkışın öyküsü… Ekmeğimi Kazanırken yazarın henüz bir çocukken dış dünyayı tanımaya ve hayata çok zor şartlarda tutunmaya çalışan insanların mücadelelerine tanık olma sürecini anlatır. Yazarın ninesinin koruyuculuğu ile dış dünyanın acımasızlığı arasında gidip geldiği bu yıllarda hayatının ikinci bir sığınağı da uzak akrabalarından bir mimarın yanıdır.

YÜZBAŞININ KIZI (PUŞKİN ROMANTİK RUS)

XVIII. yüzyıl Rusya’sının büyük ustası Puşkin onu izleyen çağdaşları ve bütün bir dünya edebiyatı üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Puşkin’in akıcı süssüz ve berrak diliyle anlattığı 1773 ayaklanması akıllardan silinmeyecek bir tablo çizer gözler önüne. Pugaçev’in önderliğindeki isyancıların renkli yaşamlarından sahneler o güne dek kimsenin cesaret edemediği ölçüde gerçekçi bir biçimde çizilir. Bütün bunların ortasında tüm engellere karşın kendini korumayı başaran tertemiz bir aşk filizlenir.

MEYHANE (E.ZOLA NATURALİST FRANSIZ)

Kendi Yorumuyla
‘Meyhane bir gazetede yayınlandığı zaman görülmemiş bir insafsızlıkla saldırıya uğradı mimlendi kendisine yakıştırılmayan suç kalmadı. Yazar olarak benimsediğim amaçları burada iki satır içinde açıklamak gerekli mi bilmem. Kenar semtlerimizin kokuşmuş ortamında bir işçi ailesinin kaçınılmaz düşüşünü tasvir etmek istedim. İçkinin ve aylaklığın sonu aile bağlarının çözülümüne fuhuşun pisliklerine dürüstlük duygusunun giderek yitirilmesine sonuç olarak da yüz karası bir rezillik ve ölüme varıyor. Sadece eylemsel bir ahlak dersidir bu kitap.’
Emile Zola

NANA(EMİLE ZOLA)

Nana bir ******dir. İlk önceleri bir tiyatro oyuncusu olan Nana daha sonra ****** olur ve hayatı bir düşüş içine girer. İlk basıldığı gün on binler satan ve Fransa’yı ayağa kaldıran “Nana” eleştirmenler arasında da büyük ayrılıklara ve tartışmalara yol açmıştı. Bu romanda Zola bir kadının bir rejimin (II. İmparatorluk Fransa’sı) ve bir toplumun çürüyüşünü resmediyor. Bu resimde cinsellik tarih ve mit hep birlikte yaşıyor ve tükeniyor; aynı anda ve aynı kötü ağız kokusu içinde.

GERMİNAL (EMİLE ZOLA)

Zola Germinali gerçek yaşamdan kurgulayarak yani içinde yaşayarak gözlemleyerek kaleme almıştır. 9 Şubat 1884te Anzin Maden Ocaklarında bir grev patlak verir. Zola soluğu hemen orada alır. Orada günlerce kalır. Not defteri elindedir; sorar araştırır gözlemlerde bulunur.Meyhanedeki maden işçileri ile konuşur. Kazılan yeni galerilere olsa olsa altmış santimlik deliklerden girilir. Maden ocağından çıkan işçilerin tanınmayacak durumda olduklarını görür. Güldükleri zaman zenci sanırsınız. Ocak çevresinde barakaları barakaların içinde açlık sınırında insanları ocaklardaki kâr hırsı ile ihmal edilmiş kolan lambaları kazaları ölümleri ve işçi sınıfının direnişini anlatır. Bu öyle bir kavgadır ki; sımsıcak ekmeğin kokusunu ve ılık ılık akan terin kanın kokusunu ve bu amansız kavgayı içiçe ve usta kurgularla soluk soluğa sanki olayın içindeymişsiniz gibi yaşatır size Zola. Aşkı sevgiyi ve sevdayı ekmek kavgası ile ilmik ilmik işleyen dev bir roman çıkar karşınıza. Öyle bir romandır ki bir tarafta işçi sınıfıyla örgütlü mücadele durur diğer tarafta kuyuya yerleştirilmiş bir anarşist dinamitle birden savrulursunuz. Son nefeste dahi sevginin doruğa çıktığına ancak Germinalde tanık olabilirsiniz. Etienne ve Catherine arasındaki ilişki aynı zamanda bir mücadele içindeki aşkı da anlatır. Maden işçilerinin duyguları kararmış yüzlerinden sımsıcak bir sel gibi akar yüreklere. İnsanca bir yaşam kavgası ve aşklarıyla o dönemki gerçek maden işçilerinin yaşamını ortaya koyar Zola.

KIRMIZI VE SİYAH (STENDHAL REALİST FRANSIZ)

Stedhalin yaşanmış bir ya da iki olayı birleştirerek kaleme aldığı bu romanın baş kahramanı Julien Sorelin yazar ile birçok yönden örtüştüğü ileri sürülür. Orta sınıftan bir genç olan Julien papaz okuluna devam ederken çocuklarına ders verdiği belediye başkanının karısı ile dedikodulara yol açan bir ilişki kurar. Parise gider. Orada da kendine kapılarını açan aristokrat bir ailenin kızı ile yaşadığı aşk onu hayatın girdaplarına sürükleyecektir. Gururlu kibirli asi ödünsüz bu genç adam kendi bireysel değerleri soylu sınıfın değer yargılarına çarptıkça geri püskürtülür. Hastalıklı gibi görünen psikolojisi belki de toplumsal yarılmışlıklara bir isyandır. Hayatı yanından ayırmadığı iki bavuluna sıkıştırmış ömrünün son yıllarını küçük bir İtalyan kentinde konsolosluk görevinden aldığı üç beş kuruşla sürdürmek zorunda kalmış Henri Beyle (Stendhal) aynen Julien Sorel gibi ödünsüz aşkı ömür boyu aşkı aramış kendini kabul ettirmek istemiş ve hep yalnız kalmış istediği düşündüğü gibi değil yaşayabildiği gibi yaşamıştı.

PARMA MANASTIRI (STENDHAL)

Parma Manastırı”nda Rönesans sırasında bir İtalyan prensliğinde yaşanan entrikalar anlatılır. Romanın kahramanı Fabrice Del Dongo özgürlüğüne düşkün romantik sıra dışı aşka bağımlı bir soyludur ve bu özellikleri toplum kurallarına ters düşmektedir. Manastırı bir yanan karşı konulmaz tutkulara dönüşen karmaşık duygusal ilişkileri anlatırken bir yandan 19. yüzyılın ilk yarısındaki İtalyan ve Fransız toplumlarını amansız bir eleştiri süzgecinden geçirir.

MADAM BOVARY (G.FLAUBERT REALİST İNGİLİZ 100 Temel Eser)

19. yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir Madam Bovary. Hem ele aldığı konu hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte Flaubert Emma’nın şahsında 19. yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını evlilik müessesesinin insan doğasına aykırılığını toplumsal değer yargılarının ve ahlak anlayışının ikiyüzlülüğünü ele alır.

Emma Bovary okuduğu romanların etkisiye aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan bu sınıfa giremese de en azından onlara yakın olmayı arzulayan bir kadındır. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur. Pasif silik Emma’nın isteklerini karşılamaktan uzak biri olan Charles ise karısının hırsı nedeniyle felakete sürüklenir.

VADİDEKİ ZAMBAK (BALZAC REALİST FRANSIZ100 Temel Eser)

Vadideki Zambak Balzacın olgunluk çağının en önemli eserlerinin başında gelir. Kocasıyla mutlu olmayan ama ona ihaneti de insana saygı açısından kendine yalkıştıramayan Henriette ve cocukluğunun bütün acılarını onun dizinde bir ana sevgisiyle karışık huzur içinde gideren Felix çağlar boyunca insani sevgilere ve fedekarlıklara örnek olacak karakterlerdir. Romanın olayları 1801-1836 yılları arasında geçer. Eser köy hayatı sakinleri arasında yer alırsa da kahramanları sadece birer köylü değildir…Aynı zamanda Balzacın cocukluğunda çektiği acıların ve yıkıntıların bütün izlerini bu romanda göreceksiniz.

GORİOT BABA (BALZAC)

Altmış dokuz yaşlarında bir ihtiyar olan Goriot Baba 1813′te iş hayatını bıraktıktan sonra Madam Vauquer’in pansiyonuna çekilmişti. İlk önce şimdi Madam Couture tarafından işgal edilen tutmuş ve beş liranın eksikliği veya fazlalığı kendisi için hiçbir önem arz etmeyen bir adam sıfatıyla bin iki yüz frank pansiyon parası vermeye başlamıştı. Madam Vaupuer bu apartmanın üç odasına peşin alınmış bir para mukabilinde çeki düzen vermiş ve bu para sarı bez perdelerden Utrecht kadifesiyle örtülü cilâlı tahta koltuklardan çirişle yapıştırılmış birkaç resimle şehir civarındaki meyhanelerin beğenip kabul etmedikleri duvar kâğıtlarından mürekkepli kötü bir takımı güya ki kapamıştı. O zamanlar hürmetle Mösyö Goriot diye anılan Goriot Baba kötüye kullanılmaya müsait cömertliği yüzünden zamanla sıfırı tüketmiş bu işten anlamaz bir sersem olarak görülmeye başlanmıştı…”

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ (C.DİCKENS REALİST İNGİLİZ 100 Temel Eser)

Bay Lorrynin maceralı Dover seyahati Doktor Manettein Bastilleden kurtulması Doktorun güzel kızına âşık Sydney Carton ve Charles Darnayin Fransız İhtilâlinin korkunç girdabında yaşanan hazin öyküleri… İki Şehrin Hikâyesi Charles Dickensın Fransız ihtilali sırasında iki şehri; Londra ve Parisi anlattığı ilk sayfalarından itibaren merak ve korku dolu sahnelerle örgülediği soluk soluğa bir dönem romanı…

BÜYÜK UMUTLAR (C.DİCKENS)

Romanda ergenlik dönemine yeni bir adım atan Finnin ulaşılmaz bir kadına olan büyük aşkı konu ediliyor. Dickensın romanları içinde konu ve işleyiş açısından bambaşka ve üstün özelliklere sahip bir roman. Kısa adı Pip olan Phillip küçük bir çocukken anne ve babasının mezarı başında kaçak bir mahkumla karşılaşır. Ablasının mutfağından yiyecek çalarak bu mahkuma yardım eder. Kaçak mahkum Pipin ona yaptığı yardımı unutmaz.

OLİVER TWİST (C.DİCKENS)

Oliver Twist Londra yakınlarındaki yoksullar evinde dünyaya gelir. Çok zor şartlar altında yoksulluk içinde yaşar. Bir gün kimsesiz çocuklara hırsızlık yaptıran bir sokak çetesinin eline düşer. Oliveri şimdi tehlikelerle dolu yeni bir hayat beklemektedir.

BEYAZ DİŞ (J.LONDON REALİST AMERİKA 100 Temel Eser)

Kuzeyin ormanlarında yaşam kavgası… Açlık ve hayatta kalma çabası… Beyaz Diş bir kurt kırması; damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyor. Ormanda yapayanlız hayatta kalmaya çalışıyor. Bir gün o ana dek yaşadığı mağaranın duvarını geçip hayata atılıyor ve her şeyi en baştan keşfetmeye koyuluyor. Vahşî doğanın çetin şartları yaratılışındaki sertliği gün geçtikçe daha çok besliyor. Ve sonunda Beyaz Diş amansız bir kurt oluyor. Derken efendiyi yani insanı tanıyor.

ÖLÜ CANLAR (GOGOL REALİST RUS 100 Temel Eser )

Çiçikov kısa yoldan zengin olma peşine düşmüş bir düzenbazdır. O zamanın Rusya’sında bir insanın itibarı ve zenginliği sahip olduğu canlarla doğru orantılı olduğu için Çiçikov ölmüş fakat kayıtları henüz nüfus kütüğünden silinmemiş ‘can’ları kâğıt üzerinde kalır ve bu şekilde zengin olma hayalleri kurar.
Gogol’ Çiçikov’un dolaştığı bölgelerde karşılaştığı insanlar üzerinde dönemin Rusya’sının bozuk düzenini acımasızca eleştiriyor ve Rus insanının tahlilini yapıyor bu eserde. Ölü Canlar tamamlanamamış olmasına rağmen Dünya Klasikleri arasında müstesna bir yere sahip.

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR (ERNEST HEMINGWAY REALİST AMERİKA 100 Temel Eser)

İspanyada yaşanan acımasız bir iç savaş… Cumhuriyetçi- Faşist kavgasının yol açtığı yıkım… Oluk oluk akan insan kanı.. Özel bir görevle İspanya ya gelen Amerikalının başından geçenler ve yaşadığı tutkulu aşk. İnsanoğlunun vahşilikte ve barbarlıkta hayvanları bile gölgede bıraktığını gözler önüne seren acı panaromalar. En hızlı savaş taraftarlarının ve savaşı bütün korkunçluğuyla yaşayanların barış özlemi…

SEFİLLER (V.HUGO ROMANTİK FRANSIZ 100 Temel Eser)

19 sene süren pranga mahkumiyetinden sonra şartlı olarak tahliye edilen JEAN VALJEAN toplumdan dışlandığını görür. Sadece Digne piskoposu kendisine iyi davranır; buna karşın zorlu acı yıllar geçiren Valjean piskoposun bazı gümüş eşyaları çalarak ona ihanet eder. Valjean polis tarafından yakalanır ve geri getirilir. Piskoposun kendisini kurtarmak için yalan söylemesi ve buna ek olarak iki değerli şamdan hediye etmesi Valjean’ı çok şaşırtır. Böylece Valjean hayatına yeni bir başlangıç yapmaya karar verir. Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir

FARELER VE İNSANLAR ÖZET- (J. STEINBECK REALİST AMERİKA 100 Temel Eser)

George ve Lennie çiftliklerde dolaşarak işçilik eden iki arkadaştır. George ufak tefek canlı yanık tenli keskin bakışlı bir adamdır. Lennie ise iri bir insandır. Ölgün gözler düşük ama geniş mi geniş omuzlara sahiptir. George ve Lennie iki zıt kutup oldukları halde aralarında büyük bir dostluk vardır. Bu büyük dostlukta birlikte hep çalışarak çiftlik ararlarken kat ettikleri yollar boyunca kendini göstermiştir. Birbirlerine çok bağlanmışlardır.
George akıllıdır işini bilir. Tabiatı sever. Lennie ise dev kuvvetine sahiptir. Fakat ruhen çocuktur. Halleri davranışları çocukçadır aptalcadır. Lennienin yumuşak bulduğu her şeyi okşama alışkanlığı vardır. Bu ikisi Soledad kasabasının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar. Oraya vardıklarında bu çiftliğin patronu bunları pekte iyi karşılamaz. Patronla kalmayıp birde patronun oğlu çıkar başlarına dert. Kendisi ufak tefek olduğundan Lennie gibi iri vücutlu insanlara gıcık kapar ve bu tip insanları hiç sevmez. Adamın adı Curleydir. Ama Curleynin başında da bir dert vardır. Yeni evlendiği karısı Çiftlikte oynaşmadığı adam kalmadı derler onun için ve gözünü yeni gelen George Ve Lennieye dikmiştir. Özellikle Georgeun çiftlikteki en iyi arkadaşları Slimdir. Çiftliğin bunağı ise Candy denilen bir eli bileğinden kesilmiş olan bazıları için işe yaramayan yaşlı bir adamdır. George ve Lennienin planları bu çiftlikte bir ay çalışıp kendilerine bir çiftlik satın almaktır. Tabii Candyi ve Candynin biriktirdiği parasını yanların alarak Üç kişinin hayali; kendi topraklarını işlemek kimsenin emri altına girmemektir. Lennienin tek isteği ise evlerindeki tavşanlara bakmaktır. Çiftlikte birde seyis vardır. Ama zenci olduğu için diğer çalışanlar tarafından dışlanıyordur. Çiftlikte akşamüstü iş bittikten sonra nal oyunu oynanır. Milletin tek eğlencesi bu oyundur. O sırada Lennie samanlıkta Slimin ona verdiği köpekle oynuyordur. Ama daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunuda oracıkta aşırı sevmekten öldürmüştür. Daha sonra Lennienin yanına Curleynin karısı gelir. Lennie kadınla biraz konuştuktan sonra kadın aynen benim saçım da yumuşaktır saçımı okşa demiştir. Lennie tuttuğu saçı bırakmadığı için kadın korkuya kapılmıştır ve çığlıklar atarak samanlığı ayağa kaldırır. Lenniede buna sinirlenerek kadının ağzını kapatır ve onu nefessizlikten öldürür. Oradan hızlıca kaçar. Bunun üzerine çiftlikteki herkes başta Curley olmak üzere Lennieyi aramaya çıkarlar. Lennie ise daha önceden başlarına bir olay gelirse George ile anlaştıkları çalılıkların arkasına kaçmıştır. Georgeu buldukları yerde öldüreceklerini bilmektedir. Lennie çocuk ruhlu olduğu için kendini savunması çok zordur. George kahrolurken Lennienin saklandığı yere gelmiştir bile. Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla onu beklemektedir. George Lennienin arkasına ona hüzünlü hüzünlü bakar. Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur. Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri zaman Lennieyi yerde ölü olarak yattığını görürler ve Georgea aptal aptal bakarlar. George olayın etkisinden kurtulamaz ve teselli için Slimle birlikte olay yerinden uzaklaşır.

DÜNYA NİMETİ (KNUT HAMSUN NORVEÇ)

Dünya Nimeti 1917de çıktı. Issız toprakları canlandırmak için insan gücünün verdiği imtihanları tabiat kuvvetleriyle çetin savaşları hikâye eden bu roman katı ve boş topraklara düşen alın terlerinin önce kıt kanaat giderek cömert hasadını bu başarıdaki büyük hazzı dile getirir. Bu kitapta Hamsun 20 yüzyıl insanının destanını yazmış. Önüne bir model almadan başaran insanın büyüklüğünü gözler önüne sermiştir..
Roman cahil bir göçmen olan İsakın basit cahil karısı İngerle birlikte çorak ve haşin toprakları sabırla nasıl bereketli yeşil bir yurt parçası haline getirdiğini anlatır.

VE O HİÇBİR ŞEY DEMEDİ (HEİNRİCH BÖLL ALMAN)

Evlilikte yakınlaşma ve yabancılaşma temasını işleyen Ve O Hiçbir Şey Demedi romanın iki kahramanının sesleriyle ulaşır okura. Her ikisi de değişimli olarak içsel ve dışsal yaşantılarını anlatırlar. Böylece bu iki kişinin birbirine koşut giden yaşamları ve aslında birbirine ulaşmaya çabalayan bu insanların yalnızlığı açığa çıkar. Küçük bir kiralık odada karısı ve üç çocuğuyla bir arada yaşamanın sıkıntısına katlanamayan Fred Bogner onlardan ayrılır. Kiliseye ait bir büroda telefoncu olarak çalışmaya başlar. Savaş sonrası Almanya’sının bir büyük kentinde sokakları arşınlar içer ve oyun makinelerinde zaman öldürür. Karısıyla bir otelde geçirdiği hafta sonundan sonra ise kesin ayrılık kaçınılmaz görünür. Ancak çok geçmeden Bogner sevmekten asla vazgeçemediği karısında yepyeni bir insan bulur. Savaş sonrası Alman edebiyatının en gerçekçi ve en sarsıcı romanlarından biri olan Ve O Hiçbir Şey Demedi Alman yazar Heinrich Böll’ü üne kavuşturan roman olarak bilinir.

BABASIZ EVLER (HEİNRİCH BÖLL)

Yazar ;romanı savaşın dehşetini değişik bir bakış açısından sergiler. Kitapta savaşcephelerden değil fakat ’sonrasında’ savaşın bitiminin ardından o savaşta ölmüş babaların ve kocaların geride bıraktıkları insanların evlerinden yola çıkarılarak anlatılır. Bu bakış açısından dış dünyada ‘bitmiş’ olan savaş babasız ve kocasız kalmış olanlar için hala belki de çok daha korkunç bir biçimde sürmektedir.Çocukların dulların ‘yeni’ yalnızlıkları genelde yıkıma sürüklenmiş bir toplumda bireysel yıkımların üstesinden gelebilmenin zorluğu ve kimi zaman da olanaksızlığı ’savaştan sonraki savaş’ın temel sorunlarıdır. Heinrich Böll’ün Babasız Evler’i barışla son bulamayan savaşların sonrasız öyküsüdür.

CEMİLE (CENGİZ AYTMATOV KIRGIZ)

Çok güzel bir kız olan Cemile asil ve soylu bir aileye gelin olur. Fakat bir süre sonra eşi ikinci dünya savaşına asker olarak gönderilir.Gençliğini ve gelinliğini yaşayamayan Cemile küçük kayını ve köye savaştan sakat olarak dönmüş olan Mehmet ile beraber cepheye erzak taşımaya başlar. Cephede bulundukları sırada Mehmet sürekli Cemilenin dikkatini çekmektedir.
Çünkü Cemile eşinde bulamadığı ilgi ve yakınlığı Mehmette bulmaktadır. Daha sonra ikisi arasında bir aşk başlamaktadır. Bir süre sonra eşi savaştan köye döner. Cemile ise bu durum karşısında Mehmetle birlikte köyü terk eder.

BABALAR VE OĞULLAR (TURRGENYEV RUS-REALİST)

Eserlerinde umut çaresizlik ve hüsran gibi duyguları yoğun olarak işleyen Turganyev romanlarının zirvesini oluşturan “Babalar ve Oğullarda adeta yaşadığı bunalımlar çağının insan ruhundaki akislerini çizer. Eserlerinde zıt kişiliklerin mutlulukla mutsuzluğun maddeyle ruhun iyiyle kötünün çarpışmasını da bütün şiddetiyle hisettirir. “Babalar ve Oğullar”da Turganyev; Nihilist (hiçbir iradeye boyun eğmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüşlerin genel adı) bir kişilik olan Bazarovun dünyada varolan bütün kuruluşların yıkılması gerektiğini savunarak neredeyse iki kere ikinin dört etmemesi gerektiğini hayal ederken düşünce yapısının tam tersi duygularla oradan oraya savruluşunu izletiyor bize. O kadar ki aşkı bile inkar eden bu kişi bir kadına aşık olduğunu anlayınca kendini inkar etme durumuna düşüyor

KİTABIN ADI : Eski Hastalık
KİTABIN YAZARI : Reşat Nuri Güntekin
KİTABIN YAYIN EVİ : İnkılâp Kitapevi
BASIM YILI : 1996

KİTABIN KONUSU

Farklı kültürler çerçevesinde yetişmiş iki insanın hayatlarını birleştirmeleri sonucunda meydana gelen mutsuz bir evlilik; aşk tutku sadakat ve vefa kavramları çevresinde dönen olaylar kitabın konusunu teşkil etmektedir.

KİTABIN ÖZETİ

Züleyha küçük yaştan itibaren annesiyle birlikte İstanbul’da yaşayan bir kızdır. Batı kültürünün yaşam tarzında büyüyen ve eğitimini bu yabancı okullarda tamamlayan Züleyha’nın babası Ali Osman Bey subay olup bu yıllarda Anadolu’nun düşman işgalinden kurtulması için Millî Mücadeleye katılır. Züleyha’nın İstanbul’da geçirdiği yıllar aynı zamanda İstanbul’un düşman işgali altında olduğu yıllardır. Bu sebeple batı kültürünün etkisi burada yaygın olarak görülmekte ve İstanbul sosyetesi de bu yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışmaktadır. Züleyha dayısı Şevki Bey’in tanınmış kişilerden olması sebebi ile bu yaşantıdan uzak değildir hatta bu yaşayış biçiminin yaygın olması için uğraş verenlerden birisidir. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Millî Mücadele sona erer ve Ali Osman Bey İstanbul’a geri döner.

Fakat burada kalıcı değildir ve görevi gereği Anadolu’ya geri dönmesi gerekmektedir. Bu sefer ailesinden ayrı kalmak istemeyen Ali Osman Bey ailesinin de kendisiyle birlikte gelmesini ister. Züleyha tahsilini bahane ederek bir süre İstanbul’da kalmayı başarır fakat ilerleyen zamanlarda babasının ısrarlarına daha fazla dayanamayarak tahsilin yarım bırakır ve ailesinin yanına geri döner. Burasını kendisine bir zindan olarak gören Züleyha bir süre kendisini odasına kapatır ve kimseyle konuşmaz. Yerli halka yaptığı kibirli tutumlarına ve onları hor görmesine rağmen buradaki insanların ona saygı gösterip samimî ve içten davranmalarına bir süre sonra alışır ve insan içine çıkmaya başlar. Baba sevgisine hasret olan Züleyha artık vaktinin çoğunu babasıyla birlikte geçirmekte ve onun yaptığı kahramanlıkları halkın onu ne kadar sevdiğini öğrenmekte ve babasıyla gurur duymaktadır. Bu süreç içimde babasının emir subaylığını yapmış olan ve babasının askerden ayrıldıktan sonra da görev yaptığı yerde yaşayan buraların hatırı sayılır kişilerinden genç Yusuf ile tanışır. Yusuf Ali Osman Bey’e karşı gayet saygılı be savaş esnasında onunla omuz omuza çarpışmış Ali Osman Bey yaralandığında onu sırtında taşıyarak hayatını kurtarmış olan bir gençtir. Babası erken yaşta vefat edince babasından kalan çiftlik ve tarlalara bakmak onun sorumluluğu altına girmiştir. Dürüst ve içten tavırlarıyla Züleyha’nın hemen ilgisini çeken bu genç Ali Osman Bey’in kızı olduğu gerekçesiyle Züleyha ile aynı ortamda bulunmaktan dahi kaçınır. Bu zaman zarfında Züleyha’nın annesi vefat eder. Artık İstanbul’a dönme umudunu tamamen yitiren Züleyha’yı babası ile Yusuf’un annesi olan Nefise Hanım teselli eder. Özellikle Züleyha’yı kızı gibi gören Nefise Hanım Züleyha için bir dayanak olmuştur. Uzunca bir müddet kendine gelemeyen Züleyha’nın içinde bulunduğu bu psikolojik durum sona erince kendisini dünyadaki hiçbir şeyin mutlu edemeyeceğini her şeyin aslında boş olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra babasının da isteği üzerine Yusuf ile evlenir. Farklı dünyaların temsilcileri olan Yusuf ile Züleyha’nın evliliği Züleyha’nın farklı tutum ve yaklaşımları sebebi ile çekilmez bir hâl alır. Züleyha’nın amacı; kendince modern çağın gereklerine göre kocasının davranışlarını değiştirmektir. Fakat bunu yaparken kalp kırıcı hırçın e söz dinlemeyen tavırlarını ortaya koymakta eş durumundaki insanların samimiyetini asla göstermemektedir. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Yusuf ise hükmetmeye alışmış modern öğretim hayatına rağmen bu yaşam tarzını benimsememiş dürüstlük ve sadakat kavramlarından asla taviz vermeyen bir şahıstır. Karısının bu tutum ve davranışlarına bir anlam veremeyen fakat ona karşı olan saygısından sesini çıkarmayan Yusuf aslında eşini çok sevmekte fakat bu sevginin karşılığını göremediği için yakınmaktadır. Züleyha yaptığı evliliğin sadece bir mantık evliliği aşk sevgi gibi kavramların ise romantik edebiyattan kalma eski bir hastalık olduğunu düşünmekte ve davranışlarını da bu çerçeve içinde sürdürmektedir. Bu sıralarda Ali Osman Bey de vefat etmiş ve Züleyha’yı kocasından başka burada tutacak hiçbir bağ kalmamıştır. Kocası ile yaptığı bir tartışmada evliliklerinin zaten böyle devam edemeyeceğini ve boşanmak istediğini belirtir. Bunun üzerine mahkemeye başvurulur. Mahkeme boşama belgesinin bir yıl sonra verileceğini aralarındaki bu durumun bir yıl daha devam edeceğini ilan eder. Bu karar üzerine tekrar İstanbul’a dönen Züleyha dayısı Şevket Bey’in de teşviki ile eski hızlı yaşantısına geri döner. Bir gece yabancı bir erkekle geçirdiği trafik kazasını yaralı olarak atlatan Züleyha’nın bu durumu gazetelere birinci sayfadan girer ve tüm İstanbul sosyetesi bu durumu konuşur. Dayısı tanınmış bir şahsiyet olduğundan bu skandalın kendisinin itibarını sarsacağından korkarak apar topar İzmir’e yerleşir. Bu esnada Züleyha hala hastahanede kalmakta ve içinde bulunduğu bu utanç verici durumdan nasıl kurtulacağını bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacağını düşünür. Tüm bunların yanı sıra artık İstanbul’da kimsesi de kalmamıştır.

Züleyha hastaneden kendisini birisinin almaya geldiğini öğrendiğinde şaşırır. Hatta bu kişinin Yusuf olduğunu öğrenince küçük bir şok geçirir. Artık eş durumunda olmamalarına rağmen Yusuf İstanbul’a gelerek Züleyha’yı hastahaneden alır ve özel bir vapurla Gölyüzü’ne geri dönmek için yolculuğa çıkarlar. Yolculuk esnasında Yusuf Züleyha’nın rahat etmesi için elinden gelen her şeyi yapar. Hatta yol üzerindeki tüm sahil kasabalarına uğrayarak Züleyha’ya buraları gezdirir. Bu vapur yolculuğunda evli oldukları zamanlara göre daha bir mutlu ve anlaşma içinde görünen Züleyha ile Yusuf arasında her ikisinin de birbirinden saklamaya çalıştıkları bir yakınlaşma göze çarpar. Nihayetinde Gölyüzü’ne ulaşırlar ve burada Züleyha Nefise Hanım tarafından sanki hiçbir şey olmamış gibi karşılanır. Bu durum Züleyha’nın dikkatinden kaçmaz ama Nefise Hanım’dan bu olay karşısında utandığı için hiçbir şey diyemez. Ardan birkaç ay geçtikten sonra Yusuf elinde mahkeme kararı ile eve döner. Kararda verilen bir yıllık müddetin dolduğu artık tamamen özgür iki insan oldukları ve bununla birlikte Yusuf’un bir miktar nafaka ödemesi gerektiği belirtilmektedir. Züleyha bu kararı duyunca artık burada duramayacağına karar verir ve İstanbul’a geri dönmek ister. İstasyonda kendisini İstanbul’a götürecek olan treni beklerken Yusuf’a kendisini niçin hastahaneden aldığını bunca rezilliği temizlemek için uğraştığını ve tüm bunlara kendisine yüz vermeyen birisi için neden katlandığını sorar. Yusuf ise tüm bunları yapmasının tek sebebinin Ali Osman Bey’in adının lekelenmesine gönlünün razı olmadığını yaptığı her şeyin Ali Osman Bey’e karşı duyduğu saygıdan dolayı olduğunu belirtir. Bunun üzerine Züleyha gözyaşları içinde trenine biner ve yola koyulur.

KİTABIN ANA FİKRİ

İnsan ilişkilerindeki en önemli husus karşılıklı sevgi ve saygıdır. Tüm bunların ötesinde eğer ilişki içinde bulunduğumuz kişi hayat arkadaşımız ise bu bağların daha da kuvvetlendirmemiz ve bunların yanı sıra aşk sadakat ve vefa kavramlarını da benimsememiz gerekir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

OLAYLAR

Kitaptaki olaylar çok iyi kurgulanmakla beraber yapılan tasvirlerle daha da kuvvetlendirilmiş olayda gerçek dışı diye nitelendirebileceğimiz hiçbir öğeye yer verilmemiştir. Olaylar abartısız olarak anlatılmıştır.

KİŞİLER

ZÜLEYHA: Çevresindeki kişilerden ve olaylardan kolaylıkla etkilenebilen yabancı okullarda aldığı eğitim sebebiyle bu yaşam tarzını benimsemiş birisidir. Bu özelliğini kullanarak insanlar üzerinde otorite kurmaya çalışır ve yersiz gururu nedeniyle karşılıklı ilişkilerde başarısızdır.

YUSUF: Avrupa’da bir süre yaşamasına rağmen bu yaşam tarzını benimsemeyen ve Millî Mücadele yıllarında özellikle Fransızlara karşı Ali Osman Bey ile birlikte çarpışan bir gençtir. Ali Osman Bey’i çok sever ve onu babası yerine görür. Gelenek ve âdetlerine oldukça bağlı olan Yusuf Züleyha’yı çok sever fakat bu sevgisinin karşılığını göremediğinden sadece Ali Osman Bey’e duyduğu saygıdan dolayı kızını bu utanç verici durumdan kurtarır.

ALİ OSMAN BEY: Memleketini ve insanları çok seven buna karşılık halkın saygısını kazanmış bir komutandır. Savaş esnasında ailesiyle birlikte olamaz fakat savaştan sonra ailesini bir arada tutmak ister. Kızı Züleyha’nın modernleşmek görüntüsü altında insani duygulardan uzaklaşmasına engel olmak ister.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap konusu ve olayları itibarıyla oldukça sürükleyici bilgilendirici ve düşündürürcü olup Reşat Nuri GÜNTEKİN’in ustaca kaleme aldığı bir eser niteliğindedir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Reşat Nuri GÜNTEKİN 1889’da İstanbul’da doğdu. Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Liselerde öğretmenlik müdürlük Millî Eğitim Müfettişliği Paris Kültür Ataşeliği yaptı. UNESCO’da Türkiye’yi temsil etti. Romanları hikâyeleri tiyatro eserlerinin yanı sıra çeşitli çevirileri de vardır.

KİTABIN ADI : YEŞİL GECE
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
KİTABIN YAYIN EVİ : İNKILAP KİTABEVİ Bağcılar / İSTANBUL
BASIM YILI : 2001

KİTABIN KONUSU :Toplumsal yönü ağır basan bu romanda medresede yetişen ancak sonra öğretmen okulunu bitirerek Ege Bölgesi’ ndeki bir kasabada gerici ve çıkarcı birtakım güçlerle savaşan idealist bir gencin serüveni ele alınıyor.Atatürk Devrimi’ nin o çoşkulu havası içinde çok güçlü sezgi ve gözlemlerle kaleme alınmış bu kitapta toplumumuzun o günkü büyük sorunları yürekli biçimde tartışılıyor. Romanın en önemli kahramanı Şahin Hocanın kişiliğini oluşturan nitelikler mücadelesi ve uğradığı yenilgilerin öyküsü sayılabilir.

KİTABIN ÖZETİ

Şahin Efendinin babası öldükten sonra köyde çobanlık yaparak annesine bakmak zorunda kalmıştır.Bunun yanısıra medresede öğrenimi sürdürmektedir.Medresede gördüğü eğitiminde etkisiyle onu hasta edecek kadar bir olay onun canını sıkmaktadır ki bu da ruhun ölümsüzlüğüne inanamamasıdır. Köydeki bazı hocalara danışır ve aldığı cevaplar hastalığını iyi edecek tarzda cevaplar değildir.
Sonunda medreseyi bitirdikten sonra öğretmen okuluna girer. Ve mektep öğretmeni olarak mezun olur. Medreseden öğretmen okuluna geçmesinin nedeni şüphesiz ki orada verilen eğitim ve öğretim geri olmasından kaynaklanmaktadır. Okulu bitirdikten hemen sonra ilk tayin yeri belli olur. Ege Bölgesi’ nde Sarıova adında bir kasabadır. Bu kasabanın namını arkadaşlarından duyduğu kadarıyla bilmektedir. Çok geri kalmış halkın sefalet içinde yaşadığı bir yer olduğunu billmektedir. Sonuda bavulunu hazırlayarak Sarıova’ ya gider.Köye vardığında burasını tam tahmin ettiği gibi bulur.Evlerbinalar kısacası herşey harap bir haldedir.Neyse ki aslına bakılacak olursa o kadar da kötü değildir.
Köye geldiği ilk akşam onu köy halkı yemeğe davet ederler.Yemekte köyde sözü geçen bazı hocalarla muallimlerle tanışır. Onun bu köydeki görevi tebliğ edilir.Köyün ünlü mekteplerinden Emir Dede mektebinin başmuallimliğini yapacaktır. Onun bu göreve atanmasını çekemeyen bazı hocalar bundan hoşnut olmazlar.Şahin Efendi hocaların bu tavırlarından geleceği kestirebilmektedir.

Şahin Efendite göre yapılacak ilk iş Emir Dede Mektebinin eski binasının yıkılıp yenisinin yapılmasıdır. Ama köy halkı özellikle Eyüp Hoca önderliğinde bir grup bu işi olumsuz karşılarlar. Şahin Efendiye karşı halkı kışkırtırlar. Bu durumda Şahin Efendiye çok iş düşmektedir. Bu yıkım işine bir süre ara vermesi gerektiğini düşünür. Şimdiye kadar hiç arkadaşlık kurmamış olan Şahin Efendi kendisiyle hem fikir olan Rasim ve Deli Necip ile arkadaşlık kurar.

Birgün Şahin Efendiyi çocuğu hafız çıkacak bir adamın yemeğine davet ederler. Şahin Efendi hafız çoçukla tanışır. Şahin Efendi Çocuğu çok hasta görür ve hemen hastaneye götürülmesini söyler. Çoçuğun babası ve oradaki hocalar çocuğun hiçbirşeyi olmadığını iddia ederler. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra çocuk birden yere düşer. Herkes çocuğun başına toplanır. Ve çocuğun birkaç gün istirahat ettikten sonra hiçbirşeyi kalmayacağını söylerler. Aradam üç gün geçmeden çocuk ölür.Çocuğun annesi çok küçük yaşta mektepten alınarak hafız yapılmak istendiği için çocuğum öldü der.Şahin Efendinin yanına giderek durumu anlatır. Şahin Efendi de çocuğun annesiyle aynı fikirdedir.
Bu ölen çocuğun babası kısa bir süre sonrs küçük çocuğunu Emir Dede mektebinden alarak hafız yapmak istediğini söyler. Şahin Efendi bu olayı uygun görmez. Aynı durumunda bu küçük çocuğun başına geleceğini söyler.Adamın çucuğunu hafız yapmaktan başka çaresi yoktur. Çünkü maddi duraumları da çok kötüdür. Şahin Efendi bu durumr değerlendirip çocuğun hafız olmasının sakıncalı olduğunu ısrar ederek onu kararından caydırmaya çalışır. Adam sonunda yola gelir. Çocuğu mektepten almaz.
Kasabanın dilinde Şahin Efendi hakkında bazı söylentiler çıkar. Eyüp Hoca ve yandaşları Maarif müdürüne Şahin Efendiyi şikayet ederler. Şikayet şundan ibarettir: Çocuğunu hafız yapmak isteyen bir adamın çocuğunun mektepten ayrılmasına izin verilmediğinin ayrıca hafız da yapılmasının sakıncalı olduğudur. Maarif müdürü bu duruma çok sinirlenir ama şahin Efendiyi sevdiğinden ve görevini tam yaptığından dolayı olayın kapanmasını ister. Bütün kasaba bu olayla çalkalanır. Adam bu çıkan söylentilere dayanamayarak çocoğunu mektepten alır. Fakat hafız da yapmaz.Çünkü çocuğun annesi bu çocuğunu da kaybetmekten korktuğu için çocuğun hafız olmasına gönlü razı olmaz. Şahin Efendi ile aynı fikirde olduğundan hemen onun yanına giderek durumu anlatır. Şahin Efendiden yardım ister. Şahin Efendi bir plan bulur. Plan aynen şöyledir: Bu çocuk çok zayıf olduğundan hafız olması için daha yeterli yaşta plmadığını gösteren bir rapor almak.Kasabadaki bütün doktorları dolaşırlar ama hepsi de çocuğun hafız olmasında bir sakınca olmadığını söyler.
Artık bu çocuk olayı kasabanın dilinden düşmüştür. Bir gece sabaha karşı tüm kasaba halkı yangın nedeniyle ayağa kalkar. Yanan yer Kelami Baba Türbesi olduğunu görürler. Bu türbe onlar için o kadar kutsaldır ki bütün dertlere deva işsizlere iş bulan ve ve hastaları iyileştiren bir yer olarak bilirler.Bu yüzden burayı yakanlara kafir diye sokaklarda haykırırlar.

Ertesi gün araştırma başlatılır. Yangın akşamı türbe yaınlarında Mehmet Nihat Efendi adında bir öğretmen in görüldüğü ortaya çıkar. Bu öğretmen kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan birisidir. Ailesine bile yakın davranmayan ayyaş bir adamdır. İçkiliyken Her zaman Kelami Baba Türbesinin yakılması gerektiğini söylermiş. Elde bundan başka delil yoktur. Kasabalılar onun cezasını çekmesinin gerektiğini ön görür. Mahkeme neticesinde hapse atılır. Şahin Efendi bütün bu olanlara karşılık onun suçsuz olduğunu savunan nadir kişilerdendir. Yakın arkadaşları olan Rasim ve Deli Necip ile Durumu tartışırlar. Sonunda bir avukat tutmaya karar verirler.

Hiçbir avukat Mehmet Nihat Efendiyi savunmayı kabul etmez. Çünkü hepsinde kasabalıdan tepki görmek düşüncesi vardır. Uzun çabalardan sonra onu savunacak bir avukat bulurlar. Bir hafta sonra kadar kasaba komiseri Kazım Efendi durumu aydınlığa kavuşturur. Suçlunun Kelami Baba’ nın oğlunun olduğunu tespit eder. Gerçek araştırılır ve Kelami Baba’ nın oğlunun türbedeki değerli eşyeları çalarak daha sonra türbeyi ateşe verdiği anlaşılır. Gerçek anlaşıldıktan sonra Mehmet Nihat Efendi serbest bırakılır. Şahin Efendi kazandığı bu büyük zafer karşısında çok memnun olur. Eyüp Hoca ve yandaşları başarısızlıklarından dolayı az da olsa kasabanın güvenini kaybeder.
Bir mayıs günü kasaba top sesleriyle uyanır. Yunanlılar kasabaya istila etmeye hazırlanmakta olduğu anlaşılır. Zaten Böyle bir şey daha önce beklendiği için bazı aileler kasabayı terk etmeye başlamıştı.

Şahin Efendi deli Necip ve Rasim burada kalarak sonona kadar mücadele etmeye karar verirler. İlk önce Rasim daha sonra mühendin Deli Necip ölür. Özellikle Deli Necip onun gözleri önünde öldürülür. Bu olay onu çok sarsar. Kendisinin de bu uğurda ölmesi gerektiğini düşünür. Bu sırada Şahin Efendi acele karakola çağırılır. Karakolda kendisine Yunanlılar tarafından gönderilen bir emir tebliğ edilir. Bu emir aynen şöyledir :” Şafin Efendi sen kasabada sözü geçen bir zatsın. Yunan Devleti’ nin Müslümanlat hakkında kötü bir niyeti olmadığına dair ahaliyi inandır.”
Şahin Efendi ilk önce bu durumu yadırgar. Ama biraz düşündükten sonra sonra halk için faydalı olacağı kanısına varır. Böylece işgal ortadan kalkabilirdi.Bu teklifi kabul eder.Kılık değiştirek halkın arasında ve Yunanlılardaki gelişmeleri takip eder. Hakikaten de olaylar düşündüğü gibi gider. Yunan baskısı azalır.

Artık Şahin Efendinin yeşil gecesi ortadan tamamen kalkmış Sarıova kasabası düşmandan arındırılmıştır. Zaten halifelik de kaldırılmıştır. İnkılaplar yapılmaya başlanmıştır. Birgün Şahin Efendi kasabadan ayrılır. Kendine yeni bir hayat kurmak için başka yerlere gider. On yıl kadar başka diyarlarda çalışır.On yıl sonra Sarıova’ ya geri döner. Sarıova kasabasını çok değişmiş görür. Kendi eseri gibi saydığı Emir Dede mektebine gider.Başmuallime kendisini takdim eder. Başmuallim onu şöyle tarif eder:”Sen on yıl evvel Yunanlılara yaltaklık eden başmuallimsin.Senin bu kasabada yerin yok.” der.
Şahin Efendi kasabayı dolaşarak eski tanıdıklarını arar. Bu kişilerden de aynı tepkiyi alır. Artık kasabayı terk etmekten başka bir çaresi yoktur. Üzüleceği yerde sevinmektedir. Çünkü bütün emelleri gerçekleştirilmiştir. Yeni inkılaplar yapılmıştır.

KİTABIN ANA FİKRİ

Bir insan ne kadar azimli olursa üstesinden gelemeyeceği iş yoktır.En kötü şartlarda olsa bile.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Şahin Efendi : Romanın en önemli kahramanıdır. Geri kalmış bir kasabanın yenileştirilmesi için çok çaba sarfetmiştir. Çoğu zamanda azmi sayesinde başarılı olmuştur. Hakkında birçok söylenti çıkmıştır. Ama hepsini birer birer yenmiştir.

Rasim : Şahin Efendinin fikirlerini savunan nadir kişilerdendir. Deli Necip’ le birlikte Şahin Efendinin en yakın arkadaşıdır.

Mühendis Deli Necip : Şahin Efendinin en yakın arkadaşıdır. Şahin Efendiyle yenileştirme çabalarına girmiştir. Ama amaçlarını gerçekleştiremeden şehit olmuştur.

Eyüp Hoca : Çok yaşlı olmasından dolayı kasaba halkı ona saygı duymaktadır. Şahin Efendinin yapmak istediği her yeniliğe karşı çıkmıştır. Sonunda Şahin Efendiye Mağlup olmuştur.

Mehmet Nihat Efendi : Hayatta hiçbir kimseyle duygusal bağı kalmamış olan bu adamın en önemli özelliği görevinde başarılı olmasıdır. Kasaba mektebinde Fransızca öğretmenliği yapmaktadır. Hakkında asılsız söylentiler çıkmıştır. Bu söylentllerin aslı olmadığı anlaşılınca hapisten çıkmıştır.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap bizim tarihimizi anlatmakla beraber nasıl yenileşme çabalarının yapıldığını anlatmaktadır. Bütün zorluklara rağmen Hepsinin üstesinden gelinmiştir. Kitapta çok fazla yabancı kelime kullanılmıştır. Oldukça sade ve akıcı bir dille yazılmıştır. Herkese bu kitabı okumasını tavsiye ederim.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ

Ünlü yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin 26 Kasım 1889 yılında İstanbul’ da doğdu ve babası Doktor Nuri bey ‘ dir. Önce Çanakkale idadisinde okuyan Güntekin daha sonra İzmir ‘ de Fransız Frerler Mektebine devam etti.

Reşat Nuri Güntekin 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde Edebiyat Fransızca ve Felsefe okuttu. Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi olarak Anadolu ‘ nun çeşitli yerlerini Görme fırsatı buldu.
1939 ve 1943 yılları döneminde Çanakkale milletvekilliği yaptıktan sonra 1947’ de başmüfettişlik ve 1954’ te Paris Kültür Ataşeliği yaptı.

Romanları : Harabelerin Çiçeği (1918) Gizli El (1920) Çalıkuşu (1922) Dudaktan Kalbe (1923) Damga (1924) Akşam Güneşi(1926) Ateş Gecesi (1942). Vb…

Hikayeleri : Gençlik ve Güzellik (1917) Tanrı Misafiri (1927) Leyla ile Mecnun Sönmüş Yıldızlar Eski Ahbablar

BASINI WERMEYEN SEHIT

Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun Paşa’nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi sönmüş bir yanardağ gibi simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku küflü demir renginde
ağır bulut yığınları eziyor sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor uzakta belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar… yıkılmaz bir ölüm seddi halinde “Kızılelma” yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.

Kuru Kadı içini çekti. Sonra “Ah…” dedi. İncecik sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar asker olmadığı halde her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa… bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş… Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla zaptı yarı bırakarak Budin’e dönünce o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş
Toygun Paşa’nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal’den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer zayıf yüzünü buruşturdu: “Palanka… amma
topu tüfeği kaç kişi?” dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardanbekçilerden hastalardan ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu başına dokunarak kızdırıyordu tos vuruyordu. Öbürleri elleri silahlarında bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla…
Askerler başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı’dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sertgayet titiz gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar zikredergeceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona “bizim yarasa” derdi.
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
- Haydi artık akşam oluyor içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı’nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar’a bak-
tı. Üst tarafındaki göl kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar sükûtu parçalayan keskin sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. “Hayırdır inşallah” dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki… Elleri arkasında başı
önüne eğik bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.
… Arife sabahı herkes uyurken o her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta iki büklüm abdestini tazeliyordu. Giden gece daha gölge-
den eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil sönük ışığıyla duvarları titretiyordu.
- Hey çavuşbaşı… Hey!…
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı ayakları çıplak başında takke hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
- Ne var?
- Kaleden düşman çıkıyor.
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu uzun bir karartı süzülüyor palankaya doğru akıyordu.
- Bize geliyorlar… dedi:
Çavuşa döndü:
- Haydi gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş bir eliyle bakır tolgasını tutarak koştu.
Merdivene daldı. Kuru Kadı uzakta kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü büyült-
tü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi… “Ama yine haklarından geliriz!”
dedi. Uyanan yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını cübbesini kılıcını tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince ona da hemen “haber topları”nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen “İşaret topu” atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde harp düzeninegirmiş bulunuyordu. Zaplar başsız gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe
bağırdılar:
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?
Kuru Kadı:
- Alırız. Gönderin gelsin! cevabını verdi.Bedenler kalkanlı tüfekli oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu neşesi keyfi olan iki arkadaş bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de “deli” derlerdi: Deli MehmetDeli Hüsrev… Serhatın muharebelerinde hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli hiçbir nizama
hiçbir kayda hiçbir disipline girmeyen dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe hil’at murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: “İstemeyiz fani vücuda kefen gerektir. Hil’at nadanları sevindirir…” derler hak uğrundaki gayretlerine ücret mükafat övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
Tüfekler oklar atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlarkalkanlar şakırdamağa başladı mı hemen coşarlar
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar… alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı onların herkesi güldüren münakaşalarını saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken elçiyi yanına getirdi iki deli de sustu. Herkes kulak ke-
sildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerinisöyledi.
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin’di.
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal’in “Vire
ile verilmesini istiyordu. Ateşe nura haça İncil”e Zebur’a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiç-
bir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı:
- Pekâlâ!… Haydi git. Biz aramızda anlaşalım kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:
- İşittiniz ya gaziler! dedi Kıraçin haini bizim yüz
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış… üzerimize iki
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği “Vire”yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!
Kimsenin eli kalkmadı.
- Öyleyse hazır olalım. Haydi…
Bir gürültüdür koptu;
- Hazırız…
- Hepimiz hepimiz…
- Hepimiz hepimiz hazırız.
- Kılıçlarımız kalkanlarımız yağlı.
-(~klanmı~ havlı_
- Yatağanlanmız keskin…
- Bugün nusret bizim.
- Amin amin…
Kuru Kadı “Ey alemlerin rabbi” diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık gök gözlü geniş beyaz çehresi
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
- Duayı bırak efendi dedi gaza duadan faziletlidir. Gel… Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.
Kuru Kadı’nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldu-
lar… bir ağızdan.
- Aç bize kapıyı aç… diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadı’nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile
titreten bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can baş feda
olsun… Özellikle yarın kurban bayramı… Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma… hem de arife. Bugün
hacılarımız Arafat’ta diğer mü’minler camilerde bizim
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler… Bunda şüphesi olan var mı?
- Hayır.
- Hayır asla…
- Hayır.
- O halde münasip olan budur ki biz de namazla-
rımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım… Ne dersiniz?
- Hay hay!
- Uygun…
- Pekâlâ!
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdu-
lar. Abdest aldılar namaz kıldılar tekbir çektiler helallaştılar. Kıraçin’in askeri sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri “Vire” münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
Ansızın uzaktaki Türk kulelerinden atılan “işaret
topları” işitildi. Bu “Biz dörtnala geliyoruz” demekti.
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
“Allah Allah” naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev birisine Deli Mehmet baş olmuştu.
Ovada Grijgal’e gelen yollardan bir toz dumanıdır
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığı-
nı anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak
beş on gaziydi.
… Bozgun başladı.
Deli Mehmet’le Deli Hüsrevin takımları düşmanı
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini
atmış. Elindeki kılıç cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev bir sarhoş gibi Kıraçin’inalayına dalmış kesiyor kesiyor… inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmet’i aradı.
Bakındı bakındı.
Göremedi.
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yereuzanmıştı… Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı… Siyah yüksek atlı bir şövalye uzun bir kargıyı bu
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğ-
ruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmişkargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu andabu kestiği baş elinde yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı… Kuru Kadı bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak avazı çıktığı kadar bağınyor
- Mehmet Mehmet!… Canını verdin!… Bâşını
verme Mehmet!…
Bu nara o kadar müthiş o kadar tesirli o kadar yanıktı ki… Kuru Kadı: “Vah Deli Mehmet’miş!” diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz o an kırk adım
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki… Lanetli hemen
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet’in başsız vü-
cudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev
- Yüzün ak olsun ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı’ya doğru koşarak sordu.
- Nasıl gördün mü bu civanı?
- Görmedin mi?
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki
ölmüştü. Deli Hüsrev onu hızla sarstı.
- Ne durursun be can! Ne olsun haydi gazaya.
Düşman kaçıyor… Deli Hüsrev’in kalkması Kuru Kadı’yı baştan can verdi “Allah Allah” diyerek ileri atıldı.
Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne “gece siyah saçlarını”
dağıtırken çağırıcının
- Gaziler hisara!
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kan-
lar damlayan Kuru Kadı birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş su içmemiş durup dinlenmemişti… Toplattığı şehitleri hisarın önündeki mey-
dana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet’in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda uyur gibi sakin yatıyordu.
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden “Yasin” okumağabaşladı. Dışarılarda kimse yoktu yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet’in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike hem onu nurdan elleriyle okşuyor hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak bu yeşil nur büyüdü taştı bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı’nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.
Onu daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
- Haydi kapı kapanacak dediler içeri gir.
Kuru Kadı’nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev’in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu inliyor mu di-
ye… Hayır Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi:
- Hüsrev.
- Efendim?…
Kapı açıldı. Kaşağı elinde kolları paçaları sıvalı
başı kabak Deli Hüsrev… daha Kuru Kadı bir şey sormadan
- Gördün mü Deli Mehmet’in zevkini? dedi.
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?
- “Gözlüye hotti gizli yoktur!”
Küttedek kapıyı kapadı. Yine türküsüne başladı.

Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan Deli Mehmet’in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese ona nail oluyordu.
Grijgal’de komşu palankalarda Kuru Kadı için “Deli oldu” diyorlardı. Her an “sonsuzluk” badesini içmiş
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçmesonsuz sınırsız bir şevk sükûn bulmaz bir heyecan için-
de yaşıyordu. Fakat nasıl “deniz çanağa sığmaz”saonun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta
daha ileri gitti çok iyi okuduğu “Mevlid-i Şerif” lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet’in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da gezini-
yormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı’nın arkasına dokundu.
- Ahmak dedi niye gördüğünü halka söyledin?
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın…
Kuru Kadı yere diz çöktü ağlamaya başladı:
- Çok perişanım diye inledi lütfet. Gel beni gaflet
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum
ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören
oldu mu?
- Bir gören daha var. O “can” herkese görünmez.
- Kimdir?
- Bilemezsin…
- Başkaları görmedi de biz ikimiz niçin gördük?
- a şehitlik müjdesidir!” İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!…
Kuru Kadı gittikçe öyle serseri öyle perişan öyle
berbat oldu ki… kendisini o kadar seven Vali Ahmet
Bey bile Budin’den gelince onun hallerine dayanamadı.Nihayet “bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz” diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil hatta Grijgal
hisarında bile herkes Kuru Kadı’yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor hiç unutulmuyordu.
On iki sene sonra…
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında uzun boylu ak saçlı ak sakallıyeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyunuzanmış yatan bu şehidin büyük yeşil sarığı henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası nere-
sinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.
O vakit birçok gazilerin “gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli” sandıkları bu şehit acaba Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?.

KİTABIN ADI : ZELİŞ
YAZAR : NECATİ CUMALI
YAYIN EVİ : Cumhuriyet Kitap Kulübü
BASIM YILI : Aralık 1998

KİTABIN KONUSU

Kitapta bir köylü kızının Cemal adlı bir delikanlıya duyduğu aşk ve onları ayırmaya çalışan insanlarla geçen olayları anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

Zeliş genç bir köylü kızıdır.Geçimlerini tütüncülük ile sağlamaktadır. Zeliş bir gün evde otururken keçileri urganını koparır ve biraz uzakta oturan komşularının tarlasının bir bölümüne zarar verir. Zeliş keçisinin kaçtığını anlar ve etrafta onu arar.Keçisinin girdiği tarlada Cemal isimli bir genç ile tanışır. Birbirlerinden etkilenirler. Sürekli birbirlerini düşünmekten kendilerini alıkoyamazlar. Fakat Zeliş’in babası Recep Zeliş’i arkadaşı Bekir ile evlendirmeye söz vermiştir. Aslında Bekir’e borçludur ve bu yüzden Zeliş’i Bekir’e vermek istemektedir. Zeliş ise bu olyların farkında değildir.

Bir gün o yöredeki halkın bir araya gelip eğlendikleri bir gece Zeliş le Cemal sürekli gözgöze geldiler ve birbirleri ile konuşabilmek için kendilerinde cesaret aradılar.Daha sonra kendilerini toparladılar ve kalabalıktan ayrılıp kimsenin olmadığı bir yerde bir araya geldiler. Recep ise Zeliş ‘i bir an önce Bekir ile evlendirmeyi planlamaktadır. O yörede yaşayan Yaşar adlı bir genç Zeliş ile Cemalin birbirlerni sevdiğini fark eder ve onları ayırabilmek için ortalığa bir çok dedikodu yayar. Bekir ise söylentilere oldukça kızmıştır.Zeliş ‘in ona karşı davranışları ise söylentileri doğrulamaktadır.

Cemal ile Zeliş köydeki dedikodular.yüzünden aileleri tarafından sıkıştırılmışlardır.Bu yüzden de mektuplaşmaya başlarlar.Bir süre sonra Cemal’in Zeliş ‘i kaçıracağı dedikodusu bütün yöreyi sardı.Bu sırada o yörede sevilmeyen Fehmi Has isimli birisi ve Yaşar Bekir’i Zeliş ‘ i kaçırmak konusunda ikna ettiler.Zeliş’im babası kaçırma işinin kendisinin göremeyeceği bir yerde gerçekleşirse bu olaya göz yumacağını söyledi.Böylece babası da kızının kaçırılmasına izin verdi dedirtmeyecekti.

Bekir ve arkadaşları bu planı kurarak araba bile bulmuşlardı.Zeliş’i kaçırmak için evden uzaklaşmasını bekliyorlardı.Zeliş’in kardeşi Rabiya ise arabayı görmüşkoşturarak kaçırılacağını ablasına haber vermişti.Zeliş ise evden çıkıp doğruca Cemal’in evine koşmaya başladı.Cemali bir an önce bulup kaçmaları gerekiyordu.Cemal Zeliş ‘in koşturarak geldiğini görmüş ve durumu anlamıştı.Cemal Zeliş ‘in kolundan tutup dağlara doğru kaçmaya başladılar.Gözden kaybolduklarında akşam olmuştu.Cemal geceyi geçirebilmek için bir tanıdık bulması gerektiğine karar verdi.Geceyi askerde olan çocukluk arkadaşının evinde geçirmeye karar verdiler.Bekir ve arkadaşları Cemal hakkında suç duyurusunda bulundular.Cemal’in bu işi babası ile planladığını ve Cemal ile babasının kızı birlikte kaçırdıklarını söylediler.Böylece Cemal’in babasını hapse attırıp Cemal’i ortaya çıkarmayı planlıyorlardı.Fakat olylar onların istediği gibi gitmedi.Cemal’in babası onu çok seven bir arkadaşı sayesinde hapisten çıkarıldı.

Zeliş ile Cemal ise zengin bir çiftçinin yanında çalışmaya başladılar.Onlara işveren bu adam bir süre sonra onların evden kaçtıklarını anlar ve onları jandarmaya ihbar eder.Jandarma Cemal’i tutuklar ve hapse atar.

Cemal’in duruşmasında Zeliş Bekir ve arkadaşlarının bütün yaptıklarını anlatır.Bu olaylara seyirci olan iki ailenin tanıdıkları Receb ‘i şikayetini geri çekmesi için ikna ederler.Böylece Cemal kurtuldu ve Zeliş ile evlendiler.

ANAFİKRİ

İnsanlar çocuklarını istemedikleri biri ile evlendirmeye zorlamamalı onların isteklerine kulak vermeli birbirlerini seven iki genci ayırmaya çalışmamalıdırlar.

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

ZELİŞ : 16 17 yaşlarında oldukça iyi kalpli çalışmayı seven kimseden korkmayan genç bir kız .

CEMAL : Zeliş’in sevdiği delikanlı .

RECEP : Zeliş’in babası .RecepZeliş’i kendi menfaatleri doğrultusunda evlendirmeye çalıştığı için anlayışşız bir baba rolündedir.

FEHMİ HAS : O çevrede sevilmeyen içkici ve kumarbaz bir insan.

YAŞAR : Zeliş’e aşık olan bir delikanlı .Zeliş ile Cemal’i birbirinden ayırmaya çalışan kötü bir insan karakterini canlandırmaktadır.

ŞAHSİ GÖRÜŞ

Kitapta aşık olan iki gencin birbirlerine duydukları sevgi çok güzel bir şekilde anlatılmıştır:Yaşanılan olaylar oldukça sade ve anlaşılır biçimde anlatılmıştır.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Necati Cumalı 1921 Yunanistan doğumludur.Şairöykücü ve oyun yazarıdır.Ürün verdiği türlerin hepsinde başarı göstermiştir.Oyunları en çok sahnelenen Türk yazarlarından birisidir.Ortaöğretimini İzmir Atatürk Lisesi yüksek öğretimini Ankara Hukuk Fakültesinde tamamladı.Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğ’ünde çalıştı.İzmir ve Urla’da avukatlık ardından iki yıl Paris Basın Ataşeliğin’de memurluk ve İstanbul Radyosu’nda redaktörlük yaptı.

Sevgisevinçözlem gibi bireyin güncel kaygılarıyla birlikteçağın toplumsal sorunlarını da ele aldı.Cumalı roman ve öykülerinde özellikle Ege yöresindeki kasaba ve kırsal kesim insanlarının sorunlarını işledi.Tütün zamanıZelişYağmurlar ve TopraklarAcı TütünAy Büyürken UyuyamamYağmurlu DenizTufandan Önce önemli yapıtlarıdır.

KİTABIN ADI : BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK
KİTABIN YAZARI : HARPER LEE
YAYINEVİ VE ADRESİ : ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİ CAĞALOĞLU / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1984

KİTABIN ÖZETİ

1800’lü yıllarda İngiltere’den Güney Amerika’ya göç eden ve Alabama Eyaletine bağlı Maycomb adında bir kasabaya yerleşen Atticon kendinden 15 yaş küçük bir bayanla evlenir. Jem ve Jem’den 4 yaş küçük Scoud adında 2 çocukları olur .Scoud doğduktan 2 yıl sonra annesi ölür. Bu yüzden annesinin varlığı ya da yokluğu kendisini pek etkilemez. Buna karşılık Jem’i çok etkiler. Arada bir oyun sırasında Jem’in iç çekip kenara ayrılması annesine duyduğu özlemdendir.

Jem 13 yaşlarında Scoud ise 9 yaşlarındadır. Roman otobiyografik bir tarzda ve kahramanı olan Scoud’un ağzından yazıldığı için romanın genelinde çocukca bir bakış açısı hakimdir.

Yazar 1 nci bölümde; kendi ailesini nereden geldiklerini ve genel özelliklerini fazla teferruata inmeden tanıtır. Kasabayı kasabadaki ilginç olan Radley ailesini tanıtır. Boo adında Radley’lerin bir çocuklarının kayboluşu Radley’lerin evden dışarı çıkmayışı ve evlerinin kapısının sürekli kapalı oluşu Radley’leri kasabalıların özellikle de çocukların gözünde bir hayalete çevirir. Evlerini de bir kabushaneye çevirir.

2 nci bölümden itibaren kasabanın sosyal yaşayışı siyasal durumu işler.4 ncü bölümde yazar kasabada yaşayan halkın gelenek görenekleriyle çeşitli ata sözlerini de katarak anlatır.(Asıl sahibi çıkmayınca mal bulanındır. gibi) Kızılderililer ile ilgili büyüler anlatır.

Yazar yani kahraman olayda tek kahraman değildir. Olayda ön plana çıkanlar yazarın kendisi kendisinden 4 yaş büyük olan kardeşi Jem felsefi görüşlerini söylettiği babası Atticon ve çocukluk aşkı Dill’dir.

Amerika iç savaşından sonra (kuzey – güney) kasabada olan değişiklikler toplumsal yaşam olup bitenler çıplak bir gözle işlenir. Kahraman olayları çocukluğunda yaşadığı için her şeyi çocukça bir dünyada anlatır. Çocukların oyun dünyasını zevklerini merakını çocuk psikolojisini buluğ çağına giren çocukların göstermiş olduğu ruhsal değişiklikleri yalnız kalma isteklerini olaya yayarak ve de derin tasvirlerle destekleyerek açıklamaktadır.

Yazar Maycomb kasabasındaki gelenek görenek siyasal yapı sosyal yapı dinsel yapı ve benzeri bütün davranışları olaylarla anlatır. Örneğin kasabadaki dayanışma duygusunu şu şekilde bir cümleyle açıklar: Yangın Bayan Maundlie’nin evini sessizce yiyip bitirirken sokak insan ve arabalarla dolmaktadır.” Yazar kasabadaki yaşantıyı özellikle zencilere karşı yapılan ayrımcılığı ve horlanmayı babasının zencilerin avukatlığını yaparken kasabalı beyazlar tarafından pis zenci dostu biri olarak sıfatlandırılmasını aktarır. Kasabadaki zencilerin yaşadıkları mahalle ve kiliseleri ayrıdır. Çocuk gözüyle olaya yaklaşan kahraman bunu pek yadırgamaktave neden böyle olduğunu babasına ve amcasına sorarakbu sorularla cevabını bulmaya çalışmaktadır. Yine malik hanelerde çalışan kölelerin oluşu o yıllardaki güney Amerika’daki siyasal yapıyı göstermek için bariz bir örnektir.

Yazar kendi fikirlerini felsefi görüşünü romanın genelinde Attikon’a söyletmektedir. Örnek olarak:Attikon bir gün Jem’e şöyle der; arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.Yazar romanda özgürlüğü çeşitli sembollerle ifade eder. Kimi zaman yaşlı bir bayanın ölümünü özgürlüğe giden yol kimi zaman zencilerin esaretten kurtuluşunu kimi zamanda morfinman bir bayanın bu alışkanlıktan kurtulmak pahasına çektiği acıları anlatarak sembolleştirir.

Yazar cesareti:” Cesaretin eli tabancalı bir adam olduğunu sanmanı istemem. Mertlik baştan bitik olduğunu bilip de çabalamak olacakları göğüsleyebilmektir. Binde bir kazanırsın ama kazandığında olur. Bayan Dobuse’de kazandı”. felsefi ve veciz sözlerle ifade etmektedir.

Dil’e olan yakınlığını ve çocukluk aşkını anlatmaktadır. Bu aşk alışkanlık ve özlemden ibarettir. Aynı bölümde kasabada çalışan işçilerin yaptıkları grevleri taşralıların yoksulluğunu olaylarla göstererek anlatır. Kasabadaki insanların çoğunun birbirine benzemesi dışardan evlenmenin olmayışına ya da çok nadir oluşuna bağlar.
Romanın sonunda Radley’lerin kaybolan çocuğu ortaya çıkar. Fakat olayın akışına göre hiç ummadık bir yerden yeni bir kahraman romana müdahil olur.

Romanın sonlarında ilginç bir olayda Amerika’yla Almanya’nın mukayesesidir. Romana göre Amerika daha özgürlüklerle yaşayan baskıdan uzak bir ülkedir. Hukuk sistemi herkese eşittir ama fiili olarak zencilere ayrım yapılmaktadır. Almanya’da ise baskılar ve Yahudi’lere yapılan zulümler vardır. Hülasa şöyle diyebiliriz: Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasındaki hayatı gelenek görenekleri ekonomik durumu siyasal yapıyı dinsel yapıyı1900’lü yılların başlarındaki durumu çocuk gözüyle ve çocukluk dünyasını da katarak anlatmaktadır.

ROMANDA KAHRAMANLAR

Romanın baş kahramanları Scoud Jem Atticon ve Dill’dir. Fakat olayın akışına göre her an yeni kahramanlar ortaya çıkmaktadır. Fazla aktif olmamakla beraber romanda geçen kişi sayısı 100’e yakındır.

ROMANDA ZAMAN

İki senelik bir zaman dilimidir. Olaylar bir yazın başlangıcından itibaren anlatılır bir sonraki sonbahara kadar devam eder. Zamanda kronolojik sıra kullanılmakla beraber geriye dönüşlerde mevcuttur. Buda yazarın bazı durumlara açıklık getirme ihtiyacı hissetmesinden ve olayların geçmiş tarihlerde yaşanmasına bağlıdır.

ROMANDA MEKAN

Yazar olayların geçtiği kasabayı romana yayarak geniş bir şekilde tanıtır. İç mekanlar yoğunlukla kullanılmış dış mekanlara da büyük ölçüde yer verilmiştir. İç ve dış mekanlar arasında bir denge söz konusudur. Bahsedilen mekanlar yukarıda da anlatıldığı gibi Güney Amerika’daki Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasıdır. Mekan tanıtımında tasvirlere büyük ölçüde yer verilmiştir.

KİTABIN ADI : BÜYÜK ÜMİTLER
KİTABIN YAZARI : Charles Dickens

Genç Piptetim bir çocuktur;ablası ve ablasının kasaba demircisi olan iyi kalpli kocası tarafından yetiştirilir.

Tek başına bir hayat süren Pipgenelde civardaki ormanlar arasında dolaşırzaman zaman ölmüş anne ve babasının mezarlarını ziyaret ederek ağlar.Bir gün ormanda dolaşırken önüne iriyarı bir adam çıkar ve kendisi- ne derhal yiyecek getirmezse onu öldüreceğini söyler.Bu adamın hapishaneden kaçan biri olduğu anlaşılmaktadır;zira ayaklarını bağlayan zincirleri kesmek için Pip’ten bir eğe getirmesini de ister.

Adamın bu isteğini reddetmeyecek kadar dehşete düşen Pip ablasının mutfağından bir tabak etli hamur çalar ve alet kutusundan da bie eğe alarak mahkumun kendisine rastladığı yere gider.Burada başka bir yabancı adam daha görür birincisi ile şiddetli bir kavgaya tutuşmuştur. İkinci adam sonunda sisler arasında kaybolur.Aradan uzun zaman geç- meden adı Abel Magwitch olan hapishane kaçkını tekrar yakalanır;fakat hapishaneye götürülmeden önce Pip’e kendisine yardım ettiği için iyilik yapacağını söyler.

Pipbu hadiseyi çabucak unutur.Çok geçmeden Bayan HavishamPip’in ablasından Pip’ii Satis evine gondermesini rica eder.Uzun bir zaman önce Bayan Havishamevlilik gününde kocası olacak adam tarafından reddedilmiştir.Kadıno günden bugüneodalardaki bütün saatleri durdur- muştu ve şimdi vesayeti altındaki güzel fakat kibirli Estella ile yaşamak- tadır.Düğün gecesinin sabahında yenecek kahvaltı masadaki pasta ile birlikte küflenmiş vaziyette durur.PipBayan Havisham’ıı ziyaret ettiği zamanonun bu herkesten ayrı davranışlarına hayret eder.

Yapayalnız bir hayat süren Bayan Havisham Pip’tensık sık gelerek vesayeti altındaki Estella ile oynamasını ister.EstellaPip’in canını sıkar ve Bayan Havisham dakızın Pip’ii kızdırmasını teşvik eder.Estella’ya kızmasına rağmenPiponun derin tesiri altındadır;Estella onun şimdiye kadar gördüğü kızlar arasında en güzelidir.

Çalışkan bir kimse olduğundan Pipbirgün demirci dükkanındaki sınırlı hayattan kurtulacağını bilir.Bu fırsat da kısa bir zaman içinde gerçekleşir. Bir gün Bay Jaggers adında kendini beğenmiş bir avukat gelerek ismini belirtmeyen birinin Pip namına para yatırdığını ve onun Londra’ya giderek bir centilmen olmasını istediğini söyler.Bu habere çok sevinen Pipparanın Bayan Havisham’dan geldiğinikendisinin böyleceEstella için arzu edilir bir koca olarak yetişmesini istediğini sanır.

PipLondra’daHerber Pocket adında Bayan Havisham’ın uzaktan bir akrabası ile arkadaşlık eder.PocketLondra’yı iyi bilen zarif bir gençtir. Pip için kiralanan odalardan birinde yaşar.Avukat JaggersPip’in sorularını cevaplandırmaz.Kendisine yardım edenin kim olduğunu söylemezzamanı gelince öğreneceğini söyler.

Pipçok geçmedenLondralı şık bir aylak olur.Bentley Drumle adında tahammül edilmezcesine kibirli bir avukatla tanışır ve Londra sosyetik hayatının bütün girdi çıktılarını o kadar iyi öğrenirkisadık arkadaşı basit Joe Gargery’nin kendisini ara sıra ziyaret etmesinden rahatsızlık duyar.

Bununla beraber Joe ayrıldıktan sonra Pipona kaba muamele yaptığından dolayı pişmanlık duyar.Bir defa Bayan Havisham’ın ricası üzerinePipJoe ile birlikte Havisham’ıi ziyaret eder.Yaşlı Havisham ve vesayetindeki EstellaPip’inmutevazi bir hayattan nerelere geldiğini hayretle görürler.Bayan Havishamdaha da ileriye giderek Pip’e Estella’ya aşık olmasını beklediğini söyler.Pip’in de istediği budur.

Estella Londra’ya gelir.Çok geçmedenesmer güzelliği ve sosyetik tavırlarından dolayı aralarında Bentley Drumle’nin de bulunduğu gençler ona kur yapmaya başlar.Kızgerçi ara sıra Pip’ii görürse de Pip’e aşık olmadığı bellidir.

Yirmi birinci yaş gününde Pip’ii çocukken ormanda ettiği hapishane kaçkını Magwitch hayrete boğarak ziyaret eder.Kabazihnen hiçbirşeyl meşgul olmadığı hissini uyandıran bu adamilk önce titiz Pip üzerinde tiksinti uayandırır;ama Pip’in gizli hamisi olduğu açıkladığı zaman Pip dehşete düşer.MagwitchPip’egönderildiği yerde çok para yaptığını ve şimdi kendisinin bir oğlu kabul ettiği Pip’in nasıl bir genç olduğunu görmek için gizlice Londra’ya geldiğini söyler.Tek isteği Pip’in kendisinin başaramadığı tarzda bir centilmen olmasıdır.İngiltere’ye Provis nikiyle gelmiştir.Eğer polis onun mahkumları kolonisinden kaçtığını ögrenirse ölüme mahkum edileceğini söyler.

Bu çıkmaz Pip’ii sersemletir.Magwitch’e minnettarlık duyması gerektiğini bilirsede bu yarı vahşi adama sempati duyamayacak cooldur. Hamisinin Bayan Havisham olmaması da onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır.Genede PipMagwitch’e yardım edeceğini söyler ve Magwitch de ormanda kavga ettiği kimseninbaş düşmanı Arthur Compeyson olduğunu belirtir.Pip de Herbert Pocket’den Compeyson’un Bayan Havisham’ı1 düğün gününde terkeden adam olduğunu ögrenir.

Kendi hamisinin Bayan Havisham olduğunu sanmakla düştüğü ahmaklığa kızan Pipyaşlı kadını azarlamak için kasvetli eve birkez daha gider.Kadın daPip’e işkence yapmaka istercesineEstella’nınyakın bir zamanda Bentley Drule ile evleneceğini söyler.Bayan Havisham Pip’in bu derece kızgın olacağını beklememektedir.Kendisinin terkedilmesinden bu yana bütün erkeklerden intikam almaya yemin etmiştir.Pip’in Estella’ya beslediği duyguları istismar etmek suretiylebu yeminini yerine getirmiş olmuğunu sanır.

Estella’nın evlenmesinden sonra Pip Havisham’ın evini tekrar ziyaret eder.Binada bir yangın çıkar.PipBayan Havisham’ı1 kurtarmaya çalışırfakat çok geç kalmıştır.Evmazinin toz ve eşyası ile dolu olduğundan çabucak yanar.Bayan Havisham alevler ortasında can verir.

Londra’ya dönen PipMagwitch’in gerçekte Estella’nın babası olduğunu öğrenir;annesi de muhtemelenAvukat Jaggers’in ev işlerine bakan garip kadındır.Daha da hayret uyandırıcı bir haber Compeyson’un da Londra’da olduğu ve Magwitch’i2 öldürmek için fırsat kolladığıdır.Pip Herbert Pocket’in yardımı ilehamisini İngiltere’den Fransa’ya kaçırmak ister.ardındankendisi de Fransa’ya gidecektir.Fkat vapura biner binmez Compeyson kendilerini yakalar.İki düşman yumruk yumruğa şidddetli bir kavgaya tutuşurMagwitch Compeyson’u öldürür.Bu suçundan dolayı eski mahkum tekrar tutuklanır ve yargılanmasını beklediği sırada hapishane de ölür.

Son zamanlarda başına gelen bu olaylarla Pip hastalanır ve eski sadık arkadaşı Joe Gargery kendisine bakar.Pip’in ablası ölmüştür ve Joe da kendisini seven kocası üzerinde hakimiyet kurmak istemeyen Biddey ile evlenmiştir.Pip nihayet bu mütevazisadık Joe ya dudak bükmekte ne kadar haksız olduğunu anlar.Joe ile birlikteonun demirci dükkanına döner ve hastalık harici dönemindekendisine kötü muamele ettiği için Joe’dan özür diler.

Estella’yı kaybedişini hala hazmedemeyen Pip Herbert Pocket ile birlikte Londra’da bir iş kurar.Seneler sonra bir zamanlar Bayan Havisham’ın evinin durduğu yeri son bir defa ziyaret eder.Orada Estella’yı görür.Beraberce bir zamanlarçocukken oynadıkları bahçede dolaşırlar.Estellaşimdi dul bir kadındır.Sosyetik köklerinden ötürü evlendiği haşin Bentley Drumlevahşetle muamele ettiği atının bir çiftesi ile ölmüştür.Drumle ile geçirdiği hayatı ve tek başına yapayalnız süren dulluk hayatıbir zmanaların soğuk ve kibirli Estella’sını yumuşatmıştır. Elele bahçede yürürlerken Pip ve Estella artık birbirini hiç bir zaman terkedemeyeceklerini anlarlar.Hikayenin sonunda herkes mutlu olur !

KİTABIN ADI : BİR SÜRGÜN
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

BİR SÜRGÜN

Olayımızın kahramanı olan Doktor Hikmet İzmir’e sürgün edilmiş bir memurdur.Doktor Hikmet sıkıntı ve dertlerden çökmüş orta yaşlı bir kişidir.Okumaya düşkün bir insandır.Doktor Hikmet Guraba Hastanesi’nden çıkınca sevgilisiyle sözleştiği yere koşan bir aşık gibi kalbi çarparak “Abajali’nin” mağazasına gider ve hafta içinde gelmiş olan bütün kitap ve dergileri inceler.bazen saatlerce mağazadan çıkmaz ve yanına bir iki kitap ve dergi alarak dışarı çıkar.

Bir ara gazete ve mecmualarını okuduktan sonra dibinde azıcık bir şarap olan bir bardak dikkatini çeker.Bardağın içinde bir karınca vardır.Şarabın içinde dönüp dolaşırbir yere gidemez.Ve ona bakarak işte bende bu karınca gibi hiçbiryere gidemiyorum der.

Bu arada limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona uzun mesafelerin ve uzun diyarların bağrından kopan bir nida gibi seslendi.İri vapur bacalarından çıkan bu yanık haykırışın Doktor Hikmet üzerinde Büyük bir etkisi olmuştu.

Doktor Hikmet birçok kitap ve dergi okumuştu.Ayrıca buralarda birçok memleketin tanımını okumuştu ve birçok bilgi edinmişti.Ancak buralara hiç gitmmişti.Ve bu vapur seside Doktor Hikmet’î çağırıyordu.”Hadi kalk gidelim” diyordu.

Fakat Doktor Hikmet koşmak isteyipte koşamayanbağırmak isteyipte bağıramayan kabus içinde bunalmış bir kimse gibi bir türlü bu davete uyamaz.Bu kalk borusuna bir türlü “hazırım” diyemez.

Doktor Hikmet dördüncü bira şişesini de son damlasına kadar içtikten sonra bu imkanı vakitten daha kuvvetli buldu.İşte vapur önünde hazır duruyoriştegizli hareketleri saklayan yandak ve karanlıklar denizin üstüne kanatlarını germege başlıyor.Daha sonra o rehavete kapılarak Doktor Hikmer vapura bindi.Vapura bindiğinde çevresinde birçok insan vardır.

Doktor Hikmet’in üstü o kadar düzgün değildi ve insanlar Doktor Hikmet’e bakıyorlardı.Ertesi gün “nigare” vapuru Pire limanını varır varmaz Doktor Hikmet’in ilk işi karaya çıkarak birşeyler almak oldu.

Doktor Hikmet daha sonra vapurda biriyle tanıştı ve onunla dostluk kurdu.Ancak belli bir süre sonra bu dostluk kurdugu kişide kendisinden kaçmaya çalışır.

Doktor Hikmet’in başında bu maceralar geçtikten sonra Paris denilen ouçsuzbucaksız ve akıl sır ermez tezgahta çıraklık etmeye başlar.Paris’te girdiği bir lokantada bir kadının bulunduğu masaya oturmak ister.Ve bu vesile ile kadınla tanışır.

Daha sonraki günlerde Paris’de bir türk bulmak amacıyla yollara düştüaramaya koyuldu.Babasına bir mektup göndermek zorundaydı.Ancak hangi vasıta ile göndereceğini bulamadı.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.bazen göndermemek aklından geçiyordu.Ama ihtiyarlar merake tmiştir.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.Doktor Hikmet Paris’I geziyordu.Ağustos ayının son günlerinde Luxembon bahçesiinsanın adeta yüreğine dokunan mahzun bir hal almıştır.Doktor Hikmet en çok Jardin Des Tuilleries ile Place de la Concorde’u çok beğenmişti

KİTABIN ADI : EKMEK ELDEN SU GÖLDEN
KİTABIN YAZARI : REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İNKILAP KİTAPEVİ –Ankara cad. 95 İST.
BASIM YILI : 1985

KİTABIN KONUSU

Kitapta eski soylu zengin bir ailenin torunu olan Ferhan’ın tekrar ozenginliğe kavuşmak umuduyla Duranbeylilerin ablak oğlu Saim ile evlenip pişman oluşu anlatılmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

iki arkadaş mühendis Asaf Bey ve mimar Armenak Efendi Büyük Otel’de akşam çayını içmek içn otururlar. Sohbet ederlerken otele Duranbeylilerin kadınları gelir.
Duranbeyliler zamanında Duran Beyin Doğu Anadolu’dan kan davası nedeniyle güneye göçmüş orada toprakları sahiplenmiş devlete karşı koymuş ve topraklarında halka sözünü geçirmiş. Öldüğünde çoçuklarına çok fazla toprak bırakmış. Çoçuklarından tek erkek Nazir Bey bu sıkılığı sürdürememiş. Üç kız ve üç erkek çoçuğu olmuş.
İşte biraz önce gördükleri o güzel kızlar Nazir Beyin torunları ve torunlarının eşleridir. Başlarında bir kadın vardır. Bu Şahende Hanımdır. Üç kızı ve üç gelini ile otele gelip çaylarını içerler havalarını atarlar. İki arkadaş da gelinler arasından Ferhan’ı çok güzel bulurlar. Ferhan sarışın balık etli güzel bir kızdır. Fakat Duranbeylilere yeni katıldığı için sosyete hayatına daha ayak uyduramamıştır. Gelinler haricindeki kızlar da kardeş değil kardeş çocuklarıdır. Nezire aralarında en zeki olanıdır. Asaf Beye amca derve Asaf Bey de bundan çok hoşlanır. Çünkü Nezire çok güzel bir kızdır. Nezire ile biraz sohbet ettikten sonra Nezire akşam bir davete konuk olduklarını ve yanından ayrılır. Duranbeyliler kadınlar kolu otelden topluca ayrılırlar.

Davet dayı dedikleri uzaktan bir akrabanın evindedir. Evde yemek yendikten sonra bir gazinoya eğlenmeye giderler. Gazinoda tesadüfen iki yaşlı arkadaş da eğleniyordu. Onların acemiliklerini gülerek izlerler. Dayı çok hızlıdır sırayla bütünkızları dansa kaldırır. Her seferinde Şahende Hanım alınmasın diye iltifatlar yağdırır. Ferhan dayıdan çok hoşlanır. Kocasına fiziken benzemesi onu etkiler ama kocasından daha kültürlü olduğu için onu kocasından daha iyi bulmuştur.

Eve döndüklerinde kızlardan Ferhan’a rehber olan Nebile’nin de dayının ondan hoşlandığını söylemesi onu daha da çok sevindirir.
Sabah kalktıklarındaevin halini gören Ferhan Duranbeylilerin pasaklıklarına alıştığı görmemezlikten gelir. Ev halkı kaktığında iki köylü eve gelir. Rasih Bey’in evden gönderdiği erzakları getirmişlerdir. Eve bırakırlar ve giderler.
O gün Ferhan annesinin yanına uğrar. Eski arkadaşı Saliha da onunladır. Ferhan bazen Saliha ile dolaşır ama onu davetlere otellere götürmezdi. Fakat Saliha da bundan memnundur. Arada bir buluşur ve gezerler.

Akşama Ferhan yine otele gider. Otelde Nezire Asaf Bey ile oturmaktadır Ferhan’ı da yanına çağırır. Asaf bey durumdan çok mamnundur çünkü iki güzel kızla oturup sohbet etmek ve onların güzelliklerini seyretmek ona zevk verir. Biraz sohbetten sonra iki kız masadan kalkarak Şahende Hanım’ın yanına giderler. Ferhan’ın otururken aklına çiftlik hayatı gelir. Kocasından tiksindiğini ve neyapacağını düşünür. Çoçuğu olmadan başka birini bulması gerktiğini düşünür.

Ferhan ilerleyen günlerde sosyeteye tamamen ısınır. Herkesin ağzına dolanır. Beğenenler de boldur. Bir gün gazetede fotoğrafı yayınlanır. Herkesin dilinde bu fotoğraf vardır. Şahande ve kızlarıçekememekten sinirlenirler kimileri de kızı tebrik ederler. Bu sıralarda Ferhan Saim’den ayrılmayı kafasına iyice koymuştur ki Numan adında bir sinemacıya aşık olur. Gizli buluşmalarla onunla evlenmeyi planlar. Avukatları hazırlarlar ve bunu aileye açıklayacağı gün otelde Numan’ın Ankara dönüşü yaptığı kazada vefat ettiği haberini alınca bayılır ve şuurunu kaybeder. İki ay sonra hastahaneden çıkarıldığında geri dönmemek üzere ailecek çiftliğe giderler.

Aradan altı ay geçtiğinde Numan’ın babası Osman Bey Saliha’yı bulur ferhan hakkında bilgi alır. Saliha Ferhan’ın Numan ölmeden önce yeni hamile olduğunu söyler ve şu anda da altı aylık hamile olduğunu söyler. Osman Bey Saliha’dan çiftliğe onun yanına gitmesini ve Saliha’ya orada ev yaptıracağını söyler. Ferhan’a yardım etmesini ister. Saliha bu teklifi kabul eder.

İki yaşlı Asaf Bey ve Armenak Efendi her zaman olduğu gibi otelde oturmuş çaylarını içerlerken içeriye üç tane kız gelir. Bunlar yine Duranbeylilerdendir ve Asaf Bey “Bir kafile gelir bir kafile gider. Nasıl ki Duranbeylilerin çoğu ortadan kayboldu.” der.

KİTABIN ANAFİKRİ

Çok fazla para belli bir süre mutluluk getirir fakat; bütün mutlukları yanında getirmez. Hatta fazlası hüzün de getirebilir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kitapta olaylar en küçük ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Çok sürükleyici bir anlatım tarzı vardır. Olaylarda bir abartı yoktur hepsi mümkün olabilecek olaylardır.

FERHAN:Sarışın balık etli renkli gözlü güzel bir kızdır. Eski bir zengin ailenin torunudur. Duranbeylilerin son gelinidir.

SAİM:Biraz ablak fakat çokta tipsiz değil suskun sakin bir gençtir. Babası Rasih Bey’in verdiği paralarla hayatını geçindirir.

NUMAN:Çok yakışıklı ve atletik vücutlu genç bir delikanlıdır. Sinema yapım şirketinin sahibidir. Çalışkan ve zekidir. Sosyete hayatına pek düşkün birisi değildir.

ŞAHANDE HANIMurabeylilerin hanımıdır. Bir sonradan görmedir. Herkesi tersler ve azarlar. Fakir insanları ve uşakları horgörür.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap bence çok sürükleyici özellikle Ferhan’ın tasvirinin yapıldığı bölümler insanı kitaba daha iyi bağlıyor. İki yaşlı arkadaşın olayları değerlendirmesi romana güzellik katmış. Ama acı sonla bitmesi hiç de hoş değil.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir. Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk’da okuyan yazar meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş Fecri Ati edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli illerinde 5 yıl sürgüne gönderilmiş Ancak 1. Dünya Savaşı’nın son yılı İstanbul’a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Kolej’de öğretmenlik Sabah Gazetesi başyazarlığı iki kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan yazar Aydede adlı mizah dergisi de çıkarmıştır.
Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar Haleb’e yerleşerek Vahdet gazetesini çıkarmış Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasında yazları ve çalışmaları ile katkıları olmuştur.

1938’de yurda dönen yazar çeşitli dergi ve gazetedeki yazıları ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.

18.07.1965 tarihinde İstanbul’da ölen yazar ; tekniği dilinin güzelliği taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış Modern Türk Edebiyatı’nın temel temel taşlarından biri olmuştur.

KİTABIN ADI : BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
KİTABIN YAZARI : İRFAN ORGA

KİTABIN KONUSU

Savaş öncesi savaş dönemi ve savaş sonrasında bir Türk ailesinde yaşanan değişmeler ve çektikleri ızdıraplar anlatılmaktadır.

BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ

Yazar ve ailesi Sultanahmet Camisinin arkasında bir çıkmaz sokakta otururlar. Ailesinin hali vakti oldukça yerindedir.Babaannesi her zaman herşeyin en iyisinin olmasını ister.Eve misafir geldiği zaman veya hamama gidecekleri zaman hizmetçisine en iyi yemekleri yaptırır ve herşeyde çok titiz davranır.Para onun için bir şey ifade etmez. Evin eşyaları da oldukça pahalıdır.İrfan’ın (yazarın) hayatında o yıllarda bolluk mevcuttur. İrfan devamlı babaannesiyle hamam sefası yapar.İrfan’ın sünnetinde bile herşey dört dörtlük hazırlanmıştır.İrfan’ın sünneti bir yüzbaşının evinde yapılmıştır.Babaannesi evde herşeye karışır.Hiçbirşeyi beğenmez.Beğenmediği yemeği tekrar pişirtir.Annesiyle babaannesi hiçbir zaman anlaşamamıştırlar.Annesi sessiz sakin bir kişiliğe sahiptir.Babası dedesinin bıraktığı işle meşgul olmaktadır.İrfan’ın Sarıyer’de oturan bir Ahmet amcası vardır.Her yaz fırsat buldukça oraya tatile giderler eğlenirlerdi.Yine bir yaz tatilinde iken saraydan savaş haberleri duyulur ve herkese yayılır.Bu sebeple babası ve amcası devamlı ne yapacakları ile ilgili konuşmalara başlamıştır.Bir gün evde otururken babası bu konuyu ev halkıyla konuşmaya başlar.Artık gereksiz harcamalardan kaçınmalarınıdayanıklı yiyecekleri depolamalarını ister.Fakat bolluk içinde yaşayan babaanne bunlardan rahatsız olur savaşın çıktığına inanmak istemez.Artık yavaş yavaş yiyecekler depolanmaya ve fazla para harcamamaya başlanmıştır.Savaş sebebiyle İrfan okuluna ara vermek zorunda kalmıştır.Çünkü gittiği okul bir Fransız okuludur.Kısa zamanda amcası ve babası askere çağrılırlar.Evde artık evin reisi İrfandır.Bu arada babaannesi zengin bir adamla evlenir ve adamın evine taşınır.

Annesi de kızkardeşini doğurur.Savaştan dolayı hizmetçilerine yeni yer bulmalarını artık kendilerinin bakamayacaklarını söylerler ve onları evden uzaklaştırırlar.Çünkü savaş şiddetini artırmış etrafta yiyecek kıtlığı başlamıştır.Bütün yiyecekler savaşın olduğu yere gitmektedir.yazarın bir süre sonra evleri yangında yanıp kül olur ve bütün yiyecekleri altınları yangınla birlikte gider.Artık hiçbirşeyleri kalmamıştır.Bunun üzerine babaannesinin evine yerleşirler.Fakat babaannesinin kocası aksi çocukları sevmeyen bir kişi olduğu için onları evde istemez.Bunun için onlara kendisine ait eski bir evini verir.Evin bütün pencereleri tahtalarla kapatılmıştır. Annesi buna alışık olmadığı için bunları kaldırttırır ve evin içi aydınlığa kavuşur.

Mahalleli bu hareket karşısında şaşırmış ve annesinin kötü kadın olduğunu düşünmeye başlamıştır. Mahalleli annesine laf atmaya başlamış çocuklar arkasından taş fırlatmıştır. Fakirlik gitgide artmaktadır. İnsanlar artık ekmeği bile zor bulmaktadır. Yazarın aileside birçok davranışlarından vazgeçmeye başlamış azla yetinmeyi öğrenmişlerdir. İnsanlarda yaygın hastalıklar ortaya çıkmıştır.Artık kimsede para ve yakacak kömür kalmamıştır.Fakat yazarın ailesi bütün bu olumsuzluklara rağmen insanlara yardım etmekte elinden geleni yapmaktadır. Bunun için kısa bir zaman sonunda mahalleli annesine ısınmış ve onu hanımefendi diye çağırmaya başlamışlardır. Bu arada babasından bir türlü haber alamazlar. Bir gün annesi ile birlikte askerlik dairesine giderler ve babasının öldüğü haberini alırlar. Babası şehit düştü diye annesine 99 kuruş maaş bağlarlar. Fakat bu para sadece bir çocuğun alacağı şekerlemelere leblebiye yetecek kadar bir paradır. Artık millet ekmek için birbiri ile kavga etmeye başlamıştır. Bir gün anneside ekmek yüzünden bir kadınla kavga eder. Hayatında ilk defa kavga eden annesi kendisini sokak kadınlarından farksız görür utanır ve oradan hemen uzaklaşır. Bir daha ekemek almaya oğlunu yollar. Bu arada babaannesinin kocası vefat etmiştir.

Babaannesine birşey bırakmadığı için beraber yaşarlar. Artık ellerinde yeterli miktarda para kalmadığı için babaannesinin değerli bazı mobilyalarını satarlar. Bu para onlara uzun bir müddet gider. Annesi en sonunda bir işe girmek zorunda kalır ve ordu deposunda işe başlar. Sadece hafta sonları eve gelebilmektedir. Kardeşi ve İrfan’la yatılı bir okula yerleştirilirler. İki sene orada kalırlar. Fakat yetersiz beslendiklerinden dolayı ikisinin de bünyesi zayıf düşer ve kardeşi çok hastalanır. Annesi bu duruma dayanamaz ve ikisinide okuldan alır. Artık savaş sona ermiş herşey eski halini almış ve anneside ustaca yaptığı işlemelerle para kazanmaya başlamıştır.

Durmları gitigide gün geçtikçe düzelmeye başlamıştır. Savaştan sonra artık bazı değişikler başlamıştır. Özellikle kadınlar peçesiz dolaşmaya başlamışlardır. Bunlardan biriside İrfan’ın annesidir. Fakat mahalleli böyle iyi kalpli bir kadının yaptığı bu harekete bir anlam verememiş ve bazı söylentiler çıkartmaya başlamışlardır. Savaş bitmesine rağmen İrfan’ın okul problemi çözülememiştir. Bu sıralarda özel okullarda Türkçe eğitim kaldırıldığı için okula yollanılmamıştır. Bir ara berberde çıraklığa başlar. Fakat aynı gün akşamı çıraklığı bırakır. En sonunda sünnet edildiği evin sahibi yüzbaşının sayesinde kardeşiyle birlikte Kuleli hayatına başlar. Kuleli hayatına başladığında Kulelinin üstünde amerikan bayrağı dalgalanmaktadır. Buna çok içerler hatta bir yabancı uyruklu öğrencilerle çatışmaya girer. Daha sonra cumhuriyet ilan edilir. Artık Kulelinin üstünde Türk bayrağı dalgalanır. Namaz kılmak serbestleşir. İrfan bir buçuk yıllığına Tokat’taki askeri okula gönderilir. Sonra İstanbul’a geri döner. Bu arada Cumhuriyetle birlikte fes yerine şapka giyilmeye başlanır. Halk uzun bir müddet buna tepki gösterir. İrfan Kuleliden mezun olur ve harp okuluna girer ve oradanda süvari olarak harbiyeye devam eder ve subay çıkar. Hava Kuvvetlerinde açık olduğu için Hava Kuvvetlerine girer. Hayatına Hava Kuvvetlerinde devam eder.Eskişehire tayini çıkar. Ailesini yanına getirir. Annesi Eskişehirde çok hastalanır. Bir gün ağır şekilde hastalandığı bir saatte oranın sakinlerinden olan bir kadın onu eski geleneklerle bir günde iyi eder. İrfan buna çok şaşırır. Eskişehirden Kütahyaya oradan da İzmir’e tayin edilir.

Kardeşi Mehmette İzmirde görev yapmaktadır. Annesi iki oğlununda yanında olduğu için sevinçten bütün acılarını biraz olsun unutmuştur ve durumu biraz düzelmiştir. Daha sonra kardeşinin İstanbul’a tayini çıkar. Babaannesi kardeşiyle birlikte İstanbul’a gider. Ardından annesini de İstanbul’a yollar. Babaannesiyle annesinin arası iyi olmadığından annesi kendine başka bir yerde ev tutar. Arasıra onların yanına uğramayı ihmal etmez. Fakat annesi çok değişmiştir. Neyi var neyi yoksa yoksullara vermiş yemeden içmeden kesilmiştir. Kardeşi annesiyle fazla ilgilenememektedir. Annesi gitgide kötülemektedir. İrfan’da İzmirde olduğu için annesiyle ilgilenememiş fakat bu durumdan rahatsız olmuştur. En sonunda yılların verdiği acıya dayanamayan anne şuurunu yitirmiş ve Bakırköy’e yerleştirilmiştir. İrfan bunu duyunca hemen apar topar İstanbul’a gelir. Annesini Bakırköyde ziyaret eden İrfan adeta yıkılmıştır. Çünkü annesi onu tanımamıştır. Doktorun söylediğine göre annesinin az bir ömrü kalmıştır.İrfan bu acıya dayanamayarak İzmir’e geri döner. Kısa bir süre sonra annesi vefat eder. Annesinin cenazesinde sadece yazarın kardeşi vardır. Annesini o çok sevdiği İstanbul’a defneder.

KİTABIN ANAFİKRİ

Savaş öncesi savaş dönemi ve savaş sonrasında bir Türk ailesinde yaşanan olaylardeğişen bazı kavramlar ve bu kavramların Türk toplumuna etkileridir.

ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Hacer (hizmetçi): Oldukça şişmanfıkır mıkırsevimlihayata devamlı gülen bir kişi.

İnci(hizmetçi):Soğukkanlısevecenyeri geldiğinde diktatör bir kişi.

Babaanne***spotdediğim dedikherşeyi kolay kolay beğenmeyenrahat yaşamayı seven bir kişi.

Annesi:Temizlikte çok titizsessizherşeyi içine atan bir kişi.

Kardeşi:Küçüklüğünde canlıatik.Fakat daha sonra olaylar karşısında soğukkanlıdurgun bir kişi.

Kendisi(İrfan):Çok duygusalbir kişi.Olaylardan çok etkilenen bir kişiliğe sahip.

Babası:Zeki ileri görüşlü bir kişi.

Amcası:İyiliksevercömert.

ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM

Kitap okuyucuda düşünülemeyecek akla gelmeyecek bazı yaşanan olayları çok iyi sergilemiş.Savaş yıllarında Türk ailesinin çektiği ızdırabı acıyı ve yokluğu okuyucuya mükemmel şekilde göstermiştir.bize ilerisi için yol gösterici nitelikte bir kitaptır.

Kitabın Adı : Faust
Kitabın Yazarı : Yohan Wolfgang Van GOETHE
Kitabın Yayınevi : Fatih Yayınevi İstanbul
Basım Yılı : 1960

KİTABIN ÖZETİ

Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sadelik hakimdir olaylar tek bir motif etrafında geçmektedir. Anlaşılması büyük bir zorluk göstermez. İkinci bölümde ise bir bütünlük kurmak güçtür. Anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak ilişkilendirmek çok zordur.

FAUST : Faust latince mutluluk demektir. Faust bilgi ihtirası içinde kıvranan karamsar bir tipi anlatır. Bilim uğruna bütün ömrünü harcamış nefsine bütün dünya hazlarını yasak etmiş ve tam anlamıyla yasak bir ömür geçirmiş olmasına rağmen amacına ulaşamamış olmanın ızdırabı içindedir. Bu hal içinde şeytana teslim olduktan sonra onun akıbeti çeşitli Faust efsanelerinde türlü türlü gösterilmiş ve dünyaya beyan edilmiştir.

MEFİSTO : Mefisto’ya şeytan demek yerinde olur. Mefisto sadece fenalıkları sürükleyen bir hüviyet olmakla kalmaz aynı zamanda bir çeşit Azrail rolünü de üstlenmektedir.

Eserin anlatımı çok sadedir. Faust zamanın bütün bilimlerini tahsil edip bitirmiştir. Artık öğrenilecek bir bilim kalmamıştır. Fakat görmektedir ki; gerçeği bulma sahasında bütün bu bildiği şeyler kendisini bir adım bile ileriye götürmemiştir. Halbuki zamanın olanaklarından çok ileriye göz diken bir ihtirasla salt gerçekleri anlamak ve bilgi sahibi olmak arzusundadır. Normal bilgi edinmek yollarından bir hayır gelmeyeceğini anlamıştır. Böylece son umut olarak kendisini büyücülüğe vermiştir. Ruh kuvveti sayesinde arzu ettiği bilgileri elde edebileceğini ummaktadır.

Gökte Tanrı ile Şeytan aralarında bir bahse tutuşmaktadırlar. Şeytan Faust’u kolayca baştan çıkartacağını onu asli kaynağından uzaklaştırıp sapıklığa sürükleyebileceğini iddia etmektedir. Tanrı ise insanın yaradılış itibarı ile iyi olduğunu ve yeryüzünde bir gaye için çalışırken yanılabileceğini fakat şeytan araya girse bile yine kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bulabileceğini bilmektedir. Bu itibarla şeytanı Faust üzerinde deneme yapmakta serbest bırakmıştır.

Faust büyücülükle uğraşırken alışılmış şekilde ruh çağırmaya başlar. Bu çağırmaların birinde Mefisto karşısına çıkar. Faust hayattan bezgindir. Hiçbir şeyden tat almamaktadır. Oysa Mefisto ona parlak vaatlerde bulunmaktadır. Nihayet aralarında bir sözleşme yapılır. Faust der ki; beni istediğin yere götür. Eğer bir an gelip ben zamana “dur geçme ne kadar güzelsin” diyecek kadar bir mutluluk duyarsam artık ölmeye razı olurum.

Bu bahislerden sonra Mefisto mel’un teşebbüslerine başlar. O ana kadar kitapların içine kapalı kalmış Faust’u küçük ve büyük alemlerde dolaştırır. Sefil meyhanelerden en lüks saraylara kadar her yeri gezdirir. Bir taraftan da Faust’u türlü içkilere alıştırır. Bir büyücü kadına hazırlattığı aşk içkisini Faust’a içirdikten sonra onun karşısına masum Margaret’i çıkarır. Faust 25 yaşındaki bir gencin heyecanı ile kızcağızı sever. Kız da masum duygularla bu aşka karşılık verir. Bu yüzden rahatça baş başa kalabilmeleri için annesinin fincanına Faust’un verdiği zehiri damlatır. Kadıncağız ölür. Margaret Faust’dan olan çocuğunu boğar. Bu yüzden Margaret’in kardeşi de Faust tarafından öldürülür. Böylece Faust’un eli kana bulanır. Margaret’i hapisten kurtarma denemesi de başarılı olmaz.

Araya Yunan güzeli Helena girer. Faust ona da aşık olur. Fakat aradığı mutluluğu burada da bulamaz. Nihayet İncil’in bir sözüne göre düşünmeye başlar. Yani yaradılışın ilk eseri “söz” müdür “anlam” mıdır “faaliyet” midir? Faust beşeri mutluluğu faaliyette bulur. Bir bataklık sahayı bayındır haline getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana “dur geçme çok güzelsin” der.

Sonuç olarak yazar her iki bölümde de insan karakterini oldukça detaylı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazar isterse bir konuyu nasıl haşmetli heybetli bir sadelik ve bütünlükle işleyebileceğini göstermiştir. Bununla birlikte bazı bölümlerinin anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak çok güçtür.

Kitabın Adı : Vadideki Zambak
Kitabın Yazarı : Honore de Balzac

KİTABIN ÖZETİ

Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse ailesinin sıcak sevgisinden ilgisinden yoksun otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix’i babası Tours’a çağırır.Felix babasının davetine hemen itaat eder.Tours’a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.Bir gün İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf’tur.Feliz kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak’tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette Felix’e hayat hikayesini anlatır.Henriette evLidir ve kocası asık suratLı sert soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün Felix’in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.

Feliz saraya girer XVIII. Louis’in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır Henrietteyi asLa unutmaz sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette’nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz Paris’e dönmek zorunda kaLır.

Felix paristeki hayatı sırsında elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL parıLtıLı ingiLiz Lady’den bıkan feLix Clochegourde’e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkıarzuLarı ve ahLaki değerLeri eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer çatışmaLar yazmaktadır.Henriette sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris’e döner.Orada kendini edebiyatabiLimepoLitikaya vererek avutmaya çalışır

KİTABIN ADI : TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ : ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI : 1994 / 11. BASKI

KİTABIN KONUSU

Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından cumhuriyetin ilan edilinceye kadar yaşadığı anıları anlatılmaktadır.

ESERİN ÖZETİ

30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya çalışıyor bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan olan bitenden habersiz padişahın İngilizler’le kurduğu yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar tenha yolları da Osmanlı içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet mitinginde söylediği “…hükümetler düşmanımız milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözü şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve çok tehlikeliydi. Düzenli olarak silah kaçıran ve milliyetçilerin güvenliğini sağlayan İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çetelerdi. Bu çeteler geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor yağmur çamur yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat akültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme gelmişti. Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal meclis başkanı seçilir.

Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu meclisin kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçer. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te gerçekleşen bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.

İlk iş olan düzenli ordunun kurulması Aralık ayının sonlarına doğru büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını halkı yeniden savaşa sokmamasını İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamıştı ama Ethem’le Albay Refet yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta (1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı toplanan Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.

Bu dönemde askerlere yardım amacıyla Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastahanesi’ne gönüllü olarak hastabakıcı olarak Eskişehir’de cephe gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir’I bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar bizim 4 katıumız kadar bir kuvvetle 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz toparlanmak için Sakarya’nın doğusuna çekildi.

Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor memleketin her tarafını arayıp tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 a******iz vardı. Bunların 16.000’i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 a******iz vardı. 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı. İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide silah altına girmeye karar verir. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başlar. Buradaki görevi günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal’e iletmekti. Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpışırlar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmazlar. Savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de başlayan yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.

Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.” cevabını almıştı.

22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara’ya döner. Döndüğünde asker üniforması giyen küçük çocuklar Halide’nin dikkatini çeker. Bunların neci olduklarını yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği yaşları 6 ile 14 arasında değişen ailelei savaşta ölmüş 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret edip tebrik eder.

Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul’a çocuklarının yanına doğup büyüdüğü eve döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır.

ANAFİKRİ

Her konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi bugün bu ülkede yaşamıyor olacaktık.

Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ

HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu ingilizce ve fransızca bilen tanştığı insanlarla çabuk kaynaşan etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın hastabakıcı gazeteci yazar asker çevirmen.

ADNAN ADIVAR: Çalışkan insanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren yüreği vatan sevgisiyle dolu bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.

Mahmure: Hlide Edip’in evinde çalışan ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap ülkemizin kuruluş yıllarında çektiği çileleri başarılı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazarın uslübü günümüz Türkçesine göre biraz ağırdır. Cumhuriyetin 5 yıl öncesine kadar olan bölüme ait bilgi edinmek isteyen arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

1882’de İstanbul’da doğmuş 9 ocak 1964’te İstanbul’da ölmüştür.1901’de Amerikan Kız
Koleji’ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih ZEKİ’nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır.1917’de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış Kızılay’da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.

1839’da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir.
1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.

KİTABIN ADI : ÇANAKKALE ASKERİNE RÜTBE GEREKMEZ
KİTABIN YAZARI : SEZEN ÖZOL
YAYIN EVİ VE ADRESİ : KASTAŞ YAYIN EVİ
BASIM YILI : 1998

KİTABIN KONUSU

Çanakkale Savaşında Türk milletinin kahramanlıklarıkatladığı zorluklar ve kalplerinde taşıdıkları akıl almaz vatansevgisi.Bunların dışında İngilizlerin Anzakları Türklere karşı insanlık dışı kışkırtmaları ve Anzakların da onlara karşı cevapları

KİTABIN ÖZETİ

Baş kahramanımız İbram Ağa Gönen kasabasında tellallık yapankasabanın neşe kaynağıorta boylu birisidir.Günleri kaymakamlıktan aldığı haberleri davuluyla halka duyurmakla geçmektedir.1924 yılının mayıs ayında sabah namazından hemen sonra yüzbaşının emireri aceleyle ibram Ağanın yanına gelir ve acele şubeye gelmesini söyler.İbram Ağa apar topar gideraskerlerin tüfek çatıp rahatta tüfeklerin arkasında beklediklerini görür.Bunu Balkan Harbinden sonra ilk defa görmüştür ve haberlerin iyi olmadığını anlar.

İlanı eline aldığında inanamaz.Savaş çıkmıştır.Kasabaya dönerhükümetin Almanlarla birlup İngilizlere savaş açtığınıseferberliğin hızlanacağınıkurası tutanların bir hafta içinde şubeye teslim olmalarınıaksi halde asker kaçağı sayılacaklarını duyurur.
İbram Ağa ve Kellerin mustafa’nında askere gitmesi gerekmektedir. İbram Ağa babasının ölümünden sonra ilk defa bu kadar üzülmüştür. Ancak üzüntüsünün sebebi askere gidecek olması değil birkaç ay sonra evleneceği nişanlısı Kiraz’dan ayrılacak olmasıdır.ancak akşama sevinci tekrar yerine gelmiştir.Çünkü Kiraz ona dönene kadar bekleyeceğini söylemiştir.Bir hafta sonra İbram Ağa ve Kellerin Mustafa beraber teslim olurlar.
Öte yandan Ian Smıth 23 yaşındateknik okul mezunubir çiftlikte araç bakımı yapan Avusturyalı bir gençtir.Birkaç ay sonra evleneceği komşu çiftlikte hizmetçilik yapan Elizabeth isimli bir nişanlısı vardır.İngiliz hükümeti tarafından askere çağrılır.Ancak İngilizlerin HindistanSenegalYeni Zelenda’dan da asker çağırdığnı duyan Ian İngilizlerin Türkler’den çok korktuğunu düşünmektedir.

İki hafta sonra Ian ve gelen askerler Arabistana gitmek için gemilere bindirilirler.Güvertede süngü ve yanaşık düzen eğitimleri almalarının yanında İngiliz subaylar tarafından sürekli Türklerin ne kadar gaddaracımasızcani zorunlu olduklarında insan eti bile yiyen vahşi yaratıklar oldukların ikna edilmeye çalışılıyorlardı.
Acemi eğitiminde Kellerin Mustafa bahriyeye ayrılır.İbram Ağa ve Kellerin Mustafa ilk defa ayrılmışlardır.

Bir hafta sonra Çanakkale’nin hemen arkasında Maydos’a 9. Tümene katılacaklardır.İntikal günü İbram Ağanın bölüğü Tekirdağ’a giden gemiye sığmadığından bölük Gönen-Biga üzerinden yaya olarak Çanakkale’ye gidecektir.Mehmet Çavuşta bölükle beraber gelir.

14 günde yaya olarak gelirler.Buradan da Gelibolu Yarımadası’nda Kivle Koyu ‘na gitmek için tekneye binerler.İbrahim Ağayı çok sevdiğinden emir eri yapar.
Ian ve bölüğünde bir aydır Arapalrla birlikte karada eğitim yapmaktadır.Ian her zaman yanındakilere Türkleri hafife almadıkalrını ve sandıkları kadar kolay olmadıklarını söylemektedir.İmraz Adasına demir atarlar ve çıkarmaya 2 gün kalmıştır.Tüm askerleri bir korku sarmıştır.İlk çıkarmayı Arıburnu’nda yaparlar.

İlk çıkarma haberi Türk ordularının komutanı Liman von Sanders’a haber vermez.
Hamilto’nun yanıltma hareketleri ve çıkarma gösterileri Liman Paşa’nın kafasını karıştırmıştır.

Ancak M.Kemal bütün bu yanıltmalara rağmen çıkartmanın Arıburnu’ndan yapılacağını tahmin etmektedir.Ve nitekim ertesi gün burdan gelen top sesleriyle harekete geçmek için Esat Paşa’yı aradığında ulaşamadı.Ve tüm sorumlulukları üstlenerek buratı arekete geçirdi.

İbrahim Ağa’nıın bölüğü o gece giyinik yatmıştı ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte düşmanın top sesleriyle uyanmakta idi.O gün çok şiddetli çatışmalar olmuştu ve kahraman ve gözüpek 57.alayımız tamamen şehit olmuştur.
O gün İbram Ağa ve Ian karşılaşmıştır.İbram Ağa tek başına 3 Anzak askerinin arasına dalmıştır.İkisini temizledikten sonra tek kalan Anzak askeri tüfeği İbram Ağa’ nın üzerine doğrulttuktan sonra ateş etmiş fakat tüfek ateş almamıştır.Ağa önce bir süngü darbesiyle kolundan yaralanır ancak Anzağın dizlerine sapladığı süngüyle Anzak hareketsiz kalır.Süngüyü Anzak askerinin boğazına dayar ve Anzak cebinden bir şeyler çıkarmak ister.İbram Ağa’nın kadını aklına gelir ve Anzak’ı öldürmez.
Ian hastane gemisine geldiğinde baygındı.

Ayıldığında ilk işi yanında duran İngiliz subayına bağırıp çağırarak Türklerin zalim acımasız değil aksine çok merhametli iyi yürekli insanlar olduğunu söylemek oldu.

İbram Ağanın kahramanlıkları önce bütün bölükte daha sonra tüm alayda duyuldu.Bu kanlı çarpışmalarda bölük komutanları şehit oldu ve Tk. Kom. Seyfi Tğm. Bölük komutanı oldu.İbram Ağaya kahramanlıklarından dolayı onbaşı rütbesi verdiler ancak takmak istemedi.

Bir hafta sonraki çarpışmalarda İbram Ağanın arkasında patlayan bombadan sıçrayan şarapnel bacağına saplandımangasını yalnız bırakmak istemedi ancak bacağını kaldıramıyordu.Bayıldı.
Gözlerini açtığında ameliyathane de idi.Hemen bacağını kontrol etti ve yerinde olduğunu görünce yeniden savaşacağı için çok mutluydu.Memet Çavuş yanındaydı ve “Geçmiş olsun onbaşım “der.İbram Ağa ise “Çanakkale askeerine rütbe gerekmez onlara Çanakkale askeri demek yeterlidir”cevabını verir.
20 gün sonra taburcu olduğunda bütün bölük ona sarıldı.Ancak o bölüğün yarısından fazlasını tanıyamadı çünkü hepsi yeni katılmıştı.
İbram Ağa parçalanan elbiselerini ***r uvalıyla yamayan arkadaşlarınıgörünce gözleri dolar

O hastane iken ölülerin kokusundan dolayı 24 saat ateşkes olmuştu.Bu zamanda Türk ve Anzak askerleri arkadaş olmuşlardı.Anzaklar Tüklere hatıra olması için ceket düğmelerini Türkler ise madeni paralarını zaman zaman 10 m kadar yaklaşan mevzilerden birbirlerine atıyorlardı.Birbirleriyle işaretlerle anlaşmışlardı.
Türkler yakaladıkları Anzak askerlere su yemek veripellerini yüzlerini temizlemişlerdi.İade edilen esirler bunları Anzaklara anlattılar ve Anzaklar İngiliz subaylara bağırıp çağırmaya başladılar hatta 10 gün selam bile vermediler.İngiliz subaylar Türkler gaz atacaklar deyip gaz maskesi dağıtacakken
Anzak askerleri Türkler mert adamlardıryapmazlar demişlerdir.Ve maskeleri suratlarına fırlatmışlardır.

Dostluk esnasında Ian süngüleştiği ve İbram Ağanın kurtardığı Salih onbaşıyı tanır.Ona bir ay önce süngüleşirken üzerine atılan kahraman askeriİbramAğa’yı sorar.Ve sonra ona hedie olarak gümüş kaplama bir saat verir.
Artık mevzilerden birbirlerine yiyecek atıyorlardır.
İbrahim Ağa bölüğün postasını tümene götürüncetümen komutana hakkında çok şey bildiği İbrahim Ağa’yı görmek ister ve bir sorunu olduğunda hiç çekinmeden gelmesini söyler.

Kış bastırınca Anzaklar kendilerine depolarsığınaklar hazırlar.Kışlıkyün elbiseler alırlar.Bizimkiler ise siper çuvalıyla yamalı elbise giymektedir.
Bir hafta sonra Anzaklar hiç farkettirmeden çekip gider.
Bölükler yavaş yavaş diğer cephelere gitmek üzere toplanırlar.
İbrahim Ağa hiç düşünmedendirek koşarak tümen komutanının yanına gider.Tümen komutanı İbrahim Ağa’yı görünce çok sevinir ve arzusunu sorar.
İbrahim Ağa Çanakkalede kalmak ister.Nedenini soran komutana;”Burda yatan bunca şehidi soğuktayalnız başınaöksüz gibi bırakmak istemediğini söyler.
Bu sözler çadırdakileri çok üzer ve etkiler.
Tümen komutana buna yalnız başına karar veremeyeceğiniisteğini yarın gelen Limon ve Sanders Paşa’ya bildireğini söyler.
“Olmaz komutanım.”der.”O ne de olsa bildirmez.Bilmez bunca yiğidimizinşehidimizin acısını.”der.”Şehitlerimizin başında bir Alman’ın emriyle duracaksam durmak istemem zaten.”der.
Şehitlerimizin başında bir Alman ‘ın emriyle duracaksam durmak istemem zaten der ve çıkar gider
Bunun üzerine tüm komutanlar İbram Ağa yı görmese de onun arkasından yani Çanakkale Askeri’nin arkasından hazırola geçip selam durdular

KİTABIN ANA FİKRİ

İngilizler Çanakkale Savaşı’nı topuylatüfeğiylegemisiylehiç sakınmadan harcadığı mermisiylebuna karşılık Türkler ise sadece canıyla kanıyla yapmışlardır.Her ne pahasına olursa olsun bu vatanın bir karış toprağını bile düşmana vermemek için seve seve canlarını verecek kadar gözleri karayürekleri vatan sevgisiyle çarpmaktadır.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kitap içinde yer verilen olaylar Çanakkale Savaşı’nda yaşanan en çarpıcıen etkileyici olaylardır.Her birisi insanlığa ders vericiTürk insanının vatanseverliğini açıkça ortaya koyan olaylardır.
Kitap içindeki şahıslar ise Türk insanını sembolize eden savaşı bizzat yaşamışİbram Ağa ve Kellerin Mustafa savaş gazileridir.

İbram Ağa:Baş kahramanımız.Tellallık yaparak tüm kasabanın sevgisini kazanmıştır.Savaşta da yaptığı kahramanlıklarla herkes tarafından takdir edilmiştir.

Kellerin Mustafa:İbram Ağa’nın çocukluk akkadaşı.Savaşa kadar birbirlerinden hiç ayrılmamışlardır.Savaşı bizzat yaşamış Çanakkale gazisidir.

Kiraz:İbram Ağa’nın nişanlısıdır.Evinin tek çocuğudur.Bu yüzden istediği kişiyle evenme şansı vrdır.

Ian Smith:Çanakkala Savaşı’nda Anzak askeridir.Bir çiftlikte araç bakım taparak geçimini sağlamaktadır.

Elizabeth:Ian Smith’in nişanlısıdır.Ian’ın komşu çiftiğinde hizmetçilik yapmaktadır.
Mehmet çavuş:Savaş sırasında ibram Ağa’nın çavuşudur.Savaş sırasında İbram Ağa’yla en çok o ilgilenmiştir.

Seyfi Teğmen:Savaşta İbram Ağa’nın bölüğünde önce takım komutanı daha sonra bölük komutanı şehit olunca bölük komutanı olmuştur.

KİTAP HAKKINDAKİ SAHŞİ GÖRÜŞLER

Kitap Çanakkale Savaşı’nda Türk milletinin vatanına koruma pahasına canını hiç esirgemeden verdiği mücadelenin hikaye biçiminde anlatımıdır. Dili sonderece sadeolaylar ve şahıslar belgelerdenaraştırmalardan ve anılardan faydalanılarak ortaya konulmuş gerçeklerdir.Kitap aynı zamanda çok etkileyici ve akıcı.Her Türk vatandaşının özellikle biz harbiyelilerin okuması gereken Çanakkale Savaşı’nı ilk defa hikaye biçiminde ele alan bir kitap.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Yazarımız Sezen Özol 1942 yılında Balıkesir-Gönen’de doğmuştur.İlk ve orta öğrenimini Balıkesir’de yüksek öğrenimini Ankara’da yapmıştır. Kitapta ismi geçen Kellerin Mustafa isimli Çanakkale gazisinin yakın akrabasıdır.Uzun çalışmalar sonucu ‘Çanakkale Askerine Rütbe Gerekmez’ isimli kitabı oluşturmuştur.

KİTABIN ADI: Bütün Eserleri-2
KİTABIN YAZARI: Cengiz Aytmatov
YATIN EVİ VE ADRESİ: Ötüken Yayın Evi
BASIM YILI: 1990

KİTABIN KONUSU

Bir kırgız köyünden toplanan askerlerden biri askerden kaçar ve köyüne geri döner. Evinde kalamayan askerin ve karısının köyde başından geçenler anlatılıyor.

KİTABIN ÖZETİ

İsmail ve Seyde yeni evlenmişlerdir.Köydeki her genç gibi İsmail de askere gitmiştir; ancak İsmail kaçar ve evine geri gelir. Evde kalamayacağını sadece geceleri uğrayabileceğinisavaş bittikten sonra da uzak bir memlekete gidip orada yaşayacaklarını söyler. Seyde hergün İsmail’in saklandığı yere yemek götürmek için odun toplamaya gider gibi yapardı.Mevsim kıştı Seyde çok yorgun düşüyor yine de her işi yapıyordu.O günlerde tekrar bir kafile istediler askerden ve köyün daha gençleri de askere çağrılıyordu. Cumabay ismail’in kardeşi de çağrılmıştı. Son gece sabaha kadar eğlendikten sonra onlar da askere gitti.

Totoy Seyde’nin komşusudur ve onun kocası askerdedir.Postacı Kurman sonbahardan beri ikisine de muktup getirememekten çok üzgündür. Zaten bu iki kadına köy çok acıyordu.

Mırzakul köy başkanı idi ve sık sık bu iki kadını ziyarete gelirdi. Önce Totoy’a uğrardı. Seyde Mırzakul’u her görüşünde tedirgin olur korkuya kapılırdı. Bu onda bir huy refleks haline gelmişti. He defasında “senin İsmail nerde? Onu nerde saklıyorsun?” diyecekmiş gibi gelirdi ona.

Kışın en şiddetli günleri geldiğinde Seyde çok zor durumdaydı. Yiyecekleri çok azalmıştı. Mısırını kendi el değirmeninde övütüyordu. Bu zor günlerin gecelerinde İsmail eve zor gelirdi ki gelir gelmez üzerindeki bitli kabut atar ve ocağın başında bağdaş kurardı.
Bir gün köye baydalı’nınTotoyun kocasıölüm haberi geldi. Mektupta anlatılana göre birlik nehir ile mayın tarlası arasında sıkışmış ve askerler vurulup ölüyor ama kimse mayın tarlasına girmeye cesaret edemiyormuş. O zaman Baydalı öne atılmış mayınlar patlamışve böylece açılan gedikten geçip kurtulmuşlar.Kimse bu haberi Totoy’a sonbahara kadar belli etmeyecekti ancak kadınlardan biri bir gün ağzından kaçırdı.
Ertesi gün Kurman Seyde’ye geldi ve konseyin onunla görüşeceğini söyledi.Köy meclisine geldiğinde çok bitkindi; çünkü niçin çağrıldığını biliyordu. Yine de kararlıydı kocasını teslim etmemeye.Müfettiş ona İsmail’in yerini sordu. Bütün olduğu gibi bu soruya da bilmiyorum dedi. Soruşturmadan sonra Mırzakul Seyde ile konuşmuş ancak Seyde’nin “senin gibi gitseydi de kollunu mu yitirseydi” sözünden sonra onu tartakladı hatta kamçıladı.
İlkbahar yaklaşırken yiyecek sorunu iyice artmıştı. Herkes ineklerin doğurmasını bekliyordu. İnekler doğurunca sütleri de olacaktı yağları da. O günlerde felaket sayılacak bir şey olmuştu. Totoy’ların inekleri yoktu ambarın kilidi kırılmış götürülmüştü. Hemen hemen bütün köy toplanmıştı Totoy’ların avlusuna. Sonra binebilenler atlara bindi binemeyenler yaya olarak aramaya koyuldular her yöne dağıldılar. Seyde İsmail’in bulunacağından korktu. Bunun için bir an önce inek bulunmalıydı. Bulamadılar. Seyde de bulamadı. Eve sürünerek gelebilmişti. Hemen uykuya dalmıştı. Gecenin ilerleyen bir saatinde kapı çalmaya başladı. Seyde zor kalkabildi yerinden. Kapıyı açtığında karşısında İsmail’i gördü. İsmail’in elinde et vardı. Seyde donakaldı. İsmail konuşuyor azarlıyor kızıyor nefret kusuyordu bir yandan da Seyde’ye yaptığının haklı olduğunu söylüyordu;ancak Seyde hiç konuşmuyordu. Ertesi gün seyde eti ve çocuğunu alıp evden çıktı. Seyde ilerliyor Mırzakul ve iki asker de peşinden geliyorlardı. İsmail’in saklandığı yere gelmişlerdi. İsmail mırzakul’u vurdu. Seyde ilerlemeye başladı birden yüzyüze geldiler. O zaman İsmail Seyde’yi tanıyamadı.onun karşısında kendini çok güçsüz hissetti ve teslim oldu

KİTABIN ANAFİKRİ

Toplumsal çıkarla kişisel çıkarlardan daha önemlidir. Bunu er ya da geç herkes anlar

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Olaylar genelde Seyde’nin etrafında gelişiyor. Seyde genç güzel kocasına bağlı bir kadın. İsmail ise Seyde’nin kocası başta iyi iken sonradan kötü adam oluyor. Mırzakul köy başkanı ve İsmail’in akrabası. İsmail’in savaştan dönmeyeceğini düşünüyor ve gözü seyde’de. Totoy seyde’nin komşusu kocası Baydalı askerde ölüyor. Çocukları var ve en büyüğünün ismi Asantay. Kurman köyün postacısı.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap sade bir dille yazılmış sürükleyici ve kişi sayfaları okurken sahne kendiliğinden gözünde canlanıyor. Özellikle son bölüm. Kitabı hikaye severler için tavsiya ederim…

KİTABIN ADI : KENTE GİDEN YOL
KİTABIN YAZARI : NATHALİA GİNZBURG
YAYIN EVİ VE ADRESİ : CAN YAYIEVİ Ankara Caddesi 40. kat
BASIM YILI : 1988

KİTABIN KONUSU

Kitap şehir yaşantısına çok fazla özenen Delia isminde bir kızın başından geçen olayları anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

Kitapta Delia isminde şehir yaşantısını çok seven fakat köyde oturan bir kızın başından geçen olaylar anlatılmaktadır. Delia beş kardeşli babası çiftçiannesi ev hanımı olan ve yavaş yavaş olgunlaşmaya başlayan bir kızdır.Kardeşlerinden en büyüğü de kentte oturan Azelia’dır. Ailesi fazla zengin olmayan Delia’nın en büyük isteği bir an önce zengin bir kişiyle evlenip şehirde lüks bir hayata sahip olmaktı.Ablası Azelia böyle yapmıştı ve şu anda şehirde çok lüks bir hayata sahipti.Delia kente her zaman kardeşleri ve uzaktan bir akrabası olan Nini ile beraber gider annesi ve babasının kıyafetlerinin kötü olmasından dolayı onlarla dolaşmazdı.Kente gidiş dönüşlerde Delia Gulio isminde bir gençle tanışmıştı.Onu tanıdığı içinde çok mutluydu.Çünkü Gulio’nun babası çok zengindi ve o Delia’dan çok hoşlanıyordu.Bir gün Delia’nın babasına kızının Gulıo ile dolaştığı haberi geldi ve ona çok kızdı.Ama kız gene de buna aldırış etmiyor onla dolaşmaya devam ediyordu.Kız devamlı evlilik hakkında konuşuyor ve Gulio da ona sınavlarından sonra evlenebileceklerini söylüyordu.Bu arada kız bir de Nini ile beraber dolaşıyor ve Guilo da bu olaya çok sinirleniyordu.Birgün Delia çok hastalandı ve kendisinin hamile olduğunu anladı.Ama bunu annesine söylemeye çok korkuyordu.Gene de cesaretini topladı ve annesine bu olayı söyledi.Annesinin kızmasını beklerken ondan umalmadık bir tepki aldı.Annesi bir çaresinin bulunabileceğini söylüyordu.Babası bu olayı duyduğunda ise çok fazla sinirlendi.Onu neredeyse öldürebilirdi.Kızı babasının hiç göremeyeceği bir yere saklamayı düşündüler.Bu amaçla da onu evin tavanına yerleştirdiler.Bir süre sonra buranın uygun olmadığını ve kızın halasının yanına gitmesi gerektiğini söyleyip oraya yolladılar.Halasında kaldığı sürece çok az kişi ziyarete gelmişti .Ama Gulio hiç gelmedi.Delia’yı bir korku sardı.Gulio’nun onunla evlenmek istemediğini düşünmeye başlamıştı.Bir gün şehre onun yanına gitti ve oğlanla buluştu .Gulio ona evlenmelerinin çok yakın olduğunu söyledi.Aradan belli bir süre geçtikten sonra Delia çocuğunu doğurmuş ve nikah tarihi gelmişti.nikah oldu.Nikaha kızın annesi ve babasını kıyafetleri kötü diye götürmemişlerdi.Nikahtan sonra Delia ‘ya Nini’nin ölüm haberi gelmişti.Bunun sorumlusunun da Delia olduğu apaçık ortadaydı.Çünkü Delia Nini’nin kendini sevdiğini bildiği halde ona yüz vermiyordu . O da zaten son günlerinde hayattan iyice kopmuştu.Aslında Delia’da onu seviyordu ama şehirde yaşama sevgisi bu sevgiden daha üstün geldi ve onunla beraber olmadı.Delia amacına ulaşmıştı ve şehirde yaşamaya başladı.Ama bunu sağlayabilmek için çok şeyini kaybetti.

KİTABIN ANA FİKRİ

İnsanlar ellerinde bulundurduklarıyla bazen yetinmek zorundadırlar.Yoksa ellerindekileri de kaybedip bundan çok daha kötü bir duruma düşebilirler.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

DELiA:Kendini beğenmiş lükse düşkün şehir hayatını çok seven bir kız.Bununla beraber de çok küstah birisi.İnsanın annesinin ve babasının kıyafetleri nasıl olursa olsun insan onlardan utanamaz.Ama kız utanacak kadar nankör.

AZALiAelia’nın ablası.O da Delia gibi kendini çok beğenmiş şehirde yaşayan bir lüks düşkünü.

NİNİelia’yı çok seven fakat sevilmediğini düşünen ve fabrikada çalışan bir genç.

GULiOelia’yı o kadar da çok sevmemesine rağmen onunla evlenmek zorunda kalan bir genç.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Yaşanılabilecek bir olayı anlattığından ders verebilecek bir nitelikte.Yazarın uslubu da iyi.Olaylar çok akıcı bir şekilde anlatılmış.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Nathalia Ginzburg

İtalya/Polermo’da doğdu.Babası bir anatomi profesörü olan yazarın küçük yaştaki farklılıkları onu arkadaşlarından ayırmıştır.Yazı hayatına kısa hikayeler ile başlayan yazar Rus-İtalyan Edebiyatları ile ilgili bir çok yazı yazmıştır.İlk nobel ödülünü özgün adıyla ‘La strada che va in citta ’ (Kente Giden Yol) olan eseri ile 1942 yılında almıştır.1945-1949 yılları arasında İtalya Turin Üniversitesinde çalışmıştır.1950 yılında ikinci eşi Roma Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı ile uğreşan Gabriel Baldini ile evlenmiştir.Kocası ölünceye kadar (1969) Roma ‘da daha sonra da 1959-1961 yılları arasında çalıştığı Londra ‘da yaşamıştır.Yazarın eserlerinin çoğu küçüklükte yaşadıgı olaylardan ve Turin Üniversitesindeki hatıralarından esinlenerek yazılmıştır.Ginzburg 7 Ekim 1991 yılında kanser hastalığından dolayı ölmüştür.

Başlıca eserleri

• LA STRADA CHE VA IN CITTÀ 1942 (Kente Giden Yol)The Road to the City
• È STATO COSI 1947 – The Dry Heart
• VALENTINO 1951
• TUTTI NOSTRI IERI 1952 – Bütün Yarınımız / All Our Yesterdays
• LA MADRE 1957
• SAGITTARIO 1957
• LE VOCI DELLA SERA 1961 – (Akş***i Sesler)Voices in the Evening
• LE PICCOLE VIRTÚ 1962
• LESSICO FAMIGLIARE 1963 –(Aile Söyleyişleri) Family Sayings
• TI HO SPOSATO PER ALLEGRIA 1966 – (Seninle Eğlence Olsun Diye Evlendim)I Married You for the Fun of It
• FRAGOLA E PANA 1966
• LA SEGRETARIA 1967
• L’INSERZIONE 1968 – (Reklam)The Advertisement
• MAI DEVI DOMANDARMI 1970 –(Hiçbir Zaman Bana Sormamalısın) Never Must Ask Me
• PAESE DIE MARE 1972
• CARO MICHELE 1973 – (Yol Yok)No Way
• PAESE DI MARE E ALTRE COMMEDIE 1973
• VITA IMMAGINARIA 1974 –( Hiçbir Zaman Bana Sormamalısın) Never Must You Ask Me
• FAMIGLIA 1977 – (Aile)Family
• BORGHESIA 1977
• LA FAMIGLIA MANZONI 1983 –(manzoni Ailesi) The Manzoni Family
• LA CITTÀ E LA CASA 1984 – (Şehir ve Ev)The City and the House – Kotina ystävyys
• L’INTERVISTA 1988 – Haastattelu
• SERENA CRUZ O LA VERA GIUSTICA 1990 – Serena Cruz or True Justice

KİTABIN ADI : İHTİYAR BALIKÇI
KİTABIN YAZARI : ERNEST HEMINGWAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ : BİLGİ YAYINEVİ-MEŞRUTİYET CAD.
BASIM YILI : BİRİNCİ BASIM-MAYIS 1983

KİTABIN KONUSU

İhtiyar bir balıkçının tüm olumsuzluklara rağmen umudunu hiç yitirmeyişini ve her türlü zorluğa karşı nasıl mücadele ettiğini konu alıyor.

ROMANIN ÖZETİ

Golf Stream’de küçük teknesiyle yalnız başına avlanan ihtiyar bir balıkçı vardı. Zayıf kavruk yüzü kederli ensesi kırış kırış bir adamdı.Yanakları güneşin tropik denizlerde meydana getirdiği yansımaların esmer lekeleriyle kaplıydı. Bu lekeler yüzünde aşağı çenesine kadar iniyordu. Elleri oltasına takılan ağır balıkları çekerken açılan yarıklarla yol yoldu. Ne var ki bu yarıkların hiçbiri taze değildi. Bir çöl kuraklığını andıran balıksız günler kadar eskiydi bunllar.

Evet tam seksen dört gündür tek bir balık tutamadan dönüyordu. İlk kırk gün yanına birde çocuk almıştı. Fakat birbiri ardına birçok gün eli boş döndükten sonra çocuğun ailesi ihtiyar balıkçının artık talihsizlikten de beter bir salao’ya uğradığına inanarak çocuklarını ilk hafta içinde üç güzel balık yakalayan bir başka tekneye vermişlerdi. İhtiyar balıkçının her gün ufacık teknesiyle eli boş dönüşünü görmek çocuğa pek dokunuyordu. Teknenin gelişini görünce hemen aşağı sahile olta yumaklarını sereni zıpkını yelkeni taşımak için eski ustasının yardımına koşuyordu. Çocuk ihtiyar balıkçıya büyük bir hayranlık duyuyordu herşeyi ondan öğrenmişti. Ama onun yanından ayrılmak zorunda kaldığı içinde bir okadar üzgündü. Çocuk ihtiyarın yanından ayrılmasına rağmen bütün boş vakitlerini onunla geçiriyordu. İhtiyar balıkçıda her sabah çocuğun evine giderek onu uyandırıyor ve sahile birlikte iniyorlardı. İhtiyar çocukla balığa çıktığı günleri çok özlüyordu. ihtiyar teknesini yükleyip gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yavaş yavaş denize açılarak uzaklaştı. Hava kararmaya başladığında çocuk sahilde yine ihtiyarı bekliyordu. Ama ihtiyar o günde hiç balık tutamadan geri dönüyordu çocuk bunu öğrenince yine çok üzüldü ve o gün tuttuğu iki büyük balığı ihtiyara verdi ve balıkları yem olarak kullanmasını istedi.

İhtiyar ertesi sabah güneş doğmadan bir gün o hayalini kurduğu kılıç balığını yakalayacağına olan inancıyla tekrar denize açıldı ve okyanusun bereketli olduğunu umduğu bir köşesinin yolunu tuttu. İhtiyar balıkçı bu sefer çok uzaklara gitmeye karar vermişti. Koyun çevresinde haftalarca uğraştım yine bişey tutamadım diye düşünüyordu.

Ortalık iyice ağarmadan uçları yemli oltalarını suya atrak akıntıya doğru sıyırtmaya başladı ve çok geçmeden güneşin doğuşunu büyük bir zevkle seyretti. Aradan birkaç saat geçmişti tam bu sırada biraz ilersinde siyah kanatlarını açmış bir kuşun süzülmekte olduğunu gördü ve birşeyler bulduğunu oldukça büyük bir sürü olduğunu düşündü.Aradan çok geçmeden kıç tarafındaki oltanın ipleri ihtiyarın ayaklarının altında geriliverdi; ihtiyar adam kürekleri bırakarak oltaya el attı küçük bir balığın ağırlığını nı hissedince hızla içeriye doğru çekmeye başladı. İçeri aldığı balık güzel bir palamuttu. İhtiyar balığın iyi yemlik olacağını düşünerek balığı teknenin ucuna doğru fırlattı. Artık sahilin yeşil çizgisi gözden kaybolmuş güneş iyice ısınmıştı kürek çekerken ihtiyarın sırtında ensesinden kuyruk sokumuna doğru ter damlaları iniyordu. işte o anda olta ipinin altında küpeşteye dayadığı tahta çubuklardan birinin düştüğünü gördü ve bir süre sonra bir balığın zokayı yuttuğunu anladı ip öylesine geriliyordu ki balığın nekadar büyük olduğunu tahmin bile edemiyordu ama şunu çok iyi biliyorduki bu balık herzaman hayalini kurduğu kılıç balığıydı. İhtiyar büyük bir uğraştan sonra oltanın hakimiyetini tamamiyle sağladı. Ama balık öylesine güçlüydü ki tekneyi sürüklemeye başlamıştı oltanın ipide gittikçe boşalıyordu. İhtiyar balıkçı diğer oltaların ipinden ekleme yaparak oltanın boyunu bir hayli uzattı artık kendinden emindi.

Bir süre sonra hava karardı balık hiçte yorulacak gibi gözükmüyordu. Artık olta omuzlarına çok ağır geliyordu ve ihtiyar oltayı sağ omzundan sol omzuna sürekli değiştirmeye başladı. Ne olursa olsun balığa yenilmeyeceğini sürekli söyleyip kendi kendine konuşuyordu. Bir an için çocuğun yanında olduğunu düşündü. Eğer o yanımda olsaydı bu kadar yorulmazdım diyerek onu çok özlediğini söyledi. İhtiyar balığın ani bir hareketiyle kendine geldi içinden acaba pes etmeye mi başladı diye geçirmeye başladı. Ama balık yoluna hala devam ediyordu. İhtiyar çok açıkmıtı ve yakaladığı palamutu temizledikten sonra yemeye başladı çok az suyu kalmıştı buna rağmen sonuna kadar devam etmeye karalıydı. Bir an için suya baktı ve teknenin yavaşladığını hissetti balığın yine pes etmeye başladığını düşündü ama bu sefer yanılmamıştı. Balık iyice yavaşlayarak su üstüne çıktı. İhtiyar balığı gördüğünde çok heyecanlandı bu hayatında tuttuğu en büyük balıktı. Gümüşü andıran rengi güneşte parıl parıl parlıyor uzun ağzının sivriliği insanın içini ürpertiyordu. İhtiyar büyük bir zorlukla su üstüne çıkardığı balığa mızrağını fırlatarak tamamen ölmesini sağladı ve balığı teknenin yanına ağzından ve kuyruğun dan sıkıca bağladı. Artık evinin yoluna koyulabilirdi çünkü savaştan ihtiyar galip çıkmıştı. Denizde birkaç saat yol aldıktan sonra suların hareketlendiğini gördü. Evet korktuğu başına gelmişti bunlar köpek balığıydı. Hemen teknesinde ayağa kalktı ve mızrağını eline alarak köpek balıklarına saldırmaya başladı. Uzun bir uğraştan sonra birini öldürdü ve öbürünüde ağır bir şekilde yaraladı ama onlarda kılıç balığına zarar vermişti. İkinci köpek balığını öldürmek isterken mızrağıda kırılmıştı ve ilerde köpek balıklarının tekrar saldıracağındanda emindi. İhtiyar yorgun bir hareketle tekneye oturdu ve teknenin küreğini içeri aldı belindeki bıçağını çıkararak küreğe bağlamaya başladı evet artık yeni bir mızrağı vardı. Artık tek düşündüğü biran önce evine varmak ve çocuğu görebilmekti. Nihayet günler sonra evine yaklaştığını hissetmeye başladı.Tam o sırada sudaki hareketlilik tekrar görülmeye başladı yine köpek balıkları gelmişti ve kılıç balığına saldırmaya başlamışlardı. Balıktan bir ısırık alan yuttuktan sonra tekrar geliyordu. İhtiyar balıkçı yaptığı mızrakla bu köpek balıklarınıda yenmeyi başardı ama kılıçbalığındanda fazla birşey kalmamıştı. İhtiyar herşeye rağmen bütün gün yoluna devam etti ve nihayet evinin bulunduğu sahilin ışıklarını görebildi teknesini kıyıya yanaştırıp bağladıktan sonra hemen evine gitti.

Sabah olduğunda çocuk ihtiyarın teknesini gördü teknenin etrafı bir hayli kalabalıktı herkes ihtiyarın tuttuğu balığa bakıyordu etkilenmek için balıktan arta kalanlar bile yetiyordu. Çocuk teknenin yanına inmeden hızla ihtiyarın evine doğru koşmaya başladı. Eve vardığında o hala uyuyordu. Çocuk ihtiyarı seyretmeye başladı ve bir süre sonra ihtiyar gözünü açıp çocuğa sıcak bir gülümseme attıktan sonra tekrar uykuya daldı.

ANA FİKİR

Bir amacımız olduğu zaman bu amacı gerçekleştimek için karşımıza çıkan zorluklarla elinmizden gelenin en iyisini yaparak mücadele etmeliyiz.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

İhtiyar Balıkçı: İçindeki mücadele ve savaşma ruhunu hiç kaybetmememiş her türlü olumsuzlukda dahi kendisine ve tecrübelerine güvenen yılların eskitemediği bir balıkçıdır.

Küçük Çocuk: Balıkçılık mesleğini öğrenmek için küçük yaşta ihtiyar balıkçının yanında işe başlamış orta halli bir ailenin çocuğudur. Küçük çocuk ihtiyara büyük saygı ve sevgi duyar ailesinin zoruyla ihtiyarın yanından alındığı ve bir başkasıyla çalışmaya başladığı dönemlerde dahi ihtiyara sürekli yardım etmiştir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap içeriği açısından çok güzel bir kitap kitabı okurken hiç sıkılmadım baştan sona sürükleyici ve etkileyici bir kitaptı. Özellikle ihtiyar balıkçının azim ve karalılığı beni çok etkiledi.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ

Ernest Hemingway bugün 100 yaşında. Küba’dan Afrika’ya dünyanın dört bir yanında serüvenin tarihin ve insan öykülerinin peşinde koşan Nobel ödüllü yazar dünya edebiyatının başyapıtlarına imza attı. Onu en iyi anlatan metinlerden birini 1961′deki intiharının ardından Marquez’in kaleminden çıkan yazıydı.

Ernest Hemingway

Doğum : 21 Temmuz 1899 Oak Park Illinois ABD
Ölüm : 2 Temmuz 1961 Ketchum Idaho
Asıl adı : Ernest Miller Hemingway

Ernest Hemingway Chicago’nun varoşlarında doktor bir babayla ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Devlet okullarında eğitim gördü ve lise yıllarında yazmaya başladı etkin ve göze batan bir öğrenciydi. Liseden mezun olduktan sonra Kansas City’ye gitti ve Star’ın muhabiri olarak çalışmaya başladı. Sağlıksız gözü yüzünden defalarca orduya girme***ngellendi ama Birinci Paylaşım Savaşımına Amerikan Kızıl Haçı’nın ambulans soförü olarak girmeyi başardı. 8 Temmuz 1918’de Avusturya-İtalya Cephesi’nde yaralandı –daha 19’unda bile değildi o zaman. Kahramanlık nişanı verildi ve Milan’da hastaneye yatırıldı. Orada Kızıl Haç hemşiresi Agnes von Kurowsky’ye aşık oldu ama von Kurowsky onunla evlenmeyi reddetti . Orada yaşadıklarını kendisi unutulmazanılar olarak adlandırıyor.

Evinde sağlığına kavuştuktan sonra tekrar yazmaya başladı ve bir süre Chicago’da düzensiz işlerde çalıştı. Sonrasında Toronto Star’ın dış muhabiri olarak Fransa’ya gitti. Orada diğer Amerikalı yazarlar tarafından -F. Scott Fitzgerald Gertrude Stein Ezra Pound- yüreklendirilen Hemingway haber dışı yazılarını da yayınlamaya başladı. Seçma öykülerden oluşan ilk önemli kitabı 1925 yılında “In Our Time” adıyla New York City’de yayınlandı. 1926 yılında “The Sun Also Rises”ı yayınladı o bu romanını “ilk somut başarısı” olarak tanımlıyordu. Fransa’da ve İspanya’da yaşayan “başıboş” göçmenlerin (savaş-sonrası “kayıp kuşak”) yaşamını anlatan “kötümser” ve parlak bir kitaptı bu. Bu çalışma ayrıca onu kamuoyuna tanıtan ilk çalışma olmuştu. (Hayatının geri kalan kısmında bir yansdan bu ilgiden hoşnut olur ve onu ararken diğer yandan da bu ilgiden sıkılmıştır Hemingway.) yine bir Amerikalı olan Sherwood Anderson’un “Dark Laughter” adlı kitabının bir parodisi olan “The Torrets of Spring”de yine aynı yıl yayınlandı.
Savaş sonrası yıllarda zamanının büyük bir bölümünü kitaplarına ayırdı. Paris’e yerleştiği halde kayak yapmak boğa güreşi izlemek balık avlamak ya da avlanmak için sürekli olarak seyahat ediyordu. Böyle bir yaşam bir yandan da yazın yaşamı için önemli bir arkaplan oluşturuyordu. “Men Without Women”la (1927) beraber kısa öykünün üstadı olarak anılmaya başlandı ve 1933’te yayınlanan “Winner Take Nothing” onun bu alanda ününün yerleşmesini sağlayan eseri oldu. En iyi öyküleri arasında “The Killers” The Short Happy Life of Francis Macomber” ve “The Snows of Kilimajoro” sayılabilir. Ancak haklın gözünde “A Farewell to Arms” (1929) romanı böyle çalımalara gölge düşürdü. İtalya’da askerlik yaptığı günlere geri dönen Hemingway aşk ile savaşı harmanlayarak sert ama lirik bir roman koydu ortaya. Birinci Paylaşım Savaşı sırasında İtalya Ambulans Servisi ile beraber çalışan Teğmen Frederic Henry yaralandıktan sonra sağlığına kavuşması sürecinde onunla ilgilenen bir İngiliz hemşire olan Catherine Barkley’e aşı kolur. Catherine Teğmen’den hamile kalır ama Teğmen kışlaya geri dönmek zorundadır. Teğmen İtalyanlar’ın feciricatı sırasınsda firar eder ve tekrar birleşen cift İtalya’dan sınırı geçerek İsviçre’ye kaçarlar. Ancak orada Catherine ve bebekleri doğum sırasında ölürler ve Frederic’i yalnız ve kendine küsmüşbir halde bırakırlar. Hemingway’in İspanya’ya ve boğa güreşine olan sevgisi “Death in The Afternoon”da (1932) somutlanır: bir spordan çok trajik bir tören olarak görmektedir ve eserinde bu seremoni üzerine çok bilgili olduğu da anlaşılmaktadır. Benzer biçimde 1933-34’te katıldığı bir safariyi de “The Green Hills of Africa”yla (1935) kaleme almış oldu.1937’de yayınladığı bir kısa roman olan “To Have and HaveNot” Büyük Kriz sırasında Key West’te alt-sınıf şiddetinden ve üst-sınıfın itibarını yitirmesinden oluşan bir arkaplana bir karşı çıkıştı.

Bundan sonra İspanya İç Savaşı dolayısıyla ve ülkeye olan yoğun ilgisinin de bir sonucu olarak dört kez İspanya’ya gitti. General Fransisco Franco önderliğindeki Milliyetçilere karşı Cumhuriyetçiler için para topladı ve “The Fifth Column” adlı bir oyun yazdı. Oyun işgal altındaki Madrid’te sergilendi. İspanya’ya son ziyaretinden sonra Havana’nın dışında mütevazi bir mülk edindi: “Finca Vigia” (Arayış Çiftliği) ve başka bir savaşı gözlemeye gitti –Japonya’nın Çin’e saldırısı.

Hemingway’in İspanya İç Savaşı’yla ilgili geniş deneyimi onun en ünlü eserinin ortaya çıkmasını sağladı “For Whom The Bell Tolls” (1940). Birçok eleştirmen bu romanın “A Farewell to Arms”tan daha iyi bir roman olduğunu iddia eder. Milliyetçi cephe ardındaki gerilla grubuna katılması için Guadarrama Dağları’na yollanan Amerikalı bir gönüllü olan Robert Jordan’ın öyküsünü anlatır bu romanında Hemingway. Roman daha çok Jordan’ın değişik kişilerle kurduğu ilişkiler üzerine kurulmuştur. Diyaloglar geri-dönüşler ve öyküler yoluyla İspanyol karakterinin canlı bir profilini çizer ve İç Savaş’ın harekete geçirdiği acımasızlığı ve insanlık dışılığı gözler önüne serer. Jordan’ın görevi Cumhuriyetçiler’in atağına yardım etmek için Segovia yakınlarındaki stratejik bir köprüyü havaya uçurmaktır. Ancak kendisi bunun başarısızlığa mahkum olduğunu düşünmektedir. Yaklaşan bir felaket ortamında köprüyü uçurur ve yoldaşlarını geride bırakarak Milliyetçiler’e karşı bir son dakika direnişi hazırlamaya koyulur.
Hemingway yaşamı boyunca savaştan etkilenmiştir -“A Farewell to Arms”ta anlamsızlığı “For Him The Bell Tolls”ta meydana getirdiği yoldaşlık duygularına odaklaşmıştır- ve İkinci Paylaşım Savaşı ilerledikçe Heminggway’in yolu bir muhabir olarak Londra’ya düşmüştür.

Avrupa’daki savaştan sonra Hemingway evine dönerek ciddi bir çalışmaya gömülür. Yolculuklarından birinde (Afrika’ya giderken) bir uçak kazası sonucunda yaralandı. Daha sonra (1953’te) uzun bir mücadeleden sonra yakaladığı ve kayığına bağlayıp eve götürürken köpekbalıklarının saldırısına uğrayan ve balığından olan Kübalı bir denizcinin öyküsünü anlatan kısa romanıyla Pulitzer Ödülü’nü alır. 1954’te edebiyat alanında Nobel Ödülü’nü almasını sağlayan bu kitabı Viyana’yı terkettiği sırada ölen profesyonel bir askerin öyküsünü anlatan birönceki romanı “Across the River and into the Trees” (1950) kadar heyecaala övülmüştür.

1960’tan sonra Hemingway Ketchum’da (Idaho) yaşamaya başladı ve yaşamını ve çalışmalarını önceki gibi sürdürmeye çalıştı. Bir süre için başarılı oldu ancak daha sonra anksiyete ve depresyon dolayısıyla Rochester’da Mayo Clinic’te elektroşok tedavisi görmeye başladı. Eve dönmesine iki gün kala birsilahla yaşamınasonverdi.

KİTABIN ADI :Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
KİTABIN YAZARI : Susanna TAMARO/Eren CENDEY
YAYINEVİ VE ADRESİ : Can Yayınları / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1999

KİTABIN YAYIM MAKSADI

İnsanların İçlerinden Geldiği Gibi Davranmasını Hatırlatmak

KİTABIN ANA FİKRİ :

Bunca teknolojik gelişmeye rağmen hala insanların duygularının var olduğunu unutulmaması insanların ancak şartların gerektirdiği şekilde değil de içlerinden geldiği gibi hareket ettikleri zaman gerçekten mutlu olabilecekleri.

KİTABIN ÖZETİ

Kitap 80 yaşındaki ihtiyar bir kadının büyütüp yetiştirdiği ancak Amerika’da yaşamaya karar veren torununa yazdığı fakat asla postalamadığı bir dizi tan oluşmaktadır.
Acı bir trafik kazası sonucu kaybettiği kızından ona kalan tek miras torunudur. Bir nevi kuşak çatışmasının sonucu aralarında hiçbir diyalog kalmayan torunu ani bir kararla onu terk etmiş ve Amerika’ya gitmiştir. O ise torununun sevimli köpeği ile koskoca evde tek başına yaşamak zorunda kalmıştır.

Gençliğinde çok akıllı hareketli ve yaşam dolu bir kişiliğe sahip olan bu kadın kendi kafasına göre bir eş bulamadığı için oldukça geç yaşlarda bir evlilik yapmıştır. Uzun süre çocuğu olmadığı için tedavi görmek maksadıyla gittiği kaplıcalarda tanıştığı bir doktorla fırtınalı bir aşk yaşar. Sadece üçer haftadan oluşan iki tatil süresince birlikte olabilmişlerdir. Fakat bu aşkı telefonlarla ve larla sevdiği erkek ölene dek yoğun bir şekilde yaşar. İkinci buluşmalarının sonunda sevdiği erkekten hamile kalır. Fakat çocuğunun gerçek babasını kocasından ve herkesten gizler. Çocuğunu büyük bir sevgi ile büyütür. Kendi gençlik yıllarında yaşadığı kısıtlamaların hiçbirisini kızına yaşatmamaya kararlıdır. Ona her şeyin en iyisini vermeye çalışır. Fakat bu tutumu kızını tamamen asi ve geçimsiz bir insan yapmıştır.
Annesine hiçbir birsaygısı ve hoşgörüsü olmayan kızı 60’lı yılların özgürlük çılgınlığına kendini kaptırmış ve Türkiye’de geçirdiği bir tatil sonrasında bir çocuk dünyaya getirmiştir. Çocuğunun babasını bile tanımayan kadın bazı saplantılarından ötürü psikolojik tedavi görmektedir. Duygusal bir ilişki içerisinde de olduğu doktoru onu aldatmış ve bir takım evraklar imzalatarak büyük miktarda bir paraya kefil etmiştir. Her şeyi anladığında iş işten geçmiştir. O hiç saygı duymadığı annesine yardım istemeye koşar. Çok hararetli bir tartışma sonrasında annesinin ağzından kaçan kısacık bir cümle onu alt üst eder.
Hiç ummadığı bir anda babasının öz babası olmadığını öğrenir. Arabasına atlayıp hızla annesinden uzaklaşmak isterken trajik bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Hayatta tüm sevdiklerini bir bir yitiren ve kendisini hayata bağlayacak hiçbir şeyin kalmadığını düşündüğü bir anda torununa bakacak başka kimsenin olmaması bu ihtiyar kadını yeniden yaşama bağlamıştır. Çok büyük zorluklarla büyüttüğü torunu bir gün hiçbir sebep yokken Amerika’ya gitmek istediğini söylediğinde O hiç karşı çıkmamış aksine onu desteklemiş ve içinden geldiği gibi davranmasını öğütlemiştir. Uzun bir yaşamın kendisi ile iç hesaplaşmasını sorumlu hissettiği insana karşı bir itirafname bu kitabı yaratmıştır.
Torununa insanların hayatları boyunca önemli kararlar aşamasında yapmaları gereken tek şeyin durup yüreklerinin sesini dinlemek olduğunu ancak bu şekilde gerçek mutluluğun yakalanabileceğini anlatmakla geçmiştir. Onca postaya verilmemiş ….

KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Çok sade bir dille harika bir edebi eser yaratılmıştır.

KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

İnsanın kişiliğinin olgunlaşmasında etkili olabilecek çok güzel bir eser. Herkes tarafından okunmalı

Etiketler:yüzbaşının kızı özet yüzbaşının kızı özeti Yüzbaşının kızı kitap özeti aleksandr puşkin yüzbaşının kızı özeti yüzbaşının kızı kitabının özeti puşkin yüzbaşının kızı özeti puşkin yüzbaşının kızı özet yüzbaşının kızı roman özeti yüzbaşının kızı kahramanları alexander puşkin yüzbaşının kızı özet yüzbaşının kızı kısa özet yüzbaşının kızı geniş özet yuzbasının kızı ozet puşkin yüzbaşının kızı konusu kitap özeti YÜZBAŞININ KIZI PUŞKİN KİTABININ ÖZETİ alexander puşkin yüzbaşının kızı kitap özeti yuzbasinin kizi ozet alexandr puşkin maça kızı kitabı hikayesi kısaca özet yüzbaşının kızı adlı kitabın kahramanları yüzbaşının kızındaki kahramanların tahlili
Yüzbaşının Kızı: Yüzbaşının Kızı, (Rusça Капитанская дочка (Kapitanskaya dochka)) Puşkin'in 1833-1836 yılları arasında yazdığı ve Yemelyan Pugaçov Ayaklanması sırasında Rus bir subayla görev yaptığı kale komutanı yüzbaşının kızı aralasındaki duygusal ilişkileri konu alan romanıdır.
Yüzbaşının Kızı (anlam ayrımı): * Yüzbaşının Kızı, Aleksandr Puşkin'in 1833-1836 yılları arasında yazdığı roman. Özgün adı Капитанская дочка (Kapitanskaya dochka).
Kızıl Ordu: Kızıl Ordu (Rusça: Рабоче-Крестьянская Красная Армия, Raboçe-Krest'yanskaya Krasnaya Armiya; RKKA, İşçilerin ve Köylülerin Kızıl Ordusu, veya Bolşevik Ordusu), 1918 - 1946 yılları arasındaki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin silahlı kuvvetleri.
Kızılderili: Kızılderililer ya da Amerika Yerlileri, Sibirya kökenli Eskimo - Aleut halkları dışında kalan bütün Amerika yerlileri için kullanılan ortak birleştirici ad.
Kızıltepe, Mardin: Kızıltepe, Mardin ilinin bir ilçesidir. İlçenin Kürtçe ismi Qoserdir
Kızılcahamam: Kızılcahamam, Ankara ilinin kuzeyinde yer alan bir ilçesidir. E5 Ankara-İstanbul Devlet Karayolu üzerindedir.
Kızıldeniz: Kızıldeniz, (Arapça (1): ‏البحر الأحمر‎ El-Bahr el-ahmar; Arapça (2): ‏الخليج العربي‎ Arabischer Golf; İbranice: ‏'ים סוף ‎Yam Suf; Tigrinya ቀይሕ ባሕሪ QeyH baHri) Afrika ile Asya (Arap Yarımadası) arasında yer alan, Hint Okyanusu'na bağlı bir denizdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir